Karma bir din: Şia

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü

Abdullah İbn-i Sebe

Abdullah İbn-i Sebe, İslam tarihinin en büyük fitne tohumlarını ekmiş; ektiği tohumlar yıllar sonra Şia dininin doğuşuna sebep olmuştur.
Şiiliğin Kurucusu Abdullah İbn-i Sebe aslen Yahudidir

Dini bilimler açısından en temel ve güvenilir kaynaklardan biri olan Diyanet İslam Ansiklopedisi[1], Şia fitnesinin tohumlarını atan Abdullah İbn-i Sebe’nin Yahudi olduğunu delilleriyle anlatıyor:

“Abdullah İbn-i Sebe; İslâm dünyasında ilk fitnenin ve Şiîliğin ortaya çıkışında önemli rol oynayan kimsedir. Annesi San’alı siyahi bir Yahudi’dir. İbn-i Sebe, Hz. Osman zamanında İslâm’ı kabul etmiş, ancak bir müddet sonra Müslüman beldelerde sapık fikirler yayma*ya başlamıştır…”
Müslümanlar arasına sızması ve fitneleri

İbn-i Sebe’nin Müslüman olduğu ortam ve zamanlaması çok dikkat çekicidir. Hz. Osman dönemi, İslam toplumunda fitnelerin ve iç karışıklıkların çıkmaya başladığı bir dönemdir. İbn-i Sebe bu dönemde göstermelik Müslüman olmuş; fitne çıkarma ve yayma faaliyetlerine başlamıştır.

Abdullah İbn-i Sebe’nin nasıl fitne çıkarttığı Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde detaylı anlatılmaktadır:

“…Abdullah İbn-i Sebe telkinlerine şöyle başlamıştır: İnsanla*rın, İsa’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etme*meleri şaşılacak şeydir. Binaenaleyh dünyaya yeniden dönmeye Muhammed İsa’dan daha lâyıktır. İbn-i Sebe’nin İslâm inancıyla bağdaşmayan bu görüşü bazı Şiiler ara*sında benimsenmiş ve böylece ric’at akidesi ortaya çıkmıştır.”

“Daha sonra İbn-i Sebe, her peygamberin bir vasisi bulunduğunu, Hz. Peygamberin vasisi*nin de Hz. Ali olduğunu iddia ederek, ‘Hz. Peygamberin hilâfet hakkındaki vasiyetini çiğneyerek başa geçenler (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer) en büyük zulmü işlemişlerdir. Osman da aynı du*rumdadır’ türü telkinleriyle halkı gizlice harekete geçirmeye çalışmış ve bu çalışmalarını gizli sohbetler ve mektuplaşmalarla sürdürmüştür…”

Bu fitne tohumları sonraki yıllarda, Şia’nın Hz. Ali hakkındaki aşırılıkları ve “kayıp imamın ve seçilmiş bazı kimselerin yeryüzüne tekrar döneceği” inancının ortaya çıkmasına zemin oluşturmuştur. Ric’at akidesinin Şiiliğin temel inançları arasında kolaylıkla kabul görmesi, reenkarnasyon (ruhların göçü) inancının yer aldığı Hinduizm ve Zerdüştlüğün İranlılar (Persler) üzerindeki etkisinin devamından da kaynaklanmaktadır.
İbn-i Sebe, ayet ve hadisleri tahrif etmeye çalışmıştır

Şia’yı yahudi dönmesi İbn-i Sebe’nin kurduğuna dair bir diğer kaynak Şehristani‘nin El-Milel Ven-Nihal isimli eseridir. El-Milel Ven Nihal, mezhepler ve dinler tarihi konusunda yazılmış ve otorite kabul edilen birkaç nadir kitaptan biridir.”"

Şehristani’ye göre İbn-i Sebe, Hz. Ali’nin ilk üç halifeden önce imam olması gerektiğini zorlama yorumlarla ayetlere ve hadislere dayandırmaya çalışmıştır. Bazı ayetlerin eksik olduğunu iddia edecek ve yalan hadisler uyduracak kadar da yoldan çıkmıştır.

