Peygamberimizin Su ile İlgili Mucizeleri

Konu sahibi son olarak 2624 gün önce görüldü
Peygamber Efendimizin Soyundan Gelenler
Hz. Muhammedin soyundan gelenlere ne denir
İslam dininin son peygamberi Muhammed’in ev ahalisi ve akrabalarını, kısacası ailesini tanımlamak için ehl-i beyt kelimesi kullanılır.
Peygamber Efendimiz (sav)’in kızı Hz. Fatma (ra)’dan olan torunu Hz. Hasan (ra) soyundan gelen kişilere İslam kültüründe “seyyid” adı verilmektedir. Hz. Muhammed (sav)’in diğer torunu olan Hz. Hüseyin (ra)’ın soyundan olan şahıslar da “şerif” olarak adlandırılmaktadır.
 
9 yaŞindakİ ÇocuĞun resulullah'a mektubu

Nur Yüzlü, Gül Kokulu, Sevgili Peygamberim"


Burada durur, devam edemez... yazan, dokuz yaşında bir kız çocuğu; okuyan, genç bir hanım; ağlayan, onlarla beraber bütün bir salondur... Öğretmen hanım sesi titreyerek bir deneme daha yapar, yine okuyamaz... Sonra bir deneme daha... Hıçkırıklara boğulur... Mektubu bu kezde genç bir erkek öğretmen alır... O, yutkuna yutkuna da olsa mektubu okumayı başarır:


"Nur Yüzlü, Gül Kokulu, Sevgili Peygamberim!"

Seni çok ama çok seviyorum. O temiz , pak ellerini öpmek İnşAllah(celle celalüh) nasip olur. Senin nur yüzünü görmek, dünyanın en güzel sözlerini senden dinlemek, o gül kokunu duymak İnşAllah(celle celalüh) bana ve diğer müslümanlara nasip olur.

Sen müslümanlığı yaymak için çabaladın. İnşAllah(celle celalüh) biz de çabalarız ki Sen mutlu olasın. Senin mutlu olman için canımı bile veririm. Cennete girersem ilk işim Seni bulmak olur.

Senin o güzel Hadis-i Şeriflerini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Senin o nurlu ellerini binlerce kez öpüyorum. Çok iyi bir kişi olursam rüyama girer misin?

Müslümanları oluşturmak için ne kadar çaba sarfettin? Sorularımla Seni sıkıyorsam binlerce kez özür dilerim. Sen her şeye layıksın. Altı yaşında yetim kaldın. Bu nasıl bir duygu anlatır mısın?

Seni çok seviyorum. Ellerinden milyonlarca kez öpüyorum.

"Seni seven torunun, Büşra!..."
 
