Susayım susayım da susmakla bitmiyor. Yazayım yazayım da yazmakla bitmiyor. Ruh bir kez yara aldı mı acı durmadan yürüyor bedende. Et acıyor. Kemik acıyor. Kan bile acıyor.
Ama artık var gücümle yaşama tutunmaya çalışıyorum. Köklerimi salıyorum toprağın en derinine. ‘Tutunun’ diyorum. ‘’Ucundan, kenarından ya da kıyısından. Fark etmez. Yeter ki tutunun!’’
Kendi dünyamın içinden çıkıyorum.
Bir dönem seyretmeyi denedim. Müdahil olmamayı, olayların içine girmemeyi. Ama olmuyor. Ben bunca yanlışa sırtımı dönemiyorum. Elimi eteğimi çekemiyorum. Her şey bu kadar kötüyken, ben ‘kendi iyi standartlarıma’ uygun oluşumla övünemiyorum. Aksine utanıyorum. Kendi kendime bir dünya yaratmamdan, onun içine girip, her şeye göz yummamdan. Utanıyorum.
Her şey gözümde büyümüş, her şey öyle aşılmaz, öyle zormuş ki. Ben yeni yeni uyanıyorum.
Unutuyorum. Bu dünyanın yalnızca sevmekle değişeceğini unutuyorum. Herhangi bir şeyin varoluşuna bir gülümseme sunmanın, aslında her şeyi değiştirmeye yeteceğini unutuyorum. Bir yüzdeki tebessümün sebebi olmanın başlı başına bir umut ışığı olduğunu unutuyorum.
Kendimi kendime kaptırmışım. Yüzme bile bilmezken kendi akıntıma nasıl karşı koyarım? Bilmiyorum.
Acımla karışıyorum insanların içine. Bu çukurdan çıkıyorum. Ve ben bir Kasım akşamı, acımı kabulleniyorum. İçimdeki boşluğu sevmekle doldurabileceğime inanıyorum.
Ve içimdeki sevgiyi uyandıran kahverengi gözlerin sahibine bir kez daha minnet ediyorum.