İbn-i Sebe’nin fikirleri sonraki yıllarda Şiiliğin doğuşuna sebep olmuştur. Bu fikirler, o tarihlerde Müslümanların İran’ı fethini hazmedemeyen, eski Zerdüşt inanışlarından ve Pers geleneklerinden tam kopamayan İran coğrafyasında geniş kabul görmüştür. Bu coğrafyada, Hz. Ali’nin halifelik hakkının Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından yendiği bahane edilerek, ilk üç halifeye dile alınmayacak beddualar okunmaya, lanetler ve hakaretler edilmeye başlanmıştır. Sosyolojik açıdan İran’ın bu sapkınlığının, kendilerini Hz. Ali’ye yakın hissetmelerinden değil, Pers İran topraklarını hâkimiyet altına alan ilk halifelere duyulan düşmanlık hislerinden kaynaklandığı görülür.

Bu deforme din anlayışı, Pers İran tarafından araçsallaştırılmıştır. İslamlaşan bu bölgede, eski dini inançları ve gelenekleriyle artık etkili olamayacağını düşünen Persler, İslam dinini kendilerine göre tahrif etmiş ve Şia adı altında yeni bir nüfuz alanı oluşturma arayışına girmiştir.

İslam tarihine ışık tutan yüzlerce güvenilir kaynak, İbn-i Sebe’nin sapık fikirlerine işaret etmiş; özellikle Hz. Ali’nin ilah (tanrı) olduğu iddiasını İbn-i Sebe’nin ortaya attığında ittifak etmişlerdir. İbn-i Sebe’nin yahudi kimliği ve münafıklığı İslam tarihinde genel kabul gördüğünden, kimi Şiiler göstermelik olarak İbn-i Sebe hakkında sözde redd-i miras yapmaktadır, kimileri de tarihte böyle bir şahsın yaşamadığı yalanına sığınmaktadır.

[1] Hazırlık çalışmalarına 1983′te başlanmış ve ilk cildi 1988′de neşredilmiştir. Tamamen telif bir eser olup “İslami Bilimler, İslam Ülkelerinin Tarihi, Coğrafyası, Kültür Ve Medeniyeti” gibi alanları kapsar. 35. Cildi yayımlanmış olan ansiklopediye şimdiye kadar bir kısmı yurt dışından olmak üzere konusunda uzman 200′i aşkın yazar katkıda bulunmuştur. Her bir maddesi güvenilir kaynaklara dayalı olarak ciddiyetle kaleme alınmaktadır.
 
Şia, hem Radikalleri, hem Alevileri kullanmak ister

Safevi Devleti döneminde, İran – Pers yayılmacılığını gerçekleştirmek amacıyla, Şiiliğin resmi din ve ideoloji olarak kabul edildiğini daha önce teferruatlı olarak izah etmiştik. İran günümüzde de, yayılmacılık ve istihbarat maksadıyla, bir yandan Ülkemizde ve Ortadoğu’da yaşayan radikal grupları kullanmaya çalışırken, diğer yandan Ehl-i Beyt sevgisini yaşatan Alevi vatandaşlarımızı hedefleri arasına almıştır. Şiilik ideolojisini oluşururken Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal eden İran, aynı suiistimali Alevi vatandaşlarımız üzerinde uygulamak istemektedir.

İslamın ana kaynaklarını temelde inkar ettiği halde sözde şeriatçı tavırlar sergileyerek radikal grupları etkilemeye çalışan İran’ın Şii mollaları, bir yandan da Ehl-i Beyt sevgisini suiistimal ederek Alevi vatandaşlarımıza şirin gözükmeye çalışmaktadır. Yayılmacılık faaliyetleri için kendilerine özgürlük alanı açmak maksadıyla, dini özgürlükler kapsamında Sünni ve Alevi yurttaşlarımızın özgürlük alanından yararlanmak istemektedirler.

İran ve Fars yayılmacılığı idealinin ürettiği Şiilik ideolojisi ile Türk Kültürüyle yoğrulmuş Ehl-i Beyt sevgisinin sentezi olan Alevilik arasında hiçbir benzerlik yoktur. Şiiler ne kadar Sünni Müslüman iseler, ancak o kadar Alevidirler.

Şiilik ile alevilik arasındaki farkları açıklamak gerekirse;

Alevilik İslam’ın içinde Türk kültürü ile şekillenmiş bir tasavvuf yoludur; Müslüman Türk ve Anadolu kimliğini yansıtır. Oysa Şiilik, İran Fars yayılmacılık ideolojisinin, İslam’a alternatif olarak kurguladığı bir dindir ve Pers İran kimliğine dayanır.

