Günlük Litürji Tonlamaları

🕒 Konu sahibi 8 saat önce aktifti


Yaşlandıkça, yaşamı, zamanın ritmine ve süresine
daha az bağımlı olur insanın. Karanlık bazen
kucaklaşan iki kişinin
tam ortasına düşer; bir aşk ilişkisi sürerken
bitiverir yaz, aşk güze doğru yol alırken
ya da bir adam bir konuşmanın orta yerinde birdenbire ölüverir
ve kalakalır sözcükler her iki tarafta birden ya da aynı yağmur
hoşça kal diyerek çekip gidenle
hoşça kal diyerek kalanın üzerine yağar ya da tek bir düşünce
şehirler ve köyler ve ülkeler boyunca dolaşır
seyahat eden birinin kafasında.

Tüm bunlar tuhaf bir
dans ritmi oluşturur. Ama kimin dans ettiğini bilmem
ya da ritmi kimin tuttuğunu.

Bir süre önce, eski bir fotoğrafımı buldum
uzun zaman önce ölmüş küçük bir kızla çekilmiş olan.
Oturmuşuz yan yana, çocuklar gibi sarılmışız,
armut ağacının olduğu bir duvarın önünde: onun bir eli
omzunda, diğeri serbest, ölüden bana
uzanmakta şimdi.

Ve bilirim ki ölülerin umudu onların geçmişleridir,
ve Tanrı almıştır onu ellerinden.

Yehuda Amihay, Tanrı Belki Esirger Aşkı s.53 “Tüm Bunlar Bir Dans Ritmi Oluşturur” [Çeviri: Onur Behramoğlu]
Fotoğraf: Theodoros Angelopoulos’un 2004 yapımı, “The Weeping Meadow” (Ağlayan Çayır) filminden.
 
sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
çirkindi
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku.
yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telâşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil.
gelişen bir korku bu yalnız
umudu, umutsuzluğu
bir anlama getiren
anlamsız bir soy olma korkusu.

Edip Cansever / Tragedyalar
 
lekeli Havva
çürümüş kalp
azmış yürek
sürtüğün yüreği
yürekteki sürtük
üst dudaktaki ter
domuzun homurtusu
berbat inlemeler
ayrılan dudaklar
şehvet uyandıran dudaklar
iç kemiren dudaklar
yılan gibi
ıslak dil
saran bacaklar
kaygan beden
pis sıvılar
sümüklüböcek salgısı.
ölümle temizlenen
ölümle buharlaşan
ölümle kuruyan organlar
kuruyarak arınan
toprak kadar kuru
mumya kadar zararsız.
Vaya con Dios!


Kaltağın Gölgesinde
 
kral por'nografik!

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
allah ve şahitler huzurunda sevgilim
belediye ikimizi topluma inandırdı
çoğu zaman bir öpücük kâfi mutabakattır
öyleyse attığımız imzaya ne gerek vardı
aşkımız hukuki bir gerekçeyle vurulmuştur
o imza devleti üstümüze bulaştırdı

ben seninle müşterek bir dert içindeyim
bizi yakan ateşe odun toplar gibiyiz
ben sana emir üzre esasen rezerveyim
seni türkçe düşünerek seviyorum sevgilim
anlıyorum ve derdimi anlatacak miktarda
seseni kekeleyebibiliyorumm
öyle çok kuş vurduk ki öyle çok havada
vurulacak kuşu dalından tanıyoruz
bak bu senden yaptığım uçurtmayla sevgilim
göğe kurşun sıkmayı artık yasaklıyorum
iç içe iki bozkır susuzluktan kudurmuş
bir seyyar pilavcı, bir zabıta ve köpek
çok şiddetli şeyler oluyor aramızda
seni bazen parçalara ayırmak istiyorum
sevgilim seninle pilav yemek istiyorum
kuş yerine bir zabıta vurabiliriz
bu tüm pilavcıları çok sevindirir
zabıta düşer yere köpek koşup getirir
çünkü bir zabıtayı öldürmek
seninle pilav yemek için hukuki bir gerekçedir!