Efendimiz'in Anne Şefkati Altında Yetişmeleri

Peygamberlerin hayatlarına bakıldığında onların pek çoğunun babalarının, annelerinden önce öldükleri, bu sebeple annelerinin himayesinde büyüdükleri görülür: Meselâ, Hz. Musa’nın babası, annesinden önce vefat etmiştir.. ve O, annesinin himayesinde büyümüş bir yetimdir. Hz. Mesih’in babası zaten hiç yoktur. Çünkü o, bir mucize olarak babasız dünyaya gelmiştir. O yüce annesi ona hem annelik hem de babalık yapmıştır. Efendimiz’in de (sav) daha dünyaya teşrif etmeden babası vefat etmiş ve O’nu yetim bırakmıştır. Burada, bu ulü’l–azm peygamberlerin hemen hepsinin anne himayesi, anne idaresi, anne terbiyesi ve anne gözetimi altında büyümelerinin önemi ortaya çıkmaktadır ki, böyle bir konu üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum.
Her şeyden önce anne, bir şefkat kahramanıdır. Vazifesi şefkate dayalı bir nebinin, bir şefkat kahramanına emanet edilmesi şuuraltı müktesebatı açısından çok önemlidir. Evet, anne, babadan daha şefkatlidir. Baba iradesiyle şefkatini baskı altına alır ve çoğu zaman onu hissettirmez. Çünkü babanın iradesi anneye nazaran daha güçlüdür. Annenin, şefkat adına iradesini, baba kadar zabt u rabt altına almaması çocuğun yetişmesi bakımından fevkalâde ehemmiyetlidir ve onun böyle görünmesi, çocuk için bir güven kaynağıdır. Ayrıca baba maîşet yükünü çektiği için hep dışarıdadır. Anne ise çoğunlukla evdedir. Şayet baba, anneden çocuğa daha yakın görünürse çocuk kendisine uzak birinin vesâyetinde büyüyor gibi olur. Aksine günün büyük bir bölümünde annenin sinesinde onun şefkat dolu soluklarını hissederek büyüyen yavru şefkat görür, şefkat duyar ve şefkate açık gelişir. Diğer yandan baba, anneden önce ölünce anne, aynı zamanda babanın yokluğundan hasıl olan boşluğu da kapamaya çalışır. Böylece annenin çocuğuna yudumlattığı şefkati ikiye katlanır.
Şefkat, peygamberlik mesajında çok önemli bir meseledir. Çocuğun şuur altı beslenme dönemi, 1–5, 1–7 veya 1–10 yaşları arası kabul edilecek olursa o yaşlarda, daha sonra ümmetine çobanlık yapacak bir nebinin sadece anne şefkati altında babasız büyümesinin ne kadar önemli olduğu kendi kendine ortaya çıkar.
Ayrıca baba güçlüdür. Hayatın her türlü zorluğunu göğüsleyebilecek, icabında ailesi adına kavga verip onları savunabilecek kapasitededir ve savunur. Kendilerini bu ölçüde himaye edecek birini başlarında bulamayan bu mübarek yetimler onun boşluğunu Allah’ın himayesiyle doldurmaya çalışırlar. Bu açıdan da sanki Allah, onların maddeten kuvvet kaynağı olarak güvenip dayanacakları insanları ellerinden çekip almak suretiyle, cebr–i lütfî onların tamamen Kendisine teveccüh etmelerini sağlamaktadır.
Tabii buradan “Çocukların şefkatli olmaları ve ileride belli noktalara gelebilmeleri için erken yaşlarda babalarının ölmesi ve annelerinin himayesi altında büyümeleri gerekir” gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Bu, bazı peygamberlere has olan bir durumdur. Böyle olmadan da Allah birisini re’fetli ve şefkatli kılabilir. Nitekim babası sağ olarak dünyaya gelen peygamberler de vardır.
Evet, peygamberlerin hayatlarına dikkatlice im’ân–ı nazar edilse onların o sırlı dünyalarında kim bilir daha ne büyüler, ne esrarlı hakikatler görülür.
Peygamberlik Müessesesine Saygı
İlk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin tebliğ ettiği din, temel nitelikleri itibariyle aynıdır. Ancak peygamberler arasında şöyle bir farkın bulunduğunu söylemek de yerinde olur zannediyorum: Eşya, varlık, Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar uzanan çizgide kendi ruh, mâna, idrak edilme ve yorumlanma açısından değişim geçirmiştir. Değişen bu şartlar, topluma/toplumlara da aksetmiştir. Bu durum, farklı zamanlarda gelen peygamberlerin farklı hususiyetlerle gelmesini gerektirmiştir. Bu itibarla mesela, şayet Hz. Nuh, Hz. Mesih döneminde gelseydi onun misyonuyla gelirdi; o da Hz. Nuh kavmine gönderilseydi, öyle bir sorumlulukla gönderilirdi. Zira Hz. Nuh döneminde o dönem insanına hitap edebilecek idrak ve şuurda bir peygamber gönderilmesi gerekirdi ve öyle bir peygamber ba’s olunmuştu. Öte yandan, günümüze doğru gelirken süratle küreselleşmeye doğru giden dünyada, bütün insanlığı kucaklayacak ve getirdiği düsturlarla kıyamete kadar beşerin ferdî, ailevî, içtimaî, idarî ve siyasî her türlü problemini çözebilecek alemşümûl hüviyette bir peygambere ihtiyaç vardı.. ve Allah (cc) böyle bir dönemde de o seviyede bir peygamberi, yani Hz. Muhammed’i (sav) göndermişti...
Allah Rasulü’nün Saygısı
Efendimiz (Aleyhi ekmelü’t–tehâyâ)’nın çok önemli derinlikleri vardır; bunlardan biri de O’nun nübüvvet müessesesine saygısıdır. Evet O’na dikkatle bakan herkes O’nun peygamberlik mefhumuna çok saygılı olduğunu ve peygamberler hakkında hiçbir çarpık anlayışa müsaade etmediğini görür. Meselâ O (sav), Hz. Musa’yı kendisine tafdil edene karşı, “Beni, Musa’ya tafdil etmeyin.” demiştir. Yine “Balığın yoldaşı olan zât (Hz. Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) âyeti nâzil olduğunda, ihtimal bazı sahâbenin aklından, “Acaba Hz. Yunus ne kusur yaptı?” şeklinde bir düşünce geçer mülahazasıyla O, hemen şöyle buyurur: “Beni, Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin...” Evet O (sav) işte bu ölçüde peygamberlik mefhumuna saygılı bir kadirşinastı.
O, neşrettiği nurla herkesin önüne geçmiş, bihakkın hâtem–i divan–ı nübüvvet, ferid–i kevn ü zaman (Aleyhi ekmelü’t–tehâyâ) olmuş yüceler üstü bir kâmetti. Böyle bir ufku tutmasına rağmen O’na şayet “Sen, İsa ibn Meryem’den daha üstünsün” denseydi, şüphesiz O tevazu âbidesi, “Estağfirullah” diyecekti. Nitekim kendisine “Seyyidimiz, Efendimiz’sin” diyenlere karşı O, hep reaksiyon göstermiş ve “Hayır, efendimiz Allah’tır.” demişti.
Evet, işte bütün peygamberlere gösterilen bu saygı ve hürmet yörüngeli Muhammedî ruh ve mâna kavranmalı ve mutlaka yeni nesillere aktarılmalıdır
 