Alevilerin Ehl-i Beyt’e bağlılığı insan, din ve tabiat ilişkilerini daha somut olarak kavramak içindir. Oysa Şiiler, İslam’ın ana kaynaklarına düşmanlık ederken kendilerine bir dayanak bulmak için ehl-i Beyt’e yapılmış zulümleri suiistimal ederler.

Aleviler, Ehl-i Beyt’e yakın durarak ve onları örnek alarak İnsan-ı Kamil’e ulaşma amacı güderler. Oysa Şiiler, siyasi olarak nüfuz elde etmek için Ehl-i Beyt’i suiistimal ederler.

Alevilik şeriat, tarikat, marifet, hakikat aşamalarını kabul eden bir tasavvuf yoludur. Şiilikte ise tasavvuf tamamıyla reddedilir, İran’da tasavvuf ekolleri yasaktır. Ehl-i küfür olarak suçlanan Aleviler, İran’da dini özgürlüklerini yaşayamadıkları gibi, canları ve malları da tehdit altındadır.

Aleviliğin “eline, beline ve diline sahip olma” şeklinde özetle tarif edilen üstün bir ahlak anlayışı vardır. Oysa Şiilikte, hem halkın kazancına göz dikilmektedir, hem mut’a nikahı adı altında para karşılığı fuhuş yapılmaktadır, hem de yalan ve ikiyüzlülük adeta dinin esası haline getirilmiştir. Hiçbir Alevi vatandaşımız bu aşağılık eylemleri kabul etmez.

Aleviler geçmişini Ahmet Yesevi’lere, Hacı Bektaş-ı Veli’lere, Yunus Emre’lere, Mevlana’lara dayandırır. Şiiliğin temelini ise Yemenli Yahudi dönmesi İbn-i Sebe atmıştır.

Aleviler, Horasan’ın ve Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynamış ve Haçlılar’a karşı koymuşlardır. Şiiler ise, Kabe’yi basıp Hacer-ül Esved’i çalmış (Şii Ebu Tahir, yıl 930) ve Müslümanlara karşı Haçlılarla işbirliği yapmışlardır.

Alevilikte Kur’an’a, sünnete ve Ehl-i Beyt’e bağlılığı ifade eden ikrar, biat ve teslimiyet vardır; dünyadan vazgeçmekle (ölümden önce ölümü bilmekle), hakikata uymakla ve teslimiyetle insanlar ruhi ve kalbi açıdan özgürleşirler. Oysa Şiilikte, ruhban sınıfı oluşturan ve dini kafalarına göre değiştirme hakkına sahip imamlara körü körüne bağlılık vardır ve insanlar menfaatlar ve korkular karşısında köleleştirilirler.
 

90 yıllık Şii Nusayri zulmü

1920′li yıllardan bu yana Suriye’de Müslümanlar çok büyük bir zulüm ve baskı görmektedir. 1963’te Baas Partisi’nin, 1971’de de Nusayri Hafız Esed’in başa gelmesiyle Müslümanlara yapılan zulüm katlanarak artmıştır.

Halkın %75′inin Müslüman, %11′inin Nusayri, %9′unun da Hıristiyan olduğu Suriye toprakları, asırlar süren bir İslami geçmişe ve köklü bir kültüre sahiptir. Bu İslam toprakları pek çok İslam âlimini yetiştirmiştir.

Suriye Hz. Ömer zamanında İslam topraklarına katıldı. Sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Eyyübilerin yönetimi altında kaldı. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.

1920 yılında Fransızların bölgeyi işgal etmesiyle Suriye Müslümanları için zulüm ve şiddet dönemi başladı. Fransız mandası en çok Şii Nusayrilere yaradı. %11 nüfusa sahip Nusayriler ile %9 nüfusa sahip olan Hıristiyanlar, Fransız yönetimi altında imtiyazlı şekilde yaşadılar. Fransız yönetimi ülkede devlet kademelerine özellikle azınlık olan Nusayrileri yerleştirdi.