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
imamı inandırdım seni de inandırırım
bana empati yapma al götür bütün mal senin
beni anlaman ilişkiyi rasyonelleştirir
bir anlamı ortasından bölmek sevgilim
eve geç döneceğinin aleni bir resmidir
kör olsam ne yazar, parmak uçlarımla
sana dokunmam seni alfabeleştirir
bize bir muallâk bul gizem beslemeliyiz
kafesin kilidini bu gece indir
bırak kaçsın rahatımız hayvan gibidir
çok yıprandık daha da yıpranacağız
çünkü süratli bu mesafesizlik
fecaatle yorucu bir mesaidir
yorulmamız bu açıdan bizi meşrulaştırır
bu elimizdeki sermayedir üstelik
konformizm insanı gayrimeşrulaştırır
bu beni yanlış yerde aradığını gösterir
bana kuduz bir toplum çok yerimden yeltenmiştir
çocuk yaşta vazgeçtim insana aşılanmaktan
ben seni ısırırsam bil ki af dileyeceğim
sen benim dişlerime çok aldırma ne olur
ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim

anlaşamıyoruz gibi duruyor ya o ceket
tam o sıra geçiyorum bütün üşümelerimden
tam o sıra bilesin bütün gücümle
titreyerek geçmiyorum, geçmiyorumdur senden
ben çok ceket yaktım ısınmak için
manyağın tekiyim manyağın tekisin manyağın teki!
manyak mıyız neyiz bildiğin mücevher elimizdeki!?
haritasız bir definecinin gömüyü bulmasından daha zorlu bir iştir
iki insanın birbirini diğer bütün haritalardan silebilmesi

şimdi unuttuğumuz bir rüyadan uyandık
şimdi düşman belliyoruz bu yüzden uykuları
şimdi bütün görüntüler acayip karıncalı
şimdi karım olarak sonsuza dek kalmalısın
beni zor bellemen senin kolay olmandan değildir
aslında ben çekilecek bir adam da değilimdir
yol üstünde aksamak güzergâhın şerrinden değildir
soyunmuş bir kral artık kral değildir
rüyayla düpedüz dalaşıyor gerçeklik
biz dünyayı rüyamızla donatalım sevgilim
gerçek dediğin devlet kadar puşt bir yalancıdır
seni benden ayıran her şey yalancıdır
görünen görenin körlüğüyle müttefik
kral çıplak değil,
kral por'nografik!


Alper Gencer
 
Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu
Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve olgun
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde
Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kağıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Ölüyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte
Özgürüm, cezasız duruyorum.

II

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum
Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim

Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur Yakup
Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarımı.. taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
araya
giriyordu
Engelliyordu bizi
Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i
Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
Kurbağalara geldik.

III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri
Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

-Çağrılmayan Yakup’tan
 
Bir labirent değil yaşadığım, ucu bucağı yok değil, çok çabuk enseleniyorum. Dilimin kemiği eksikgillerden, tek hizada çıkmıyor fikirlerim. Net değilim, varlığım dahil, Londra sisi görüş açım. (buraya bir Joan Baez, Geordie)

Enlerim hiç olmuyor net olmadığımdan.
en sevdiğim yok,
en nefretlerim
en özlediklerim
en sen
en çok sen
en ben
en en
Ne en?

Hiçbir şeyin mutaassıbında değilim, Tanrı'yı bile kişiselleştirdiler. İnançsal cazibelerimin makyajı aktı.

Buraya bir bilinmezlik, buraya bir af..

Göğe kadar çıkarıp ölçüsünü aldığım her büyüklük, ayak altıma düşüp beni çıkarıyor. Göğe.

Gıyabında atıp tuttuğum kendime, gıyabında atıp tutacağım bana;
buraya bir eşgüdümlü boomerang..
 
AVUNMALAR GAZELİ

“teselli” olsun isterdin kaçırdığın şu son vapurun adı

Üsküdar’a gitse sen tutar yanlış bir adaya inerdin

nice bir tesellidir ki bu aşk, insan sevdiğinden utanır

san ki kaldın kendine iki kıyıda bir ahbap, san ki vuslat tamamdır

ne uzun bir sefermiş yalnızlık, gemisiz, kaptansız, adasız 
gözlerin terk ettiği bir bahçede ağaç olmak, dalsız, yapraksız

arzu da hiç olur bazı, isteme bu kadar, yine sen hiç ol
 boş diyorlar bakıp şaraba, dudağa değme, boşluk kadehine dol

sesin olsun da hiçbir şey söyleme, kırgınlığa iyi gelir
 sufî kadınların denizler toplamış gözleri dua sessizliğindedir

mavi zayıf, yeşil geçici, siyah gülünç, bordo gönülsüz
 kederinden bile teselli yok insana..

ara sıra adalara bak açılırsın, aşk sensiz de Üsküdar

gözlerin acıyorsa gece var, rüya bir teselli uykusudur

buna dünyanın sonu derler efendi sen şiirle avun dur!