PEYGAMBERİMİZİN FAR VE KİMSESİZLERE MERHAME


Peygamberimiz hep fakir ve kimsesizlerle birlikte bulunmayı tercih eder, gönüllerini alırdı. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirlerin yanına gider, onlarla birlikte otururdu.
Abdullah bin Amr bin As anlatıyor:
"Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir köşeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce Cenneti müjdeledi. Hepsinin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzüldüm."
Peygamberimiz, kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılanları da uyarır; her tabakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.
Sa'd bin Ebi Vakkas'ın kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti:
"Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."
Yine Peygamberimiz, toplum içinde, belli bir yeri bulunmayan biçarelere zayıflıklarından dolayı önem verilmemesini asla hoş karşılamaz, onların da halini sorup öğrenmek arzu eder, sonra da ihtiyaçlarını karşılardı.
Peygamberimizin Mescidini temizleyen fakir, zenci bir kadın vardı. Bir gün Resulullah onu göremeyince nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Onun ölümüne kimse önem vermemişti.
Resulullah, "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" dedi ve mezarına gitti, iki rekât namaz kıldı. Sonra şöyle dua etti:
"Allah'ım, bu mezarın içini nurla doldur, benim kıldığım namaz sebebiyle nurlandır."
Peygamberimizin Mescidinin bir bölümünde evi barkı olmayan, fakir Sahabîler kalırdı. Bunlardan bazıları odun ve su satarak geçimlerini sağlarlar, çok zaman da muhtaç durumda bulunurlardı.
Bu insanlar Peygamberimizin özel talebesiydiler. Gece-gündüz İslâmı öğrenmek için yaptıkları ilmi çalışmalarla doluydu. Eğitim ve öğretimleriyle bizzat Peygamberimiz ilgilenir, okuma-yazma bilen Sahabîleri de onlara öğretmen olarak tayin ederdi.
Suffe Ashabı olarak tanınan bu Müslümanların eğitimleriyle birlikte geçimleri de Peygamberimizin üzerinde idi. Peygamberimiz, onları gözü gibi korur, ihtiyaçlarını görür, yardımda bulunur, yetişmeleri için her türlü gayreti gösterirdi. Suffelilerin ihtiyaçlarını görmeden kendisi de rahat edemezdi. Hatta onları kendi ailesinden ileri düşündüğü bile olurdu.
Hazret-i Fatıma en çok sevdiği kızıydı. Onu "kendisinden bir parça" olarak görüyordu. Fakat Hz. Fatıma zarurî ihtiyaçlarını bile zor karşılıyor, geçim sıkıntısı çekiyordu. Öyle ki, un öğütmekten elleri, su taşımaktan omuzları yaralanmıştı.
Bir gün babasının yanına gelerek bir şey söylemek istedi. Fakat utancından derdini açamadı. Hz. Ali de huzurda bulunuyordu. Yardımcı oldu:
"Ya Resulallah, bazı savaşlardan kadın esirler alınıyor. Bunlardan birisini bize verseniz de ev işlerinde Fatıma'ya yardım etse."
Peygamberimiz onlara şu cevabı verdi:
"Ya Ali, ben henüz Suffelilerin ihtiyaçlarını karşılamış değilim. Onların ihtiyacını görmeden böyle bir teklifi nasıl düşünebilirim?"
Peygamberimizin güneş gibi engin şefkati, yağmur gibi bol merhameti sayesinde bu fakir ve zayıf insanlardan öyleleri çıkmıştır ki, dünyaya ilim ve irfan çiçekleri saçmış, ülkelere adalet ve eşitlik armağan etmiş, cihat meydanlarında kanlarını sebil ederek muhtaç gönüllere hidayet nurunu serpmişlerdir.
Peygamberimizin ahlâk ve yaşayışını onlardan öğreniyoruz. Tefsiri ve İslâm hukukunu onlardan öğreniyoruz. Saadet Asrının yaşayışım onlardan öğreniyoruz. İslâmın nasıl yaşanması gerektiğini, o yüce dâva uğrunda nasıl fedakârlık yapılacağını onlarda görüyoruz.
 
Peygamber Efendimizin Şefkati


Peygamberimizin Şefkati - Hazreti Muhammed (SAV) Şefkati

Bir yolculuk esnasında Sahabîler bir kaya kuşu gördüler. Kuşun yanında iki tane de yavrusu vardı. Birisi gidip kuşun yavrularını aldı. Anne kuş gelip onların başlarının üstünde çırpınarak uçmaya başladı. Peygamberimiz bunu görünce, " Yavrularını alarak bu hayvanın canını kim acıttı? Yavrularını yerine koyun" buyurdu.

Peygamberimizdeki şefkat, bir kuşun çırpınmasına ve acı duymasına bile razı olamayacak kadar engindi. Öyle ki, zevk için kuşları avlamayı hoş görmemiş, o türlü kötü alışkanlıklardan uzak kalınmasını tavsiye etmiş ve şöyle demişti: " Kim sırf eğlence olsun diye, keyif için bir serçe öldürürse, kıyamet gününde o serçe Allah'a şu şekilde şikâyette bulunur: Yâ Rabbi, bu kişi etimi yemek ve benden yararlanmak için değil, sırf kendi zevki için beni boşu boşuna öldürdü."

Hazreti Bediüzzaman'ın dediğine göre, bir çocuk, eline aldığı bir kuşu veya bir sineği öldürse, şefkat duygusuna zıt hareket ettiği için mutlaka o kötülüğünün cezasını görür.. bugün olmazsa yarın düşüp başını yarar ya da kolunu kırar. Şayet, büyüdüğü halde mahlukata karşı öyle zalimce davranmaya devam ederse, burada olmasa da ötede muhakkak hesaba çekilir ve cezalandırılır.
 
ŞEFAAT İNANCI

Müslümanlar Muhammed peygamberin ahirette kendilerine şefaat edeceğine inanırlar. Fakat bunun beraberinde yanıp yanıp çıkacaklarına da inanırlar.


  • Eğer ki Muhammed peygamber Müslümanların yapmış oldukları kötülüklere şefaat edecekse niye yanıp yanıp çıkmak var!
Dediler ki: 'Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir.' De ki: 'Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?'
Evet; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. Bakara süresi: 80,81.