1946’da Fransızlar Suriye’den çekildiğinde ülkeyi Nusayrilere (yani bugünlerde Irak’ta olduğu gibi Şiilere) emanet ettiler. Devlet kademeleri tamamen Nusayriler tarafından dolduruldu. Seçimlerle başa gelen Sünni Müslüman hükümetler darbelerle indirildi. 1949 yılında başlayan darbeler dönemi 1970 yılında diktatör Hafız Esed’in gerçekleştirdiği darbe ile son buldu. Hafız Esed yönetimi Suriye’yi kısa sürede bir istibdat ülkesi haline getirdi. Tüm Müslümanlara siyasi, sosyal ve dini yasaklar getirildi.

Esed dönemiyle birlikte Nusayriler altın çağlarını yaşarken, Müslümanların büyük baskı ve zulüm gördükleri, Müslüman kadınlara tecavüz edildiği, erkeklerin akıl almaz işkence yöntemlerine maruz bırakıldıkları uluslararası raporlarda geçmektedir.

Hafız Esed’in iktidara gelmesinden sonra Şii Nusayriler, Suriye yönetiminde daha güçlü konuma geldiler. Bu durum ülkedeki Müslümanların tepkisini çekmeye başladı. Nusayri Esed rejiminin baskıcı uygulamaları ve İhvan-ı Müslimin’in (Müslüman Kardeşler Örgütü) gösterdiği tepkiler gerilimi sürekli arttırdı. Nusayri müdahale, Şubat 1982′de Sünnilerin yoğun olarak yaşadığı Hama şehrine, tankların ve savaş uçaklarının eş zamanlı operasyonu ile doruk noktaya ulaştı.
Hama Katliamı

Suriye Devlet Başkanı Esed, Hama şehrinde çok vahşi bir katliam gerçekleştirdi. Hafız Esed’ın kardeşi ve zamanın Genelkurmay Başkanı Rıfat Esed, Şubat 1982′de (İran Devriminden birkaç yıl sonra) bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam edildiler. Katliam sırasında yaklaşık 40 bin Müslüman vahşice katledildi. Şehir adeta bir harabeye döndü. Bu şehrin yok edilmesinin tek nedeni, burada Müslümanların çok güçlü olması idi.

Rejim, Hama’ya yıllar öncesinden komplo hazırlamaya başladı. Diktatör Esed, katliamdan iki yıl önce, adamlarını ve cellâtlarını fitne tohumları ekmeleri ve insanları tahrik etmeleri için şehre gönderdi. Bu kişiler insanların inançlarına saldırmak, erkeklerin onur ve haysiyetlerini çiğnemek, kadınların namuslarını kirletmek için gönderildiler. Amaç toplumu tahrik ederek bir katliamın alt yapısını hazırlamaktı.

Braveheart filmindeki gibi, Hafız Esed’in kardeşi Rıfat Esed, evlenecek genç kızların ilk gecelerini kendisiyle geçirecekleri şeklinde iğrenç bir zulüm başlatacak kadar ileri gitmişti. Gönderilen tahrikçi Nusayri askerleri, küçük yaştaki çocukların bile namuslarını kirletiyorlardı. Güç kullanılarak katledilmesi planlanan Müslüman halkın tahrik edilmesi adına elden gelen yapılıyordu.

Bu sırada ceza kanunları değiştirilerek halkın kendini hukuki yollarla savunmasının önü kesildi. Kenara sıkışan Hama halkında tepkisellik yükselmesiyle, katliam için beklenen zemin oluştu. Şehir önce sıkıyönetime alındı. Rıfat Esed sıkıyönetim komutanlığına getirildi ve geniş yetkilerle donatıldı. Bu yetkilerden birisi, “5.000 kişiye kadar izin almadan öldürme” yetkisiydi.

Sıkıyönetim komutanlığı, Hama’da her gün onlarca insanı öldürmeye başladı. Bazen devlet karşıtlarının bir binada saklandığı duyuluyor; eğer binada isyancıların yeri bulunamazsa, bina içindekilerle birlikte komple yerle bir ediliyordu.

Hama, baskı ve zulüme 1982 yılı Şubat ayında ayaklanmayla karşılık verdi. Bu fırsatı kaçırmayan Esed, Hama’yı önce havadan, sonra da karadan bombaladı. Kara harekâtı sırasında zehirli “prussic asid gazı” kullanıldı. Birçok Müslüman saklandıkları yerlerde zehirlenerek öldüler. Rıfat Esed yaptığı açıklamada 38.000 insanı öldürdüklerini açıkladı.

