-
- Katılım
- Kasım 5, 2010
-
- Mesajlar
- 11,182
-
- Çözümleri
- 2
-
- Tepkime puanı
- 5,026
-
- Puanları
- 354
Kitap Hakkında;
Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebî, askeri yani, bütün maddi, zenginliğini eserlerine yansıymış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içine düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile 'tipik insan'ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikâyelerinde milletinin temel mülkü olan millî hafızaya ait efsane, destan, masal, hikâye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikâyeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmıştır.
'Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi millî gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu millî olanın ötesine doğru genişletmek ve 'evrensel' olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar 'tipik insan' ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.
Kendimce alıntıladıklarım;
"Kan ve hakimiyet! İşte ebediyen kötülük tohumlarının yetiştiği toprak… Bir kötülüğün yerine diğer kötülük geçiyor ve başka bir kötülük için de tohum bırakıyor…" (S:33)
“Yokluk ve imkan arasındaki uçurum giderek daha da derinleşiyor. Ama yine de… Ama yine de içimizdeki şüphe yok olmuyor: İnsan neslinin mahvolmaması için her şeyi yapıyor muyuz, gerektiği gibi yaşıyor muyuz?
Fakat bu düşünce cehennemi içinde ne zamana kadar yakınacak ve acizlik içinde soracağız: Yeryüzünde mutluluğu bulamadığımız için neslimizin devamını mı durduralım ya da gerekli onay verilirse diğer gezegenlere mi atlayalım? Her şey o kadar çaresiz ki…” (S:30)
“Her nedense korkarak ilerliyordu. Aniden her şey değişmiş, başka türlü olmuştu. Her şey yerindeydi, ama eski anlamını kaybetmişti.” (S:83)
“Ama ne kadar aptalca olursa olsun, şimdi olduğumuzdan daha farklı olabileceğimiz halde olmamamız çok gücüme gidiyor. Bay Bork, sizce bu fikirde, bizi mazoşist heyecanlara götüren alışılmış idealist motifler hissedilmiyor mu?
-Tabi ki hissediliyor, çünkü mazoşizm, çölde ormanın bulunmadığından şikayet etmeye benzer.
-Böyle bir ormanın bulunmadığı ve bulunmayacağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Tek bir şey: Kendimize yeni bir anlam ormanı yetiştirmeliyiz.”(S:91-92)
“Sırtına yediği darbe o kadar kuvvetliydi ki bir uçuruma yuvarlanmamak için durmaya da, hareket etmeye de korkuyordu.
Ringdeki boksörleri televizyondan seyreden Bork, yenilenin acısını paylaşmanın yanı sıra, bir darbeyle nakavt olan, yere düşen ve başka gezegenden gelmiş gibi etrafına bakınan boksörün neler düşündüğünü hep merak ederdi. Şimdi ise biliyordu, etraftaki gerçek dünyanın olduğu gibi kaldığını, insanın iç dünyasının çöktüğünü biliyordu: Sokaktaki yağmur selleri gibi akışını şaşıran kan beyninde uğulduyor, bu selin yıkadığı düşünce çukurunda fikirler tıkanıyor, bir kaos oluşturuyordu.
…
Ne yapmalı? Ya herkesin gözü önünde onun “ben”ini çiğneyen bu güce boyun eğerek çıkış yolunu alnına kurşun sıkmakta bulmalı ya da gücünü toplayarak mücadeleye hazırlanmalı, insanların bütün zamanlarda, özellikle de yenilgi anlarında inandıkları gibi, adaletin, gerçeğin, doğrunun ve başka bu gibi şeylerin er geç zafer kazanacağına inanmalıydı. Hiçbir zaman kendine sertçe ve tek anlamlı olarak “Olmak veya olmamak, hayat veya ölüm!” diye söyleyeceği gün ve saatin geleceğini düşünmemişti.” (S:117-118 )
“Hayat insan malzemesi ile yapılır. Hayatın temelinde, -ben buna hayatın diyalektiği demek istiyorum- çok garip bir özellik, ebedi bir trajedi yatıyor. Fikir adamı toplumun kanunlarını keşfederer, toplum ise bunun karşılığında onu aforoz eder, ama daha sonra asıl bu keşifleri benimseyerek kullanmaya başlar. Yani basirete giden yol inkardan geçer.” (S:119-120)
"Ah, ütopyoların ve bunların mutlak çöküşünün yol arkadaşı olan romantizm!" (S:132)
“Ben ne geri dönmeyen, ne de sürgün idim. Bu durum, açıklaması zor olan, kendi içine kapanmaktı…” (S:201)
“Belki de kafasında sıkışmış kara fikirlerden kurtulsunlar diye saçlarını tarayarak omuzlarına atmıştı.
…
Bazı konularda haklı olabilir ama sadece vicdanla ve faziletle dünyayı doyuramazsın, güneşin altında daha fazla yer isteyen insanın aç gözlü ruhunu değiştiremezsin, iyileştiremezsin; zaten bu iştah kaldığı sürece hepsine güneş yetmeyecek ve en korkuncu, insan kendi soydaşları üzerinde hakimiyet elde etmek için daha fazla açgözlülük edecek ve hırslanacak. ” (S:245)
“Evet, dahilikle delilik arasında sadece bir adım mesafe var ve komik gözüksem bile her şeyin o gece hayalimde canlandırdığım gibi olmasını çok isterdim. Çok arzuladığın aptalca bir şeyi beklemenin kendisi bile insana mutluluk veriyor!” (S:248 )
“Bir defa böyle düşününce artık kendimi frenleyemiyordum. Hayal gücüm sınır tanımıyordu. Kendi içimde, acımasız, dönüşü olmayan devrimler yapıyordum.”
Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebî, askeri yani, bütün maddi, zenginliğini eserlerine yansıymış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içine düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile 'tipik insan'ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikâyelerinde milletinin temel mülkü olan millî hafızaya ait efsane, destan, masal, hikâye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikâyeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmıştır.
'Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi millî gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu millî olanın ötesine doğru genişletmek ve 'evrensel' olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar 'tipik insan' ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.
Kendimce alıntıladıklarım;
"Kan ve hakimiyet! İşte ebediyen kötülük tohumlarının yetiştiği toprak… Bir kötülüğün yerine diğer kötülük geçiyor ve başka bir kötülük için de tohum bırakıyor…" (S:33)
“Yokluk ve imkan arasındaki uçurum giderek daha da derinleşiyor. Ama yine de… Ama yine de içimizdeki şüphe yok olmuyor: İnsan neslinin mahvolmaması için her şeyi yapıyor muyuz, gerektiği gibi yaşıyor muyuz?
Fakat bu düşünce cehennemi içinde ne zamana kadar yakınacak ve acizlik içinde soracağız: Yeryüzünde mutluluğu bulamadığımız için neslimizin devamını mı durduralım ya da gerekli onay verilirse diğer gezegenlere mi atlayalım? Her şey o kadar çaresiz ki…” (S:30)
“Her nedense korkarak ilerliyordu. Aniden her şey değişmiş, başka türlü olmuştu. Her şey yerindeydi, ama eski anlamını kaybetmişti.” (S:83)
“Ama ne kadar aptalca olursa olsun, şimdi olduğumuzdan daha farklı olabileceğimiz halde olmamamız çok gücüme gidiyor. Bay Bork, sizce bu fikirde, bizi mazoşist heyecanlara götüren alışılmış idealist motifler hissedilmiyor mu?
-Tabi ki hissediliyor, çünkü mazoşizm, çölde ormanın bulunmadığından şikayet etmeye benzer.
-Böyle bir ormanın bulunmadığı ve bulunmayacağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Tek bir şey: Kendimize yeni bir anlam ormanı yetiştirmeliyiz.”(S:91-92)
“Sırtına yediği darbe o kadar kuvvetliydi ki bir uçuruma yuvarlanmamak için durmaya da, hareket etmeye de korkuyordu.
Ringdeki boksörleri televizyondan seyreden Bork, yenilenin acısını paylaşmanın yanı sıra, bir darbeyle nakavt olan, yere düşen ve başka gezegenden gelmiş gibi etrafına bakınan boksörün neler düşündüğünü hep merak ederdi. Şimdi ise biliyordu, etraftaki gerçek dünyanın olduğu gibi kaldığını, insanın iç dünyasının çöktüğünü biliyordu: Sokaktaki yağmur selleri gibi akışını şaşıran kan beyninde uğulduyor, bu selin yıkadığı düşünce çukurunda fikirler tıkanıyor, bir kaos oluşturuyordu.
…
Ne yapmalı? Ya herkesin gözü önünde onun “ben”ini çiğneyen bu güce boyun eğerek çıkış yolunu alnına kurşun sıkmakta bulmalı ya da gücünü toplayarak mücadeleye hazırlanmalı, insanların bütün zamanlarda, özellikle de yenilgi anlarında inandıkları gibi, adaletin, gerçeğin, doğrunun ve başka bu gibi şeylerin er geç zafer kazanacağına inanmalıydı. Hiçbir zaman kendine sertçe ve tek anlamlı olarak “Olmak veya olmamak, hayat veya ölüm!” diye söyleyeceği gün ve saatin geleceğini düşünmemişti.” (S:117-118 )
“Hayat insan malzemesi ile yapılır. Hayatın temelinde, -ben buna hayatın diyalektiği demek istiyorum- çok garip bir özellik, ebedi bir trajedi yatıyor. Fikir adamı toplumun kanunlarını keşfederer, toplum ise bunun karşılığında onu aforoz eder, ama daha sonra asıl bu keşifleri benimseyerek kullanmaya başlar. Yani basirete giden yol inkardan geçer.” (S:119-120)
"Ah, ütopyoların ve bunların mutlak çöküşünün yol arkadaşı olan romantizm!" (S:132)
“Ben ne geri dönmeyen, ne de sürgün idim. Bu durum, açıklaması zor olan, kendi içine kapanmaktı…” (S:201)
“Belki de kafasında sıkışmış kara fikirlerden kurtulsunlar diye saçlarını tarayarak omuzlarına atmıştı.
…
Bazı konularda haklı olabilir ama sadece vicdanla ve faziletle dünyayı doyuramazsın, güneşin altında daha fazla yer isteyen insanın aç gözlü ruhunu değiştiremezsin, iyileştiremezsin; zaten bu iştah kaldığı sürece hepsine güneş yetmeyecek ve en korkuncu, insan kendi soydaşları üzerinde hakimiyet elde etmek için daha fazla açgözlülük edecek ve hırslanacak. ” (S:245)
“Evet, dahilikle delilik arasında sadece bir adım mesafe var ve komik gözüksem bile her şeyin o gece hayalimde canlandırdığım gibi olmasını çok isterdim. Çok arzuladığın aptalca bir şeyi beklemenin kendisi bile insana mutluluk veriyor!” (S:248 )
“Bir defa böyle düşününce artık kendimi frenleyemiyordum. Hayal gücüm sınır tanımıyordu. Kendi içimde, acımasız, dönüşü olmayan devrimler yapıyordum.”