Siz Allah’tan ahid (söz) mü adlınızda bunu söylüyorsunuz?


  • Muhammed peygamber Müslümanlara şefaat edecekse ve Müslümanları cehennemden kurtaracaksa hafızların, şehitlerin şefaatine ne gerek var! Şayet onlarında ahiret gününde şefaat edeceği söyleniyor.
Hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının. Bakara süresi: 123.

Bu Kur’anın bir ayeti ve Müslümanlar okuyorlar bu ayetleri ama okumak denirse anlamadan, düşünmeden, aklını kullanmadan, pratiğe geçirmeden, Rabbim diyor ki: “sakının” Müslümanlar diyorlar ki: Muhammed peygamber büyük günah işleyenlere şefaat edecek.
Madem Resulullah büyük günah işleyenlere şefaat edecek o zaman niye Müslümanlar zina yapmasınlar, içki içmesinler, faiz yemesinler, niye günah işlemeyerek şefaatten alı kalsınlar!
Ama kimin ne dediği belle değil ki; Müslümanlardan Muhammed peygamberin ahrette şefaat edeceğine inananlar da var inanmayanlar da, büyük günah işleyenlere şefaat edecek diyenler de var, hak edene diyenler de fakat bu hak edene diyenler sanırım büyük günah işleyerek hak etmekten bahsediyorlar. Şayet doğru bir insan olarak şefaati hak etmekten bahsediyorlarsa zaten Resulullah’ın şefaatıne uymuş demektir. Şefaat yardım, aracılıkta bulunmak demektir, Resulullah aracılığını da, yardımını da dünyada yapmıştır,
Muhammed peygamber diyor ki:
"Kim gayesi İslam olmayan bir bayrak altında toplanırsa ve yardım ederken öldürülürse O benden değildir”.
Müslim, İmaret 57, (1850); Nesai, Tahrim 28, (7, 123).
Şimdi ben bu hadise rağmen nasıl olurda sınır tanımayan bir otoritenin bayrağı altında toplanabilirim.
İlk vahiy geldikten sonra Muhammed peygamber Mekke halkını toplayıp; “çocuklarınızı diri diri toprağa gömmeyin, Size yararı da zararı da olmayan putlara tapmayın, Zina yapmayın” diyor.
Eğer ki Muhammed peygamber büyük günah işleyenlere şefaat edecekse bunları neden yapmayın diyor!
Artık büyük günah küçük günah da nasıl oluyorsa mesela küçük günah yetimi itip kakmak mı? Veya yoksulu doyurmamak mı? Yoksa yalan söylemek mi?

1- Dini yalanlayanı gördün mü?
2- İşte yetimi itip-kakan,
3- Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.
4- İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
5- Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
6- Gösteriş yapmaktadırlar,
7- Ve 'ufacık bir yardımı (veya zekâtı) da' engellemektedirler. Ma’un suresi.

Hem yetimi itip kakıyor hem namaz kılıyor hem de dini yalanlıyor. Siz hiç gördünüz mü böyle birisi? Hiç yetimi itip kakan, ufacık bir yardımı engelleyen ve aynı zamanda da namaz kılan birisi gördünüz mü? İşte odur Allah’ın dinini yalanlayan, odur maun süresinde tarif edilen insan.
Bu Müslümanların şefaat inancıdır. Hıristiyanların da vardır bu tür inançları.
Onlarda İsa peygamberin ahirette kendilerine şefaat edeceğine inanırlar.
İsa Peygamber diyor ki;

Hıristiyanlar da İsa peygamberin bu sözüne rağmen onun Ahirette kendilerini cehennemden kurtaracağına inanıyorlar.

Yahudilere baktığımız zaman onların da bu tür inançları onlarda inanırlar yanıp yanıp çıkmaya.
Nitekim her dinin vardır günahlarına karşılık mazeretleri, ucuz kurtulma yolları ve yapmış oldukları bütün kötü işlere rağmen cennete girme palavraları oysa Allah kendisine kayıtsız şartsız Teslim olanları şöyle tarif eder el Kur’an da:

A, L, M,
Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır.
Onlar, gaybe inanırlar, dosdoğru salât ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. Bakara süresi: 1, 2, 3, 4.

Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.
Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen mü'minleri müjdele. Tevbe Suresi: 111, 112.
 
SEVÂBI EN ÇABUK GELEN AMEL
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
“Sevâbı en çabuk gelen hayırlı amel; mahlûkata iyilik ve sıla-i rahimdir. Cezâsı en çabuk gelen kötü amel de bağy (itaatsizlik azgınlık mahlûkata kötü muâmele zulüm) ve sıla-i rahmi kesmektir.”
Diğer bir rivâyette de şöyle buyurmuşlardır:
“Bir adam hiç hayırlı amelde bulunmadı. Ancak halka borç verir ve borcunu toplayan memuruna ‘Kolay ödeyecekten (zengin olandan) al zor ödeyecekten (fakirden) alma vazgeç. Ola ki Allah da bizim günahlarımızdan vaz geçer’ derdi. Allah Teâlâ hazretleri bunun üzerine ‘Haydi senin günahlarından vazgeçtim’ buyurdu.” (Sahîh-i Buhâ
 
Allah razı olsun çok güzel bir bilgi.
 