İran Devrimi başlangıçtan itibaren sakat doğdu. Sözde İslam devrimi olduğunu iddia eden İran Devriminin 3. Yılında (1982), Hafız Esed’in Hama-Humus’ta 40.000 Müslüman’ı katlettiği dönemde, İran, Suriye rejimine ses çıkarmamış, eleştirmemiş ve destek olmuştur.

Bölgesel her çatışmadan ve savaştan nemalanmak isteyen İran’ın Suriye’deki olaylara ses çıkarmamasının sebebi açıktır: Şia’yı İslam’dan farklı bir din olarak algılaması ve Nusayrileri Şiiliğin bir kolu olarak görmesi. İran Devrimi’nden sonra Suriye, Pers İran politikalarının uluslararası camiada en büyük takipçisi olmuştur.

1982 Hama Katliamı, dünyanın çeşitli ülkelerindeki İslami hareketlerin, İran’ın sözde İslamcılığından ümit kesmelerinde bir dönüm noktası olmuştur. Hama Katliamı’ndan yıllar sonra Suriye’de tarih yine tekerrür ediyor. Beşar Esed ve kardeşi Mahir Esed, Suriye’de Müslümanlara karşı kanlı bir askeri müdahale gerçekleştiriyor. Katliam, rahmet ve bereket ayı Ramazan dahil olmak üzere kesintisiz şekilde gerçekleştiriyor.

Beşar Esed gerek Türkiye, gerekse Arap ülkeleri tarafından kınanırken, tıpkı 1982’de olduğu gibi bugün de Şii İran’dan destek buldu. Tarih tekerrür ediyor; İran, Şia oldukları için kendilerine yakın hissettikleri Nusayrilerin katliamlarına destek oluyor.

Hama katliamında da birçok Suriyeli sınırda nöbet tutan Türk askerinin ayaklarına kapanmış, “Nusayri rejimine secde etmedik, sizin ayağınıza yüzümüzü sürüyoruz” demişti. Türkiye o yıllarda sığınmacılara olumlu cevap vererek, Suriyeli Müslümanlar için bugün olduğu gibi mülteci kampları kurmuştu. Bugün de yine aynı şekilde Suriye’den, Nusayri zulmünden kaçan Müslümanlar ülkemize sığınıyorlar.

İran, Suriye rejimiyle ve Irak’taki Şiilerle işbirliği yaparak Türkiye’yi kuşatmaktadır. Türkiye mültecilere kucak açarken, İran, İslam coğrafyasında Şii bir eksen oluşturmak ve kendisine paktlar kurmakla meşguldür.



 
Şiılik

Şiılik nedir Şiılik hakkında bilgi, Şiılik ne demek, Şiılik anlamı, Şiılik açıklaması, Şiılik ne demek açıklayınız

hazret-i Ali ve çocuklarına sevgi, bağlılık iddiasıyla ortaya çıkan, halifeliğin yalnız onlara ait olduğunu söyleyen dini ve siyasi hareketin adı. Kelime manası "taraftarlık" demektir. Şiilik inancında olana "Şii"; Şii topluluğuna ise "Şia" denir. Buna göre Şia "taraftarlar" demektir. İlk önce hazret-i Ali ve çocuklarına sevgi ve bağlılık gösterenlere ve Eshab-ı kiramın hepsini sevenlere Şia-yı Ali denilmişti. Bunlara Şia-yı ula (ilk Şiiler) da denir ki, tamamı Peygamber efendimizin ve Eshabının yolundaydılar. Daha sonra Eshab-ı kiramı sevmeyenler ortaya çıktı. Bunlar Şii adını alınca, Eshab-ı kiramı sevenler, isim benzerliği olmaması için kendilerine "Ehl-i sünnet" dediler.

Şiilerin kendilerine verdikleri isimlerden biri de "Alevi" kelimesidir. Önceleri hazret-i Ali ve soyundan gelenlere ve bunlara bağlılık gösterenlere Alevi denirdi. Sonradan bazı ülke ve bölgelerde Şiiler inançlarını ve fikirlerini yaymak ve kabul ettirmek için kendilerine Alevi demişlerdir. (Bkz. Alevi)

