Metafizik Nedir?

Konu sahibi son olarak 2103 gün önce görüldü
Doğa ötesi, emeli şeylerin realite doğasını -var olanın var olmak itibariyle manasını, yapısını ve ilkelerini- saptamak olan felsefî araştırmadır.
Bu inceleme her ne kadar çoğunlukla, epey derince ve en yüksek ölçüde kuramsal olan tek çalışmaya işaret eden bişi olarak anlaşılıp çoğu eleştirinin boy amacı yapılmış olsa da, metafizikçiler doğrulusunda, o bir bütün olarak gerçeklikle alakalı bulunduğu için, tetkiklerin en esası ve en geniş kapsamlısı olarak sunulur.

Metafiziğin Doğası ve Kapsamı
Terimin Kökeni


Metafizik terimi, etimolojik açıdan pek aydınlatıcı bir terim değildir. O, “fizikten sonra gelen” anlamını taşır; buna göre, metafizik Aristoteles’in ilk öğrencileri tarafından, Aristoteles’in, onun kendisinin ilk felsefe adını verdiği konu üzerine olan denemesinin içeriğine atıfta bulunmak üzere kullanılan deyimdi ve Aristoteles’in ilk editörlerinden biri olan Rodoslu Andronikosça bu denemenin başlığı olarak kullanıldı. Aristoteles teorik düşünen filozof için, öncelikle doğal veya duyusal dünyada varolanların doğasını ve özelliklerini araştırmak ve ikinci olarak da, “Varlığın varlık olmak bakımından” karakteristiklerini serimleyip, “hareketten bağışık olan tözün” veya şeylerin en gerçeği olan şeyin ya da doğal dünyadaki her şeyin kendisine nedensel olarak bağlı bulunduğu akledilir gerçekliğin özünü incelemek gibi iki görevi birbirinden ayırmıştı. Bunlardan birincisi “ikinci felsefe”yi meydana getirdi ve öncelikle Aristoteles’in, günümüzde Fizik olarak bilinen denemesinde gerçekleştirildi; Aristoteles’in (Tanrı onun sisteminde hareket etmeyen hareket ettirici olduğu için) aynı zamanda “teoloji” diye gönderme yaptığı ikincisi, aşağı yukarı onun Metafizik’inin konusunu oluşturur. Aristoteles’in modem okuyucuları hem Fizik ve hem de Metafizik’i felsefî denemeler olarak görme eğilimindedirler; empirik bir araştırma ile kavramsal bir inceleme arasındaki, bu eserlerin başlıklarının telkin ettiği türden bir ayırımın gerçekte pek bir temeli yoktur.

Aristoteles gerek doğa felsefesinde ve gerekse metafiziksel felsefede, olgusal malzemeye hiçbir zaman kayıtsız kalmadı, bununla birlikte, o her ikisinde de empirik sınamaya elverişli teoriler oluşturmakla pek ilgilenmedi. Yine de, iki eseri birbirinden ayırmak gerekseydi eğer, Fizik’in tam tamına, duyuların nesneleri olan, Aristoteles’in kendisinin “duyusal tözler” adını verdiği, şeyleri konu aldığı için, açıktır ki, daha empirik bir eser diye tanımlanması gerekecekti; Metafizik’m konusunu meydana getiren, “ezelî-ebedî ve hareketten bağımsız olup, ayrı bir biçimde varolan” varlık, her hâlükarda çok daha uzaktır. Özgün başlıklarda işaret edilen bağın gerçek bir bağlantı olduğu da aşikârdır: Fizik‘te gerçekleştirilen doğayla ilgili araştırmalar doğallıkla, Varlık olmak bakımından Varlığa ilişkin olarak Metafizik’te yer alan araştırmalara götürür ve gerçekten de, tek bir felsefî disiplin meydana getirecek şekilde, sonuncuyla birlikte gider.