Bir denge ve ölçü dini olan İslâmiyet bazı işlerde sağ bazı işlerde de sol eli kullanmayı tavsiye ediyor
nokta.gif
Ölçüyü ise Peygamber Efendimiz ortaya koyuyor
nokta.gif
O’nun yolundan yürümek isteyenler için de solaklık vazgeçilemeyecek durumlardan biri değil
nokta.gif


Bir şeyi alırken önce sol elinizi uzatıyorsanız yemeği sol elle yiyor kalemi sol elle tutuyorsanız çoğunluktan farklısınız yani ‘solaksınız’
nokta.gif
Ve büyük ihtimal eline bir iş yakıştırılamayan alet ve edevatı ters taraftan tutan sol elinizi kullandığınız görüldüğü halde “Solak mısın?” sorusuna muhatap olan insanlardan birisiniz
nokta.gif
Bu konuda yalnız da sayılmazsınız
nokta.gif
Çünkü dünyanın yüzde 10’u solak
nokta.gif


Solaklık insan bedeninin önemli merkezî beyin fonksiyonlarından kaynaklanan bir durum
nokta.gif
İnsan beyninde genellikle sağ ve sol yarımküre şeklinde ikili bir yapı mevcut
nokta.gif
Beynin sağ yarımküresinde bedenin sol tarafından gelen duyuları algılama ve yorumlama sol yarımküresinde de vücudun sağ tarafından gelen duyuları algılama ve işleme görevi bulunuyor
nokta.gif
Ayrıca beynin sağ tarafının vücudun sol tarafındaki hareketleri sol bölümünün de sağ tarafımızdaki hareketleri kontrol ve düzenleme işlevi var
nokta.gif
Ellerin kullanımındaki tercih durumu ise beynin gelişimi ile sağ ve sol yarımkürenin fonksiyonel özelliklerine göre ortaya çıkıyor
nokta.gif


Doğumun ilk yıllarında sağ veya sol elden hangisinin tercih edildiği çok belirgin olmuyor
nokta.gif
Çünkü bebekler sağ ve sol eli birbirine yakın sıklıkta kullanıyor
nokta.gif
Solaklık ya da sağlaklık ileriki dönemlerde yani çocuğun gelişimi ve eğitimi sırasında beliriyor
nokta.gif
Aileden görme durumu ve sinir sisteminin olgunlaşması sonucunda genellikle sağ el kullanılsa da genetik bazı özellikler sebebiyle sol ele yatkın olanlar da bulunuyor
nokta.gif
Bu durum dikkate alınarak semavî dinlerde sağ elin kullanım alanları daha yaygın tutuluyor
nokta.gif
Şeytan ve habis ruhlara atfedilen işler sol el ve sol yön ile ilişkilendirildiğinden sol elin kullanım sahaları dar bırakılıyor
nokta.gif


Bir denge ve ölçü dini olan İslâmiyet’te bazı işlerde bir eli bazı işlerde de diğer eli kullanmak tavsiye ediliyor
nokta.gif
Böylelikle her iki beyin kullanılarak ikisinin de gelişmesinin önü açılıyor
nokta.gif
Beynin bir bölümünün kullanılmayarak körelmesi önlenmiş oluyor
nokta.gif
Mesela dinimizde bazı nahoş şeyleri yapma görevi genellikle daha az kullanılan sol ele bunun dışındaki işlerin yapımı ise sağ ele yükleniyor
nokta.gif
Bu sayede aynı elin hem yemek içmek gibi işlerde hem de temizlik taharet gibi pis işlerde kullanılması engelleniyor
nokta.gif


İnsanlığa her konuda rehber olan Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) uygulamaları da bu konuda bizlere ışık tutar mahiyette
nokta.gif
Hz
nokta.gif
Aişe Validemiz “Resûlullah yapabildiği her şeyde; temizliğinde ayakkabısını giymede çıkarmada kısaca her işinde sağdan başlamayı severdi
nokta.gif
” “Sağ elini abdestine yemeğine sol elini helasına ve diğer eziyet veren şeylerine kullanırdı
nokta.gif
” buyurarak Efendimiz’in sünnetini bize aktarıyor
nokta.gif
Bu durumu göz önüne alan bazı İslâm âlimleri sağ ve sol elin Allah Resûlü’nün taksiminin dışında kullanılmasını edebin terki sayıyor ve bizlere zahmetsiz olarak gelecek bir sevaptan mahrum olunacağı uyarısında bulunuyor
nokta.gif


Sağ ve sol elin kullanım alanlarında en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biri yemek yeme
nokta.gif
Hele de modern kültürün çatalı sol bıçağı sağ elle kullanmayı dayattığı bugünün insanı için
nokta.gif
Ancak dinimize göre yemeğin sağ elle yenmesi gerekiyor
nokta.gif
Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ömer bin Ebî Seleme’ye “Çocuk besmele çek sağ elinle ye ve önünden ye” buyurarak yemek yeme sırasında sağ elin kullanılmasını emrediyor
nokta.gif
Bu hadîs-i şerifi değerlendirerek sağ elle yemenin ‘vacip’ olduğunu belirten âlimler olduğu gibi ‘daha hoş’ (mendup) olduğunu söyleyenler de bulunuyor
nokta.gif
Ancak İslâm fıkhı genel olarak özürsüz olarak sol elle yemek yemeyi ‘mekruh’ olarak kabul ediyor
nokta.gif
Yemek yeme sırasında sol eli de kullanıp onun sağa yardımcı olmasında ise bir mahzur görülmüyor
nokta.gif