Şiiliğin ortaya çıkışı şöyle olmuştur: İslamiyet, tebliğinden, insanlara anlatılmasından kısa bir müddet sonra süratle yayılmaya başladı. Peygamber efendimizden sonra İslamiyeti yayma şerefi arkadaşlarına yani Eshab-ı kirama nasib oldu. İslamiyet doğuda Irak ve İran'a; kuzeyde Şam'a; batıda Mısır ve Afrika'ya kadar yayıldı. Bu memleketlerde İslamı kabul etmeyenler, İslamiyeti yaymaya çalışan Eshab-ı kirama kin ve düşmanlık beslediler. Bilhassa İslamın yayılmasında büyük gayretleri görülen hazret-i Ebu Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa'd bin Ebi Vakkas, Amr bin As, Muaviye ile Ebu Süfyan'ın diğer oğlu Yezid'i bu işte en büyük suçlu olarak gördüler. İslamiyetin yayılmasını durdurmak için harb ettiler, fakat durduramadılar. Bunun üzerine teröre başvurdular ve hazret-i Ömer'i şehit ettiler. Hazret-i Ömer'i şehit etmekle İslam nurunun söneceğini sandılar. Halbuki Kur'an-ı kerimde İslam dininin muhafaza edileceği Allahü tealanın nurunun sönmeyeceği bildiriliyordu. Hazret-i Osman zamanında İslam orduları İran'ın ötelerine vardı. Bütün hakimiyet ve topraklarını kaybeden Mecusiler ve Yahudiler tecrübeleriyle şuna kesin olarak inandılar ki İslamiyet bozulmadığı, aslı üzere kaldığı müddetçe, harple, Müslümanların halifelerini şehid etmekle, İslamiyetin yayılması durdurulamayacaktır. Son çare olarak Müslüman görünüp, İslamiyeti içerden yıkmayı planladılar. Kendilerine siper olacak birini aradılar. Bu iş için Peygamber efendimizin damadı hazret-i Ali ve çocuklarını sevme ve halifeliğin onların hakkı olduğu davası ile ortaya çıkmayı uygun buldular. Bu planı ilk ortaya atan Yemenli bir Yahudi olan Abdullah ibni Sebe' oldu. Şiiliği kuran ve ilk ortaya çıkaran odur. Mısır'dan Medine'ye gelip Müslüman olduğunu söyledi. "Sen tanrısın." dediği için hazret-i Ali halifeyken, bunu Medayin şehrine sürdü. Abdullah ibni Sebe' orada da boş durmayıp adamlarıyle beraber Eshab-ı kiram düşmanlığını yaymaya devam ettiler. Zamanla yayılan Şiiler çeşitli fırkalara ayrıldılar. Bu fırkaların ilkinden olan "Keysaniyye", Hicretin 60. senesinde, "Muhtariyye" 66. senesinde ve "Hişamiyye" fırkası da 109. senesinde ortaya çıktılarsa da tutunamadılar. Bir müddet sonra yok oldular. Hicretin 112. senesinde "Zeydiyye" fırkası ve daha sonra da öteki fırkalar meydana çıktı.

İmam Zeynelabidin vefat edince, Şiiler, Zeyd bin Zeynelabidin Ali imamdır, dediler. Bunlar Zeyd'e, Ebu Bekr ile Ömer'e düşman ol dedi. O da büyük dedem olan Resulullah'ın sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem, dedi. Bunun üzerine Zeyd'in yanından ayrıldılar. Bunun için, bunlara ayrılanlar, terk edenler manasında "Rafızi" denildi. Fakat onlar kendilerine "İmamiyye" adını verdiler. Zeyd'in yanında kalanlara "Zeydi" denildi.

Günümüzde Şiilerin çoğu "İmamiyye" fırkasına mensupturlar. Bugün bu fırka kendilerine "Ca'feri" diyor. (Bkz. İmamiyye)

Şiilerin diğer bazı meşhur fırkalarının isimleri şöyledir:

Kamiliyye, Benaniyye, Cenahiyye, Mansuriyye, Hattabiyye, Gurabiyye, Zemmiyye, Yunusiyye, Müfevvida, İsmailiyye (Batıniyye).

Bütün Şii fırkaları inanışları bakımından başlıca üç grupta toplanmaktadır:

1. "Hazret-i Ali, Eshabın en üstünüdür." diyenler. Bunlara Tafdiliyye denir. Eshab-ı kiramdan hiç birisine kötü söz söylemediler ve küfürle itham etmediler. Ancak hazret-i Ali'yi Eshabın en üstünü olarak kabul ettiler. Hazret-i Ali, kendisini üç halifeden üstün gören bu kimseleri cezalandırmakla korkuttu.