..sonu şiirdir düpedüz..

Haydar Ergülen, Üzgün Kediler Gazeli s.36 “Avunmalar Gazeli”
 
Sana bu satırları

Bir sonbahar gecesinin

Felç olmuş köşesinden yazıyorum

Beş yüz mumluk ampullerin karanlığında

Saatlerdir boşalan kadehlere

Şarkılarını dolduruyorum

Tabağımdaki her zeytin tanesine

'Simsiyah bakışlarını koyuyorum

Ve kaldırıp kadehimi

Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.

Burası Agora Meyhanesi

Burada yaşar aşkların en madarası

Ve en şahanesi

Burada saçların her teline bir galon içilir

Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir

Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin

Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir

Burası Agora Meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası...

Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı

Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
*

Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam

Elimde değil

Bu da bir nevi namuslu serserilik

Dışarda hafiften bir yağmur var

Bu gece benim gecem

Kadehlerde alaim-i semaların raks ettiği

Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu

Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum

Ve sana susuzluğumu
*

Birazdan plaklarda şarkılar susar, kadehler boşalır

Umutlar tükenir, mezeler biter

Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden

Bu sarhoş şehrin üstüne

Birazdan bu yağmur da diner

Sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma

Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver

Yarın gelir çamaşırcı kadın

Her şeyden habersiz onu da yıkar

Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?
*

Dedim ya burası Agora Meyhanesi

Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer

Burası Agora Meyhanesi Burası kan tüküren mesut insanların dünyası

(İzmir/Agora, Kasım 1959) Onur Şenli




Hikayesi;

1890’da bir Rum olan kaptan Asteri , Balat çarşısında bir Meyhane açar.
Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar.
Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar.
Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.
Aradan zamanlar geçer...
Tarih 1959’dur.
Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi
Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.
Aşk acısı ona soluğu birçok zaman,
İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.
Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.
Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir Ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.
Mektup şöyle başlar:
“Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”
Onur Şenli
, Mektubun ileriki bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır
. Şiirine de şu adı koyar:
Gece, Şarap ve Aşk
Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir
,Şiiri kabul edilir.
Şiir dergide tam basılmak üzereyken,
Ege Expresi gazetesinin kültür-sanat editörü tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.
Şiirin adı olur Agora Meyhanesi.
Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur.
Hatıra defterlerinde yer alır,
Sevgililerin kulaklarına fısıldanır.
Şarkısı yapılır,
Şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Gönül Yazar, Behiye Aksoy sadece bunlardan birkaçıdır.

Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki
Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler.
Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler.
Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar.
Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin
Meyhane bölümleri burada çekilir.
Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane
Türkan Şoray’ları, Fikret Hakan’ları, Ayhan Işık’ları, Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar.
2000’li yıllardan sonrada kaderine terkedilir,
Çöplük olarak kullanılmaya başlar.

Dipçe;
Kanserle savaşan Dr. Onur Şenli bugün tedavi gördüğü hastanede vefat etmiş.

[YOUTUBE]Xmrmi11yTFM[/YOUTUBE]
 
Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut dövüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

'Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı'
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli...

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltuk altlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında..

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı...

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

'Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ay ışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayak ucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
'Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum'

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.



Turgut Uyar
 
“yazın bittiği her yerde söylenir
söyleyenler inanır bir şeylerin sahiden bittiğine
yaz biter
eskir geceler, serin, hüzünlü
yeni mevsime hazırlık: ömrün teyel yerleri
bir yanı telaş, bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri
çıkarır sizi dalgın derinliğinizden
yaşadığınızı duyarsanız teninizde
bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz
sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları
ahşap pancurları
yaz bitti.
bitmeyen şeyler kaldı geride..”


