Mart, tohumun çatladığı, havanın kış ile bahar arasında ip atladığı bir aydır… Çoğu zaman kapıdan baktırsa da, ara sıra ılık meltemleriyle umutları kabuğunda kımıldatır. Nedense bahara kanatlanır duygular. İnsanın içi bir hoş olur…
Mart meltemi alır götürür düşünceleri. Kimi zaman geçmiş günlerin yâdıyla yaşartır gözleri, kimi zaman gelecek umuduyla çarpar yürekler… Kabına sığmayan umutlar, toprağa atılmış tohumlar gibi çatlayıverir apansız…
Duygu yüklüdür kümülüs bulutları. Yağan yağmurda ıslanma arzusu çeler düşünceleri. Güneş bir açar, bir kaybolur pamuk yığını bulutların arkasında. Bulutların üstüne uzanmak, oradan el sallamak çocukluk yıllarına… Delice duygular işte…
Mart ayında daha çok aranır şiir sanki. Durup dururken şarkı söylemek, şiir okumak ya da yazmak isteği uyanır. Bazen ağlamak ister insan sebepsiz yere…
Anmak… Anıların beşiğinde sallayarak büyütmek geçmiş zamanı ve zamanı bir yerlerinden yakalamak… Zaman… Durmadan, duraksamadan akıp giden görünmez bir ırmak…
Ve toprak… Toprağa düşen tohumun filizlenmesi, kendinde çoğalması…
Ve insan… İnsan da tohum gibidir besbelli. Toprağa düşünce büyümekte, çoğalmakta… Hele kutsal bir amaç uğruna düşmüşse toprağa… İşte o zaman bayraklaşır insan ve bayrak onun mânevi huzurunda saygıyla eğilir…
18 MART 1915…
Bu toprak uğruna toprağa düşen yiğitlerin türküsü var Mart meltemlerinde… Ömürlerinin baharında, böylesi bir bahar ayında toprağa düşen binlerce genci anımsıyor, anıyor ve o yanık türküyle yanıyoruz:
“Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni…”
Çanakkale şehitlerinin ağzından, belki bir ana, belki yavuklu tarafından yakılmış bir ağıt bu. Ölmeden mezara konmak… Şehitler zaten ölü değiller ki…
“Çanakkale içinde aynalı çarşı,
Ana ben gidiyom düşmana karşı, of gençliğim eyvah!..” (Kastamonu Türküsü. Kaynak: İhsan Ozanoğlu)
Çarşılar değişiyor, aynalara yansıyan çehreler değişiyor ama dünya kurulalı beri savaşlar değişmiyor. Gidenler hep gençliğine doymadan gidiyor, acının en zağlısı yetim çocukların içini kavuruyor…
18 Mart 1915. Çanakkale Deniz Zaferi’nin 94. yıldönümü. “Çanakkale Geçilmez” diyerek Bağlaşık Haçlı Donanması’nı Boğaz’ın sularına çakan yiğitleri, “Bedrin aslanları kadar şanlı” şehitleri rahmet, minnet ve ibretle anıyoruz. Bugün bağrımıza esen özgür Mart meltemlerini, o mübârek şehitlerin göğüslerinde ve alınlarında açan kan güllerine borçluyuz…
Onların diri olarak uyudukları ve sıcacık kanlarıyla suladıkları toprak; toprak değil, şehit tenidir, bayraktır. Şehit nâşına, bayrağa basılmaz!..
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.” (Necmettin Halil Onan)
Evet. Bir devrin battığı ve yeni bir devrin başladığı yerdir Çanakkale… Gören gözler, kimi zaman bir çamın arkasından deniz ufkuna bakan bir çift gözle “gözgöze” gelebilir. Hassas kulaklar, “Çanakkale içinde üç ağaç selvi/ Kimimiz nişanlı, kimimiz evli”diye inleyen türküyü Kanlı Sırt’taki bir siperden duyabilirler. Yürekleri gönül olanlar, rüzgârın inleyişiyle, Zığındere mevzilerinden murada ermemiş olanların iç çekişlerini birbirinden ayırabilirler… Ve çiçeğe durmuş dallardan, top çamlardan süzülerek gelen mart meltemindeki mis gibi bahar kokusuna, şehitlerin alnında açan kan gülü kokusunun da sindiğini anlayabilirler ehl-i dîl olanlar…
“… bu topraklar için toprağa düşmüş asker”ler, arşın azametiyle yine bu topraklar üzerinde birer özge can gibi yaşamaktalar… Çünkü, onlar şehittirler. Onlar okunan fâtihaları işitirler. Onlar toprağa can, bayrağa kan katanlardır…
Onlar ki, kefensiz yatanlardır… Biz ki, sahipsiz sandığımız, her çakılının bedeli bir şehit kanı olan suskun Anadolu toprağında, apansız ruhumuzda patlayacak olan şu şimşek gibi uyarıyla titreyip, o isimsiz ve belirsiz mezarlar önünde ibretle durup düşünmeliyiz:
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı.