2. "Eshab-ı kiramdan birkaçından başkası zalim olup, dinden çıktılar!" diyerek kötülüyenlerdir. Bunlara Sebeiyye denilmektedir. Hurufi de denilen bu kimseler Abdullah ibni Sebe'in fikirlerini benimserler. "İbn-i Mülcem, hazret-i Ali'yi öldürmedi. Şeytan Ali'nin şekline girmişti. Şeytanı öldürdü. Ali bulutlar içindedir. Gök gürlemesi onun sesidir. Şimşek kamçısıdır." ve gök gürültüsü işitince; "Ey Emir-el-Mü'minin sana selam olsun." derler. İran'ın Esterabad şehrinde ortaya çıkan Fadlullah isminde birisi, Sebeiyye (Sebe'cilik) yoluna birçok hurafe ve yalan da katarak, Hurufilik ismini verdi. (Bkz. Fadlullah Hurufi)

3. "Hazret-i Ali tanrıdır!" diyenlerdir. Bunlara Gulat-ı Şia denilmektedir. "Hazret-i Ali'ye Allah hulul etmiştir, (haşa) hazret-i Ali tanrıdır." dediler. Onlar, ilahi bir parçanın imamlara girdiğine ve onların bedenine büründüğüne inanırlar. Bazıları ise, bizzat bu yolla reislerinin ilah olduğuna inanırlar. Allahü tealanın insan şeklinde olduğunu kabul ederler. Ruhların bir bedenden bir diğer bedene geçtiğini (tenasüh) kabul edip, kıyameti inkar ederler. Kıyamet, bir ruhun bedenden bedene intikal etmesidir, derler.

Şii fırkalarının bu temel inanışları çerçevesinde ortaya çıkan diğer fikirlerinden bir kısmı ise şöyledir:

Hazret-i Ali'yi imam, devlet reisi yapmadıkları için Eshab-ı kirama ve hakkını aramadığı için de hazret-i Ali'ye kafir oldu, dediler. Bundan başka şu iddialarda da bulunmuşlardır: Allahü teala Kur'an-ı kerimi Ali'ye götürmesi için emir vermişti. Cebrail yanılarak Muhammed aleyhisselama götürdü. İlah insan şeklindedir. Zamanla helak oldu. Yalnız yüzü kaldı. Ruhu Ali'dedir. İmamet, yani devlet reisliği, namaz, oruç, Zekat gibi dinin esaslarındandır. Peygamber efendimiz, hazret-i Ali ve evladından belli kimseleri hayattayken vahiy ile halife tayin etmiştir. İmamlar, Peygamberler gibi masumdur, günahtan korunmuşlardır.

İmamlardan bazısı ölmemiştir. Zamanı gelince tekrar insanlar arasına gelecektir. On ikinci imam Muhammed Mehdi bunlardan biridir. Hazret-i Ali, Eshab-ı kirama düşman olduğu halde onları seviyormuş gibi göründü. Yani takıyye yaptı. Şiiler Allahü tealanın zatı ve sıfatları ile ilgili hususlarda, Mutezili itikadındadırlar. Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabındaki kendi inanışlarına uymayan hadis-i şerifleri kabul etmezler.

Şiilerin fıkıhla ilgili görüşlerinden bazıları da şöyledir: "Eşhedü enne Muhammeden Resulullah"tan sonra "Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah"; "Hayyealelfelah"tan sonra ise, "Hayye ala Hayril amel", derler. Mest üzerine değil, çıplak ayak üzerine mesh ederler. Namazda Kerbela toprağından yapılmış "türbet" veya "mühür" denen bir parça üzerine secde etmenin efdal olduğunu söylerler. Mut'a nikahını (muvakkat, belli bir müddet için olan evliliği) kabul ederler. Miras hususunda da farklı görüşleri vardır.