Aristoteles’in bölümlemelerinin ardalanı, onun kendisiyle birçok konuda uyuşmazlığa düştüğü, ama temel fikirleriyle düşüncesinin önemli bir kısmının içinde geliştirilmiş olduğu genel kavramsal çerçeveyi sağlayan Platon’un düşüncesinde bulunmak durumundadır. Metafiziğin babası olarak bilinen kadîm Yunan düşünürü Parmenides’i takip eden Platon, sanı ya da inancı bilgiden ayırma ve bunlardan her birine ayrı nesneler izafe etme gayreti içinde olmuştu. Platon için sanı, şeyleri bir düşte veya sadece gölgeleri aracılığıyla görmeye benzer olan, açıklıktan yoksun ve değişken bir bilgi tarzıydı; onun nesneleri de, buna bağlı olarak, durağan değildi. Bilgi ise, bunun tam tersine, tümüyle açıktı; yanlış karşısında kendi teminatını yine kendisinde taşımaktaydı ve onun kendisine konu aldığı nesneler, ezelî-ebedî olarak her ne ise olup, dolayısıyla değişmeden ve olmadıkları bir şey gibi görünme aldatıcı gücünden bağışıktılar. Platon sanının nesnelerine fenomenler veya görünüşler adını verdi; bilginin nesnelerinden ise, numenler (aklın objeleri) veya oldukça yalın bir biçimde, gerçeklikler diye söz etti. Onun felsefî mesajının ana fikrinin önemli bir kısmı, insanların dikkatlerini bu karşıtlıklara çekme ve onları salt fenomenlere dönük bir ilgiden uzaklaştırıp esas gerçekliğe ilişkin bir araştırmaya yönelme zorunluluğuyla etkileme amacı gütmekteydi. Platon’un filozofunun eğitimi tam olarak bu geçişi hayata geçirmekten oluşuyordu: Ondan dolayımsız görünüşlerde ortaya çıkan çelişkilerin farkına varması ve dikkatini bu görünüşlerin gerisinde bulunan temel gerçeklikler, Platon’un kendisinin Formlar ya da İdealar adını verdiği gerçeklikler üzerinde yoğunlaştırması istenmekteydi. Platon için felsefe, şu hâlde, sıradan insanların -hatta zamanın Sofistleri gibi, aydınlanmış olma iddiasıyla ortaya çıkanların dahi- gözden tümüyle kaçırdıkları bir daha yüksek gerçeklikler kümesinin varoluşunu ve olağanüstü büyük önemini tanımaya bir davetti. Bu türden gerçekliklerin varoldukları veya en azından onların varolduklarını düşünmek için ciddî bir vesile bulunduğu, daha sonraları, metafizik olarak bilinen disiplinde temel bir akide hâline geldi. Öte yandan, metafiziğin bizatihi kendisinin imkânıyla ilgili olarak yakın zamanlarda ortaya çıkan tartışma, bu akidenin kabul edilebilirliği ve, reddedildiği takdirde, metafizikçinin kendisine dayanabileceği alternatif bir temelin bulunup bulunamayacağı ile ilgili bir ihtilafa dönüşmüştür.
 
Felsefenin en temel konularını, bu konuların felsefe içinde işlenmesi açısından ele alan bilgi dalı. Tek tek ve farklı biçimlerde var olan nesnelerden ayrı, genel ve bir bütün olarak varlığın ya da var olmanın ne olduğunu araştırır. Metafizik terimi felsefe tarihi boyunca bir yandan en üst felsefe disiplini olarak olumlu, bir yandan da boş ve anlamsız önermeler içeren bir alan olarak olumsuz anlamda kullanılmıştır.

Metafizik deyimini ilkin i.ö. 1. yüzyılda andronikos kullanmış ve aristoteles’in ders kitaplarını sıralarken doğa bilgisi derslerinden sonra gelen on dört kitabına meta ta phusika ( doğa bilimlerini kapsayan kitaplardan sonra gelen kitaplar) adını vermişti. Nitekim bu kitaplarına aristoteles de duyularla kavranan bilgi (fizik)’in üstünde saydığı usla kavranan bilgiyi kapsadıklarından ötürü ilk felsefe adını vermiş bulunuyordu. Aristoteles için bu felsefenin ilk’liği, bütün bilimler için gerekli ilkeleri incelemesinden ve saptamaya çalışmasındandı. Böylece metafizik, ilk kullanımında fiziğin üstünde, ötesinde ya da dışında sayılan düşünce ile ilgili, düşünsel bir anlam taşımaktadır. iİşte bu anlam, giderek onu idealizm ve ruhçuluk ile kaynaştırmış ve gerici bir dünya görüşü oluşturmuştur.