[YOUTUBE]S8qvtNr8hmM[/YOUTUBE]
 
bir dikişte içtim bir şişe geceni
yıldız komasına girmek istiyordum,
istiyordum dolunay çarpsındı beni
kurt adamlarım serbest kalsındı icabında
kimim fazladan puştluğu varsa bir sigara sarsındı bana
kin kusulsundu, öç alınsın
icabında modern kadındım, ne zaman şişmanlasa ruhum
hemen yarın yeni bir intihara başladım.
ben fazla yemesem diyorum baylar yani
bu kadar hınç bana fazla.
icabında bir allah bir allah daha
çok tanrılı bir din ederdi
bırak müridin olayım istanbul

sen beni hep bir şiir sanıyordun istanbul
oysa çakmaktaşları gibi kıvılcımlıydı gözyaşlarım
ağlamaktan kızaran bir örnek burnum ve gözaltlarımla
bu şiiri ben yaralı bir panda vaziyetinde yazdım
canım yandı
bu şiiri ben bir yangın vaziyetinde yazdım
şimdi bırak sana kedilerime süt getiren eski günlerimi anlatayım
kapıma gül bırakan adamları
ben de icabında bir hafıza mağduruyum
cumartesi günleri gayri annemlerle birlikte
sokaklarında eylemler yapayım.
benim ne sakal yanığı günlerim oldu
guruba bak ve beni an
öpüşmekten yorgun ve kızıl
bir şiir sana bunları söyler miydi sanıyorsun?
yağmurlarında yıkanan kırmızı banklarına baktım
bütün allar bir gün solarmış
ben bunu geç anladım
yağmur meğer tanrının zulmüymüş istanbul.
ağrı neydi, neremdeydi, neresiydi ağrı
kim bana kalbimin menzilini soracaksa sorsun artık
ağrıdurmadanağrıdurmadanağrıdurmadan
ağrı benim durmadan doruğuna tırmandığım
meğer yüksek bir dağmış.

üstümü ara
cebimdeki şiiri usulca kaydırayım senden tarafa
ellerimi de kaldırdım bak
hazırım tutkumu tutukla.
şiirsizim
bu şiir senin ismini ağrı koyar mıydı sanıyorsun istanbul
ben bu şiiri kusarak yazdım.


Didem Madak
 
Sabaha kadar yamalı bohça rüyalarla savaştı. Uyandığında sırılsıklamdı. Korkmuş muydu? Hayır. İçinde büyük bir huzursuzluk… Başında yamalak uykunun verdiği basık ağrı… Başlangıcı kötü yaptık yine, dedi. Yorganı attı üzerinden. Gözlerini tavana dikti. Bir şeyler arar gibi kaçamak üç beş bakış attı. Bu tavan ne hesaplaşmalara şahitti. Uykusuz nice gecelere… Neyse ki o günlerden tanışıktı tavan bu bakışlara. Bu gözlerden ne acılar ne sevinçler ne yaşlar akmıştı da tutamamıştı asılı kaldığı yerden… Onu yadırgamazdı… Can Yücel ne derdi: Gerin bedenim gerin! Hoyratça esnetti vücudunu. Esnedi… Yok! Olmuyordu. Huzursuzluk öyle hemen geçecek gibi değildi. Ayağa kalktı.

Bugün yapacak o kadar çok iş vardi ki… Yetiştirmesi gereken dünden kalma işler, bu günün taze işleri, dinlenmesi gereken sızılı bir dost, teselli edilmesi, gözünün yaşı silinmesi gereken bir babaanne, mahallenin köşe başında her gün bekleyen dilenciye rutin verilmesi gereken 5 kuruş, ilgi, övgü, iltifat bekleyen bir sevgili…

Okunması gereken üçüncü sayfa cinayet haberleri, içinde nice ihtiraslar barındıran mahalle kavgaları, içilmesi gereken kantincinin bilmem kaç günlük demlenmiş ne idiği belirsiz karbonatlı çayı…

O herkesi düşünmek zorundaydı. Fıtratı böyleydi. Düşünmeden edemezdi. Zaten kendinden başka herkesi düşünürdü. Bir gün de kendine, nasılsın, diye sorsaydı ya. Keşke sorsaydı. Sorsa böyle olur muydu? Olmazdı herhalde. İlla bencil mi olmak lazımdı diye söylendi. En sonunda… Ehhh neyse yahu diyerek bir tekme salladı kedinin gece oradan oraya savurmaktan yorduğu salonun orta yerinde duran şekilsiz kağıt yumrusuna…