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.”(M. Akif Ersoy)
Mart meltemi alır götürür düşünceleri. Kimi zaman geçmiş günlerin yâdıyla yaşartır gözleri, kimi zaman gelecek umuduyla çarpar yürekler… Kabına sığmayan umutlar, toprağa atılmış tohumlar gibi çatlayıverir apansız…
Duygu yüklüdür kümülüs bulutları. Yağan yağmurda ıslanma arzusu çeler düşünceleri. Güneş bir açar, bir kaybolur pamuk yığını bulutların arkasında. Bulutların üstüne uzanmak, oradan el sallamak çocukluk yıllarına… Delice duygular işte…
Mart ayında daha çok aranır şiir sanki. Durup dururken şarkı söylemek, şiir okumak ya da yazmak isteği uyanır. Bazen ağlamak ister insan sebepsiz yere…
Anmak… Anıların beşiğinde sallayarak büyütmek geçmiş zamanı ve zamanı bir yerlerinden yakalamak… Zaman… Durmadan, duraksamadan akıp giden görünmez bir ırmak…
Ve toprak… Toprağa düşen tohumun filizlenmesi, kendinde çoğalması…
Ve insan… İnsan da tohum gibidir besbelli. Toprağa düşünce büyümekte, çoğalmakta… Hele kutsal bir amaç uğruna düşmüşse toprağa… İşte o zaman bayraklaşır insan ve bayrak onun mânevi huzurunda saygıyla eğilir…
18 MART 1915…
Bu toprak uğruna toprağa düşen yiğitlerin türküsü var Mart meltemlerinde… Ömürlerinin baharında, böylesi bir bahar ayında toprağa düşen binlerce genci anımsıyor, anıyor ve o yanık türküyle yanıyoruz:
“Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni…”
Çanakkale şehitlerinin ağzından, belki bir ana, belki yavuklu tarafından yakılmış bir ağıt bu. Ölmeden mezara konmak… Şehitler zaten ölü değiller ki…
“Çanakkale içinde aynalı çarşı,
Ana ben gidiyom düşmana karşı, of gençliğim eyvah!..” (Kastamonu Türküsü. Kaynak: İhsan Ozanoğlu)
Çarşılar değişiyor, aynalara yansıyan çehreler değişiyor ama dünya kurulalı beri savaşlar değişmiyor. Gidenler hep gençliğine doymadan gidiyor, acının en zağlısı yetim çocukların içini kavuruyor…
18 Mart 1915. Çanakkale Deniz Zaferi’nin 94. yıldönümü. “Çanakkale Geçilmez” diyerek Bağlaşık Haçlı Donanması’nı Boğaz’ın sularına çakan yiğitleri, “Bedrin aslanları kadar şanlı” şehitleri rahmet, minnet ve ibretle anıyoruz. Bugün bağrımıza esen özgür Mart meltemlerini, o mübârek şehitlerin göğüslerinde ve alınlarında açan kan güllerine borçluyuz…
Onların diri olarak uyudukları ve sıcacık kanlarıyla suladıkları toprak; toprak değil, şehit tenidir, bayraktır. Şehit nâşına, bayrağa basılmaz!..
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.” (Necmettin Halil Onan)
Evet. Bir devrin battığı ve yeni bir devrin başladığı yerdir Çanakkale… Gören gözler, kimi zaman bir çamın arkasından deniz ufkuna bakan bir çift gözle “gözgöze” gelebilir. Hassas kulaklar, “Çanakkale içinde üç ağaç selvi/ Kimimiz nişanlı, kimimiz evli”diye inleyen türküyü Kanlı Sırt’taki bir siperden duyabilirler. Yürekleri gönül olanlar, rüzgârın inleyişiyle, Zığındere mevzilerinden murada ermemiş olanların iç çekişlerini birbirinden ayırabilirler… Ve çiçeğe durmuş dallardan, top çamlardan süzülerek gelen mart meltemindeki mis gibi bahar kokusuna, şehitlerin alnında açan kan gülü kokusunun da sindiğini anlayabilirler ehl-i dîl olanlar…
“… bu topraklar için toprağa düşmüş asker”ler, arşın azametiyle yine bu topraklar üzerinde birer özge can gibi yaşamaktalar… Çünkü, onlar şehittirler. Onlar okunan fâtihaları işitirler. Onlar toprağa can, bayrağa kan katanlardır…
Onlar ki, kefensiz yatanlardır… Biz ki, sahipsiz sandığımız, her çakılının bedeli bir şehit kanı olan suskun Anadolu toprağında, apansız ruhumuzda patlayacak olan şu şimşek gibi uyarıyla titreyip, o isimsiz ve belirsiz mezarlar önünde ibretle durup düşünmeliyiz:
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı.
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.”(M. Akif Ersoy)