‘SOLAKLIK BİR İMTİHAN VESİLESİ’
Dini açıdan solaklar için olumlu ve olumsuz birçok durum söz konusu
nokta.gif
Bu sebeple Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof
nokta.gif
Dr
nokta.gif
Faruk Beşer solaklığın bir imtihan vesilesi olduğu kanaatinde
nokta.gif
Bütün olumsuz şartlara rağmen Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) izinden gitmeye çalışmak ve O’nun sünnetine uymak için çaba sarf etmek şüphesiz ki bir mükafat vesilesi
nokta.gif
Ancak sünneti önemsememe ya da hafife alma Efendimiz’e karşı gelme manasını taşıyor ki bu hal insanı küfre kadar götürebiliyor
nokta.gif


Uzmanlara göre solaklık vazgeçilemeyecek bir özellik değil
nokta.gif
Bunun çeşitli yöntemleri söz konusu
nokta.gif
Pedagog ve yazar Adem Güneş’in tespitlerine göre çocuklardan ziyade yetişkinlerin solaklıktan sağlaklığa geçmesi daha kolay
nokta.gif
Bunun için sağ elini kullanmak isteyenlerin çeşitli egzersizlere başvurması gerekiyor
nokta.gif
Öncelikle sağ ayağın kullanımının artırılması lazım
nokta.gif
Örneğin merdivenleri tek basamak halinde önce sağ adım atarak ve sol ayağını onun yanına getirerek egzersiz yapılabilir
nokta.gif
Evden çıkarken veya bir kapıdan içeri girerken önce sağ ayak ile girilebilir
nokta.gif
Daha sonraki aşamada ise vücut halinde dönerken sağ taraftan dönülmesi eğer geriye dönülecekse sağ taraftan geriye dönülmesi ve böylelikle sağ yanın kullanımının artırılması sağlanabilir
nokta.gif
Yatağa yatıldığında da ‘sağ tarafa’ dönerek yatılması tavsiye ediliyor
nokta.gif
Güneş sağlak olmak isteyen solaklara egzersizler esnasında bol bol matematiksel işlemler yapmayı da öneriyor
nokta.gif


EŞYAYI ÇOCUĞUNUZUN SAĞ ELİNE VERİN
El kullanımında alışkanlığı değiştirmeyi ilerleyen yaşlara bırakmadan çocuklarına sağ elini kullandırmak isteyen ailelerin dikkat etmesi gereken hususlar var
nokta.gif
Çünkü bir geçiş dönemi yaşatmadan direkt sağ el ile yemek yedirmeye çalışmak çocuğun öfkelenmesine ve direnç göstermesine sebep oluyor
nokta.gif
Adem Güneş çocuklarına bu eğitimi vermek isteyen ailelere “Eğer aileler çocuklarına yemeği sağ el ile yedirmek istiyorlarsa sağ el kullanım alışkanlığını direkt yemek yeme faaliyeti ile ilişkilendirmesinler
nokta.gif
Yemek en son sırada gelmeli
nokta.gif
Örneğin çocuk eline bir eşyayı alırken önce sağ el ile almalı
nokta.gif
Kalem tutacağı sırada sağ ele kalem verilmeli
nokta.gif
Yani çocuk yemekten önceki el kullanımlarında sağ ele alıştırılmalı ki en sonunda yemek yemede sağ ele geçilsin
nokta.gif
Yemek kısmında da öncelik su içmeye verilmeli
nokta.gif
Daha sonra yemek yerken sağ el kullandırılmaya çalışılmalı
nokta.gif
” tavsiyelerinde bulunuyor
nokta.gif


Eğer çocuğunuz solaksa onu zorlayarak sağ ele geçirmeye çalışmanız da sakıncalı
nokta.gif
Adem Güneş bu konudaki değişimin süreç gerektiren bir alışkanlık olduğunun altını çiziyor: “Sağ eline alışmış olan bir yetişkin sol eli ile yazı yazmaya kalkışınca nasıl zorlanır ve acemilik çekerse çocuklar için de aynı durum söz konusu
nokta.gif
Bu nedenle soldan sağa geçiş sürecinde çocuğu yıpratmamak incitmemek kendinden nefret eder hale getirmemek gerekiyor
nokta.gif


Ailelerin çokça başvurduğu yöntemlerden biri de çocuklara sağ elin ‘cici’ sol elin ‘kaka’ olarak gösterilmesi
nokta.gif
Pedagog Güneş bu yöntemi kesinlikle doğru bulmuyor: “Pozitif yöntemlerle ve kişilik sahibi çocuk yetiştirmeyi arzu eden anne-babalar böylesi kelimeler ve tiksindirmeler asla kullanmamalı
nokta.gif


Bu satırların yazarı da solaklığın zorluğunu yaşayanlardan biri
nokta.gif
İlahiyat hocalarından birine sol elle yemek yemenin caiz olup olmadığını sorduğunda “Efendimiz sağ elle yemek yemeyi emrediyor
nokta.gif
” yanıtını aldı
nokta.gif
“Ama
nokta.gif
” diye karşılık verecekken vurgulu bir şekilde bir kez daha “Efendimiz sağ elle yemek yemeyi emrediyor!” sözünü işitti
nokta.gif
O (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmü vermişse başka söz söylemeye gerek var mı dersiniz
 