Şeklini kazanalı az zaman olmuştu ona sorarsan. Kaybetmesi ise an meselesiydi. İnsan şekli nasıl oluşurdu sahi? Nasıl adama dönmüştü? Adam gibi olmuşsun demişlerdi bir gün. Adam gibi… Adam olmuştu. Adam nasıl olunur abi, demişti. Sen adam mısın mesela, demişti. Esnaf ağabey sinirlenmişti. Bu nasıl soruydu. Adam tam da kendi ve kendi gibiler gibi olurdu işte… Bu da sorulur muydu? Adamları(!) durduk yere de kızdırmıştı o gün… Ne gereksiz adamım ben dedi, güldü. Sonuç itibari ile adamdı. Yeterdi.

Çayın suyu kaç dakikadır kaynamaktan helak olmuştu. Kaç vakittir yaylanıyordu zihninin yayları savruk düşüncelerde. Saate baktı. Sekize yirmi beş vardı. Bu gün işe geç gidecekti. İzin almıştı. Vakti vardı, rahatça kahvaltımı yaparım diye sevindi. Ne zamandır kendisiyle baş başa kahvaltı yapmamıştı. Aslında ne zamandır kahvaltı bile yapmamıştı. İşe ucu ucuna yetişirdi. Ne de olsa iki vesait değiştirirdi. O uçlara bir poğaça simit yerleştirirdi. Acele acele ne yediğini anlamadan tıkardı ağzına löp hamuru. Hayatta koşturmacadan neler yutturmuştuk sahi kendimize. Nice yalandan, çiğnenmemiş, tadına varılmamış, anlaşılmaz löp lokmalar… Ne kadar yavaş anlarsan o kadar hızlı yaşlanırsın.. Kedi çoktan uyanmış, yediği yoğurdun yağlarını yalanıyordu pencerenin eşiğinde. Simsiyah bir kediydi. Burnunun üzerinde kocaman beyaz bir leke vardı. Sakar koymuştu bu yüzden adını. Göz göze geldiler. Kedi huysuzlandı miyavladı gergin.

Kedilerden hiç hoşlanmazdı son iki yıldır ev arkadaşlığı etmeden önce. Sokak kapısını açık bıraktığı bir gün içeri sıvışmıştı Sakar Efendi. Buyur eden var mı, müsaitler mi, usul erkan bilmeden hunharca girmişti içeri. Dışarı atmak için çok çabaladı. Yok. Gitmedi kedi. Yalvarsa da hayatında olmak istemeyenlere inat kovsa da onu bırakmayan bu tombak kediyi alıverdi bir köşeye. Bir köşede durmak kaydıyla… Şimdi az çok alışmıştı. Tam anlamıyla benimsemiş değildi hala. O kadar uzun boylu değildi. Ama ona bir isim verecek kadar bir ahbaplıkları vardı işte. Kedileri sevmezdi. O yüzden Sakar’dı adı. O yüzden ad vermişti ona. Sokakta özgürce dolaşmak varken bir çatıya tutsak olmayı o seçmişti. O da onun özgürlüğünü böyle yaftalayarak almıştı… Hak etmişti. Artık eskisi gibi olamazdı. İradesi dışında bir isim konduruvermişti hayatına. Çünkü o Sakardı… Neler saçmalıyordu. Kedinin isim kavramı için iradesinden bahsediyordu.

Bugün gerçekten hiç iyi değildi.