Buraya kadar Şiiliğin ve fırkalarının görüşleri genel çerçevede ortaya konulmuştur. Bunların Ehl-i sünnete (Sünni itikada) göre değerlendirilmesi şöyledir:

Ehl-i sünnet, Eshab-ı kirama (Peygamber efendimizin mübarek arkadaşlarına) hürmet noktasında hassasiyetle durmuştur. Çünkü Eshab-ı kiramın hepsi Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde medh olunmuştur. Kur'an-ı kerimde mealen; "Allah (celle celalüh) onların hepsinden razıdır. Onlar da Allahü tealadan razıdırlar." buyrulmaktadır. Sahabeyi kiramı kötülemek bu ayet-i kerimeye inanmamak olur. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: "Eshabımı seven beni sevdiği için sever, onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur." ve "Eshabımdan bundan sonra çıkacak hataları, Allahü teala affedecektir. Çünkü onların İslam dinine yaptığı hizmeti kimse yapmamıştır." ve "Eshabımın herbiri gökteki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız Allahü tealanın sevgisine kavuşursunuz."

"Eshabımın ismini işitince, susunuz. Şanlarına yakışmayan sözleri söylemeyiniz." ve "Herkese şefaat edeceğim. Fakat Eshabıma dil uzatanlara, onları kötüleyenlere hiç şefaat etmem."

Şiiler, Ehl-i beyte sevgi ve bağlılık iddiasıyla Eshab-ı kirama kin ve düşmanlık beslemişlerdir. Üstelik Ehl-i beyti ve onlardan olan Oniki İmamı sevdiklerini söyledikleri halde, onların yolundan da gitmemişlerdir. Çünkü Oniki İmamın hepsi Ehl-i sünnetti.

Şiiler, Eshab-ı kiramı kötülemekle, dolaylı olarak İslamiyeti ve Kur'an-ı kerimi kötülemiş oluyorlar. Çünkü Kur'an-ı kerimin toplanmasında herbirinin hizmeti olduğu gibi, İslamiyeti bize ulaştıranlar da onlardır. Bu sebeple, onları kötülemek, Kur'an-ı kerimi ve İslamiyeti kötülemeye götürür.

Şiilerin dediği gibi, halifelik dinin esaslarından yani imanı ilgilendiren bir rükn değildir. Fakat bazı Şii fırkaları bunda taşkınlık yaptığından Ehl-i sünnet alimleri halifeliğe ait bilgileri Akaid (ve kelam) ilmi içine almışlardır. Üstünlükleri hilafet sırasına göredir. Böyle inanmak, Ehl-i sünnet olmanın alameti ve işareti sayılmıştır.

Ehl-i sünnete göre peygamberlerden başkası masum, günahlardan korunmuş değildir. Hiçbir evliya sahabilik derecesine ulaşamaz, nerde kaldı ki peygamberlik derecesine yaklaşabilsin. Halbuki Şiilerde imamlar masum, yani günahtan korunmuşlardır. Onlara vahiy de gelmektedir.

Ehl-i sünnet, hazret-i Ali'nin ve bütün Eshab-ı kiramın birbirini sevdiğini, kabul eder, dolayısıyle hazret-i Ali'nin takiyye yaptığını reddeder.

Şiiler, tarih boyunca Ehl-i beytten bir mübarek zatı kendilerine siper etmişlerdir. Mesela, Ca'fer-i Sadık'ın yolunda olduklarını iddia ederler ve kendilerine "Caferi" ismini verirler. Halbuki, bu mübarek zat Şii inancında olmadığı gibi, tarihi kaynaklarda bildirildiği üzere onların görüş ve fikirlerini reddetmiş, İmam-ı A'zam Ebu Hanife gibi Ehl-i sünnetin reisine hocalık yaparak tasavvufta daha yüksek mertebelere ulaşmasını sağlamıştır. (Bkz. Cafer-i Sadık)

Yine bazı Şii fırkalarının, Allahü tealanın hazret-i Ali'ye hulul ettiğini (girdiğini) ve onun ilah olduğunu söylemeleri, Eshab-ı kiramdan bir kısmını kafirlikle itham etmeleri gibi inançlar İslamiyetten ayrıldıklarını göstermektedir.

Şiilerin ezan, Abdest, namaz, nikah gibi fıkhi konulardaki farklı noktaları adeta itikadi esasları gibi onların ayırıcı özellikleri olmuştur. Bu hususiyetleriyle Müslümanların asırlardan beri doğru ve hak olduğunda söz birliği ettikleri Ehl-i sünnetin ameldeki dört mezhebinden ayrılmışlardır.
 
Şıllık diye okudum Allah günah saplamasın tövb.

cc651871d8787d8ba90a5185eeb9cafc.jpg
 
Geri