Peygamberimizin Su ile İlgili Mucizeleri

Peygamberimizin özel hizmetinde bulunan Hazreti Câbir anlatıyor:
"Buvat Gazve'sinde (harbinde), Peygamber Efendimiz ferman etti:
— Abdest almaları için (sahabilere) seslen.
Ben, denileni yapınca, suyun olmadığı söylendi.
Peygamberimiz:
— Bir parça su bulunuz, dedi.
Çok az miktarda vardı, getirdik. O su üzerine elini kapadı, birşeyler okudu, bilemedim ne idi. Sonra ferman etti:
— Kafilenin (yola çıkan grubun) kullandığı büyük tekneyi getir.
Bana getirildi, ben de Peygamberimizin önüne koydum. Efendimiz, teknenin içine elini soktu, parmaklarını açtı ve biraz önce dua ettiği o az miktardaki suyu, elinin üzerine dökmemi istedi. Ben o suyu dökerken gördüm ki, mübarek parmaklarından çeşme gibi su akarak o tekneyi dolduruyor. Suya muhtaç olanları çağırdım, ordudaki bütün sahabiler geldiler, o sudan bol bol içip abdest aldılar, ihtiyaçları bitince: "Kimse kalmadı Ya Resulallah" dedim. Elini kaldırdı. Tekne, ağzına kadar dolu kaldı."

* * *
Peygamberimizin sadece bir tek kişiye gösterdiği mucizeleri de vardır. Fakat parmaklarından suyun akmasıyla ilgili mucize, bir ordu kadar kalabalık olan insanların gözü önünde ve üstelik de üç defa gerçekleştiği için çok meşhur olmuştur. Bu yüzden de elbette ki bizlere yanlış ulaşması (veya olmadığı halde olmuş gibi haber verilmesi) mümkün değildir. Çünkü, yalandan öldürücü bir zehir gibi nefret eden ve doğruluk için canlarını, ailelerini ve kavimlerini feda eden binlerce sahabinin, herhangi bir yalan karşısında susması veya bir yalan haber üzerinde ittifak etmesi (söz birliği etmesi) düşünülemez.
Hazreti Enes anlatıyor:
"Üçyüz kadar sahabi, Zevra adı verilen yerde Peygamber Efendimizle birlikteydik. İkindi namazı için abdest alınmasını emretti. Ama su bulunamadı. Yalnız bir parça su istedi, getirdik. Mübarek ellerini suyun içine batırdı. Gördüm ki parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Emrindeki üçyüz adam geldiler ve hepsi de kana kana içip abdest aldılar."

* * *
Hazreti Câbir anlatıyor:
"Bin beşyüz kadar sahabi, Hudeybiye Gazvesinde susamıştık. Peygamber Efendimiz, "kırba" adı verilen bir deri tulum içindeki sudan abdest aldıktan sonra elini onun içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından oluk oluk su akıyordu. Daha sonra bin beşyüz kişi sırayla geldi ve doya doya içip, kaplarını o kırbadan doldurdular."
Hazreti Salim, bu mucizeyi gören Hazreti Câbir'den sormuş: "Kaç kişiydiniz?"
Câbir demiş ki: "Yüzbin kişi de olsaydı, o kırba içindeki su yetecekti. Fakat biz, bin beşyüz kişiydik."


Hazreti Musa Aleyhisselam da su ile alâkalı mucizeler göstermiş ve elinde taşıdığı asası (değneği) ile vurduğu taşlardan su çıkarmıştır. Ancak bu mucize, Peygamber Efendimizin on parmağından on musluklu bir çeşme gibi su akıtması derecesine çıkamaz. Çünkü bugün bazı sondaj (toprağı delme) aletleriyle taşa vurulduğunda (yani sert zeminler kazıldığında) suyu çıkartmak mümkün olabilmektedir. Ama bir elden, yani et ve kemik arasından su akıtmak, sadece Peygamberimize has bir mucizedir ve bu da O'nun "Peygamberler Peygamberi" olduğunun bir işaretidir.

Hazreti Muaz anlatıyor:
"Tebük Savaşında bir çeşmeye rastgeldik. İncecik bir ip gibi, güçlükle akıyordu. Peygamberimiz emretti ki:
— O sudan bir parça toplayınız.
Sahabiler, avuçlarında bir parça topladılar.
Efendimiz, toplanan suyla elini yüzünü yıkadıktan sonra, o suyu tekrar çeşmeye koymamızı istedi. Bu işi yapınca, çeşmenin merkezi (suyun çıktığı yer) birden açıldı ve su gürül gürül akarak bütün orduya kâfi geldi (yetti)"
Aynı mucizeye şahit olan imam İbni İshak der ki: "O çeşmenin suyu, toprak altından gök gürültüsü gibi ses çıkartarak akınca, Peygamberimiz, Hazreti Muaz'a şunları söyledi:
— Bu su, bir mucize eseri olarak buraları bağa çevirecek, ömrün varsa göreceksin.
Efendimizin bu sözü de aynen gerçekleşmiş ve o çorak yerler, çeşmeden kaynayan sularla, ileriki yıllarda meyva ağaçlarıyla dolu bahçelere dönüşmüştür.

Ebu Katâde anlatıyor:
"Meşhur Mute Gazvesinde (harbinde), bende bir kırba (su tulumu) vardı. Yolda giderken, Peygamberimiz bana dönerek şöyle dedi:
— Kırbanı sakla, onun büyük işi var. (yani ona önemli bir vazife düşecek)
Biraz sonra susuzluk başladı. (Taberî'ye göre İslâm ordusu üçyüz kişi idi.) Ve nihayet bütün sular bitti. Peygamber Efendimiz
— Kırbanı getir!., buyurdu.
Hemen getirdim. Mübarek ağzını, kırbanın ağzına yaklaştırdı, içine nefes etti mi, etmedi mi bilemedim. Daha sonra bütün sahabiler geldiler, o kırbadan içtiler, bütün su kaplarını doldurdular. Sonra ben aldım. Verdiğim gibi doluydu."