Daha çok küçükken yine aynı evde aynı pencere kenarından eve yabanıl gözlerle bakarken (yıllar geçmesine rağmen bakışlar hala yabanıldı) annesi mutfakta yemek pişirir, kardeşleri küçük odada sessizce! boğuşurken, babası salonda aynı yerine kurulmuşken… yine aynı huzursuzluk içindeydi. Bu sabah sırılsıklam uyandıran o tanıdık huzursuzluk… Sahi hiç geçmemiş miydi bu içindeki yumru? Sanki kendini bildi bileli midesinde yumruk gibi bir yumru… Ne yaparsa yapsın hayatta tam ohh dedirtmeyen , azıcık hareketlense bulandıran azıcık sevinse aksırıp tıksırtan hele ki mutlu olursa kusturan bir yumru… Geçmiyor ve de geçmeyecekti. Kambur gibi nereye gitse peşinden sürüyecekti…

Çocukluğu soğuk fırtınalarla geçmişti bu evde. Her odada ayrı bir cereyan eserdi. Sert bakışlar altında dal gibi titreyen, hareketleri kelepçeli, gülmek haram, sevinçler buruk, acılar sevinçlere inat sonuna kadar hakkını verirdi. Bir evin kalabalığında yok olmayı öğrendi. Bazı günler babasının yüzünü hiç görmezdi mesela. Sen yirmi dört saatini aynı evde aynı adamla geçir. Ve yüzünü görme. O derece hiçti evde işte… En iyi, ağlamayı öğrettiler ona. Bir insan nasıl üzülür, nasıl kırılır, yerle yeksan olur… Yine de kırıklarını toparlayıp bir köşede biriktirir, biriktirir de o küçücük köşesinde kocaman bir yıkık dökük dünya inşa eder… Hepsini öğrendi. Peki bunu yapanlar bilmezler miydi ya da hiç düşünmediler mi bu virane, bir gün o çocuğunun başına yıkılır? Ellerinle biriktirdiğin kırıkların altında kalmak nasıl bir duyguydu? Reva mıydı bilemezdi ama duygusunu pek de güzel bilirdi.

Derin bir nefes aldı. Sigarayı bırakalı iki yıl olmuştu. Ama şimdi olsa ne güzel içilirdi. Ciğerlerine çektiği nikotin kadar olamamıştı kimse. Azıcık olsun yüreğine su serpesi gelmemişti kimsenin. Gerçekten su serpebilirler miydi? Bu yangın nasıl sönerdi? Nasıl sönerdi bu yangın? Sönerdi de nasıl bu yangın? Sahi! Bu yangın söner miydi?

Kedi hala olduğu yerde ona bakıyordu. Bir türlü sevememişti şu canlıyı. Kendine yoldaştı, soğuk kış gecelerinde destek, sofrasına misafir… Evinde bir sesti, hiç olmazsa soluktu. Yetmez miydi? Yeter miydi? Bilemedi. O kimseyi istememişti ki… Kendi evinde misafir olmuştu onun yüzünden. Hep bir çift göz hapsinde… Ne yana gitse peşinde… Bir de öyle bir bakışı vardı ki Sakar Efendi’nin. Uzun süre bakınca insan yanlış bir şey yaptım der, utancından yerin dibine girerdi. O bakışlar, boş adam olduğunu hatırlatıyordu. İşe yaramaz… Çocukluğunda altında ezildiği bakışlara ne de çok benziyordu… Boş adam, dedi… Adam… Adam mıydı sahi?


Demet Toksöz
 
“Güzelsin Gördüğüm İlk Günden Beri
Gözlerin Bu Gece Bir Başka Güzel
Soluğun Açtırır Gonca Gülleri
Çağırır Beni De Bu Aşka Güzel
Bu Gece Düşlerim Dehşetli Güzel
Uzak Dur Bu Gece Gelme Ey Ecel
Kadehler Boyunca Bir Türkü Sözü
Kaynatır Yürekte Harlanan Közü
Koynumda Yıldızlar Ben De Gökyüzü
Sevdanın Bin Hali Bu Başta Güzel
Bu Gece Düşlerim Dehşetli Güzel
Uzak Dur Bu Gece Gelme Ey Ecel “

[YOUTUBE]hTbDZTU0K2g[/YOUTUBE]
 
f612fffc76o1_500.jpg.jpg



Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hasretinden alacağım sazı elime.:d



 
En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi
Yaramıza,
Yaslanırken boşlukta duran bir merdiveni
henüz.

Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
İlkyaz derken -kışı gözden kaçıran
Yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
En güçsüz kollarla-
Çözüldü aşkın zarif ilmeği
Bulandı aynalar duruluğu.
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
Bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
olduğunu..

Yabancıların en yakınıydın sen.