Metafizikle bilinçli biçimde ilk uğraşan ilk filozoflar eski yunan düşünürleridir. İlk kez bu düşünürlerin ele aldığı temel metafizik sorun, zihin tarafından bilgi nesnesi edinilebilen, ama gerçek dünyada bulunmayan şeylerin (soyut düşüncelerin, örneğin sayıların), genel olarak biçimlerin varlığı ve niteliğidir. Eski yunan felsefesi algılanabilir gerçek dünya ile düşünülen zihinsel bir idea dünyasını ayırt etmiş, daha sonra metafizik ile ilgilenen felsefeciler de soyutlamalar ile tözler arasındaki ilişkiler üzerinde durmuşlar, bunların ikisinin de mi gerçek olduğu, yoksa birinin ötekinden daha mı çok gerçeklik taşıdığı sorununu tartışmışlardır. Dolayısıyla doğa, zaman ve uzam, tanrı’nın varlığı ve nitelikleri gibi sorunları biçim ile idea arasındaki ilişkiyi kavrama çabasıyla irdelemişlerdir.

Felsefe tarihinin ilk metafizikçileri parmenides ve platon’du. Sonraki yüzyıllarda metafiziğin en önemli konularından biri olarak görünen dünya ile gerçek dünya ayrımı ilk kez bu düşünürlerce dile getirildi. Platon, sürekli değişen duyulur dünyanın geçici nesnelerinin karşısına, değişmeyen, duyulara verilmeyen, düşünce yoluyla ulaşılabilir bir dünya yerleştirdi. Aristoteles bunu farklı bir biçimde yorumladı. ona göre madde her zaman kendi en üst biçimine doğru sürekli bir devinim içindeydi. dolayısıyla aristoteles için maddi dünya organik değişim içindeki bir süreklilikti.

Hristiyanlığın gelişmesiyle, ortaçağda dinsel etki alanına giren metafiziğin ana sorunu tanrı’ydı. Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için çeşitli usavurmalar geliştirilirken, tanrı ile dünya arasındaki ilişkiler (yaratılış, zamanın başlangıcı, tanrı’nın dünya içinde varlığı vb.) Metafiziğin başlıca konuları oldu. Böylece ortaçağda metafizik tanrıbilim ile eş sayıldı. ortaçağ egemenliği tümüyle hıristiyan kilisesinin elindedir. Hristiyan kilisesine göre dinsel dogmaların dışında hiçbir bilim yoktur, tek gerçek dinsel dogmalardır. birçok aydın düşünceleri kapsadığı halde tanrıbilim ile eş sayılan metafiziğin ortaçağda hıristiyan kilisesi tarafından kullanılmasıyla ortaçağa karanlık çağ adı verilmiştir.

16. yüzyıldan sonra metafizik deyimi, ontoloji anlamında kullanıldı. Ne var ki bu varlık, “duylarla kavranılan dışındaki varlık†ve “görünüşlerin ardındaki kendilik†olarak ele alınıyordu. Hegel’e gelinceye kadar bu çağın metafiziği de, ortaçağın metafiziği gibi, bilimsel temelden yoksun kurgul görüşler ve varlığın duyularla algılanamayan kendiliği üstüne varsayılan yapıntılar olarak sürüp gitmiştir. Hegel metafizik terimine diyalektik karşıtı anlamını vermiştir.

Metafizik deyimi, ruhçuluk temelinde birleşen şu anlamları kapsar: duyularla kavranılanların dışındaki varlıkların bilgisi, kendiliğinde şey’in bilgisi, doğanın ardında gizlenen ve ona imkan veren varlık bilgisi, mutlak bilgisi, ussal bilgi, madde olmayanın bilgisi, son erek bilgisi, doğasal ve biçimsel olmayanın bilgisi, dogmacı bilgi, varlık yasalarını bulmak için düşünen benliğin bilgisi.

Rene descartes, bütün varlığı temelde, yer kaplayan madde ile düşünen zihin olarak iki bağımsız alana ayırdı. Bu kavrayış içinde tanrı’nın konumu yalnızca, yalnızca maddeyi yaratmış bir ilk neden olmakla sınırlıydı; ilk yaratılıştan sonra her iki dünya da kendi yasalarıyla işliyor, aralarındaki ilişki de insanın ruhu ile bedeni arasındaki ilişki aracılığıyla kuruluyordu.
 
Geri