Hazreti İmran anlatıyor:
"Bir seferde (yolculukta), Peygamber Efendimizle birlikte susuz kaldık. Bana ve Hazreti Ali'ye ferman etti ki:
— Filan yerde bir kadın, iki kırba (tulum) suyu hayvanlarına yüklemiş vaziyette gidiyor. O kadını alıp buraya getiriniz.
Hemen Ali ile beraber yola koyulduk ve Peygamberimizin tarif ettiği o yerde, kadını aynı şekilde bulup getirdik.
Sonra emretti:
— Bir kaba bir parça su boşaltınız.
Kadına ait kırbalardan az miktarda su ayırdık. Ve Peygamberimiz bereketle dua ettikten sonra, o suyu tekrar aldığımız yere boşalttık.
Peygamberimiz, daha sonra ferman etti:
— Herkes gelsin, kabını doldursun.
Bütün kafile, bol bol içip kaplarını doldurduktan sonra, Efendimiz:
— Kadın için birseyler toplayınız, dedi. Toplanan hediyeleri kadının eteğine doldurduk. Ben, o kırbalardaki suyun gitgide fazlalaştığını tahmin ederken, Peygamberimiz o kadına şöyle dedi.
— Senin suyundan almadık. Cenâb-ı Hak, bize kendi hazinesinden içirdi.

İşte, koca bir ordunun gözü önünde cereyan eden bir mucize daha:
Hazreti Ömer anlatıyor:
"Tebük Savaşında susuz kalmıştık. Bu yüzden bazı sahabiler, vücutlarında depoladıkları suyu içmek için develerini kesiyordu. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir, yağmur duası yapması için Efendimize ricada bulundu. Peygamberimiz, ellerini kaldırıp dua etti ve ellerini henüz indirmeden bulutlar toplanıp öyle bir yağmur yağdı ki, bütün kaplarımızı doldurduk. Sonra su çekildi. Yağmur, sadece ordumuzun bulunduğu yere yağmıştı."

Peygamberimiz, Hazreti Enes'in evinde bulunan kuyuya mübarek tükürüğünü bıraktıktan sonra dua etti. Medine'deki en güzel ve en tatlı su o oldu.
Efendimize bir kova Zemzem Suyu getirdiler. Bir parça ağzına aldıktan sonra, o suyu tekrar kovaya boşalttı. Kova misk gibi kokmaya başladı.
Peygamberlikten önceki yıllardı. Efendimiz, amcası Ebu Talip ile birlikte Arafat civarındaki Zilmecaz Bölgesine gelmişlerdi. Bu arada yanlarındaki su da tükenmişti. Ebu Talip çok susadığını söyleyince, Peygamberimiz devesinden indi ve ayağını yere vurarak oradan su çıkardıktan sonra, amcasına ikram etti.
Bu hadiseden bin sene sonra, Efendimizin ayağını vurduğu yerden meşhur Arafat Suyu çıkmıştır ve bu su hâlâ kullanılmaktadır.

 
Peygamber Efendimizin Ashâb-ı Kirâm


Ashab, Peygamber Efendimizi bir kere bile olsun iman gözüyle görüp, sohbetinde bulunan müslümanlardır. Ashâb’ın hepsi çok büyük derece sahibidirler. Çünkü onlar, Peygamberimizi gözleriyle görmüş, en zor zamanlarda onun etrafında kenetlenip mallarıyla, canlarıyla İman ve İslâm’ın yayılması için cihâd etmişler, büyük gayretler göstermişlerdir. Böylece Peygamberimizin en büyük teveccühünü kazanmışlardır. Hepsi de tepeden tırnağa adetâ nur hâline gelmişlerdir.

Ulvî dinimizin yayılmasında onlar önderlik etmişlerdir. Bu devirde bir insan tek başına bütün dünyayı fethetse, dünya dolusu altın tasadduk etse, yine de ashâbın en küçüğünün mertebesine erişmesi mümkün değildir. Biz müslümanlar, Ashâb-ı Kirâmın hepsini sevmek, saymak ve hepsine hürmet etmekle mükellefiz. Onların aralarında meydana gelen bazı ihtilaflârdan dolayı, hiç birinin aleyhinde tek kelime söyleyemeyiz. Zira onlar müctehiddir ve ictihadla hareket etmişlerdir. Onlardan birinin aleyhinde konuşan insanın imanı zayıflar, dini çok büyük zarar görür. O insan inancını düzeltmedikçe aslâ kâmil bir mü’min olamaz.


Ashab iki kısımdır:


Muhacirîn,
Ensâr.


Muhacirîn, mallarını, mülklerini bırakarak Allâh rızâsı için Mekke’den Medîne’ye hicret eden Mekke’li müslümanlardır.


Ensâr ise, Medîne’nin yerlisi olan müslümanlardır. Medîne’ye hicret eden müslüman kardeşlerine, Allâh rızâsı için bütün varlıklarıyla yardımda bulunmuşlardır.


Her iki zümre de Allâh rızâsı için yaptıkları bu hareketlerinden dolayı çok büyük sevap ve derece kazanmışlardır.


Peygamberlerden sonra insanların en büyüğü Ashâb-ı Kirâm’dır. Ashâbın da en büyüğü sırasıyla Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali’dir. (Radıyallâhü anhüm).
 
Geri