N. Marmara
 

Paul Celan’dan Ingeborg Bachmann’a … Paris, 20 Haziran 1949

Ingeborg,
Bu yıl “belirsiz zamanda” ve geç geliyorum. Ama belki de,
doğum günü sofrana gelincik, pek çok gelincik ve bellek, bir
o kadar da bellek -iki büyük ışıl ışıl buket- bırakırken senden
başka hiç kimsenin orada bulunmasını istemediğimdendir.
Haftalardır bu anı bekliyorum.

Paul

Ingeborg Bachmann’dan Paul Celan’a… Viyana, 24 Haziran 1949
(…)

Bazen buradan ayrılmaktan ve Paris’e gitmekten, ellerimi tuttuğunu, bana çiçeklerle dokunduğunu hissetmekten başka bir şey arzulamıyorum, sonra nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmek de istemiyorum. Benim için sen Hindistanlısın ya da daha uzak, karanlık, kahverengi bir ülkeden; benim için çölsün sen, denizsin, sır olan her şeysin. Hâlâ hiçbir şey bilmiyorum senin hakkında ve bu yüzden senin için korkuyorum, bizlerin burada yaptığı herhangi bir şeyi senin yaptığını hayal edemiyorum, ikimiz için bir saray kurmalı ve o sarayın içinde benim sihirli efendim olabilmen için seni yanıma almalıydım, orada halılarımız ve müziğimiz olacak, orada aşkı bulacağız.

Sık sık düşündüm, senin en güzel şiirin “Corona”, her şeyin mermere dönüştüğü ve ebedileştiği bir anın çok önceden kusursuz bir biçimde gerçekleşmesi o. Ama buradaki ben için “zaman” olmuyor. Elime geçmeyecek bir şeye açlık duyuyorum, her şey sığ ve tatsız, yorgun ve daha kullanılmadan yıpranmış.

Ağustos ortasında Paris’te olacağım, birkaç günlüğüne. Neden diye sorma bana, ama benim için orada ol, bir akşamlığına ya da iki, üç… Beni Seine Nehri’ne götür, küçük balıklara dönüşene ve birbirimizi yeniden tanıyana kadar bakalım sularına.
Ingeborg

Ingeborg Bachmann - Paul Celan, Kalp Zamanı (Mektuplar)​
 
2be4f1902a03fa933683f8896861eb8e.jpg



Aşk ehline derman sordum âlemde
Ne Eflâtun bilir ne Lokman yazar
Erbâb-ı aşk olan kalır matemde
Anların ahvâlin perişan yazar

Bulunmaz âlemde böyle dilrubâ
Aşk ü muhabbeti başlara belâ
Münkiri öldürmek sevaptır ammâ
Zâlim kadı üstümüze kan yazar

Dertli aşk yolunda olmuştur gulâm
Mastur cebîninde harf-i eliflâm
Hâkimler hakkında yazamaz ilâm
Yazarsa fermanım Âlîşan yazar


Aşık Dertli


Özledim..:u3:​
 
tumblr_nsic9zj6ko1t1tf12o1_400.gif


Nerdesin nerdaaa.:anla: :dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg::dyg:

Gel artık da!!!!!
 
Sen bir gel buraya hele, sorucam ben kaybolmayı. Özledim seni derin mehtaplı kadın!

Gel artık geel.
 
“...insanlık, kariyerin ve paranın lağım göletinde doğuyor, savaşın lağım göletinde ölüyor. Kapitalist, militarist yalan çöplüğü ağrı dağının yüksekliğini çoktan aşmış.
İnsanlık savaş ve para ezberiyle doğuyor. Kapitalizmin hormonlu yalanlarıyla büyüyor, ama insani yörüngeli yoldan yürümeden evrensel insani yaşamı bir yalan mermisi olup patlayarak ölüyor.

8 milyarın %90’ı bu yalancı hayattan memnun değil. Yörüngesiz kapitalist sistemin kendisinin yaptırdığı son teknolojik anket ve araştırmalara göre, sistemin temeli üzerine kurduğu, kolonların %90’ı yalan. 3’lük, 6’lık, 9’luk din, ırk, sınıf teorileri a’dan z’ye yalan. Kariyer çıkar şiddet teorileri, talan ışık ve ses hız teorisi yalan. 9 gezegen olayı yalan.”

Yörünge Denge Teorisi/184
 
Geri