Soru: Kader ve irade, neden altı iman esası arasına girmiştir?
Cevap: İnsan, çoğu zaman ülfet ve ünsiyet sebebiyle, Allah’ın (cc) kendisine olan lütufları karşısında “ben yaptım, ben ettim, ben kazandım; bildim, öğrendim, düşünüp buldum...” gibi sözlerle, her şeyi kendi izafî kudret ve kuvvetine, irâde ve kabiliyetlerine verir. İşte böyle durumlarda kader hemen karşısına çıkıp, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’dır” (Sâffât, 37/96); öyleyse haddini bil! Elindeki o minik düğmeyle bütün bu işleri yapman mümkün müdür? Değildir” der ve onu gururdan kurtarıp, hayatında denge ve muvâzeneyi sağlar.
İnsan ruhunda güzellik, meziyet ve semerelere sahip çıkıp, bunlarla övünme, iftihar etme, hattâ daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte böyle bir duyguya karşı, bütün güzellik ve hayırların gerçek sahibinin nefis değil, ancak Allah (cc) olduğunu, buna karşılık, bütün kötülük ve günahların nefisten kaynaklandığını ifade için, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik (buna) şahit olarak Allah yeter.” (Nisâ,4/79) ihtarını çeken kaderdir. Hafızanızın şeridini şöyle geriye doğru sardırıp, geçmişinize bir bakın, bakın da, günahlar içindeyken, kader’in sizi en güzelim arkadaşlar arasına katıp, sohbetlerle kafa ve kalbinizi nasıl tedâvi ettiğini, bunun neticesinde kalbinizde ve dilinizde rahmet tomurcuklarının açtığını ve göksünüze ibâdet ve ahlâk madalyalarının takıldığını görmeye çalışın; sonra da düşünün, seyredin ve diyebilirseniz “ben yaptım” deyin!...
Mes’elenin ikinci bir yönü daha var: İnsan zaman zaman, “madem beni de, yaptıklarımı da yaratan Allah (cc)’dır; madem O dilemedikçe ben dileyemem ve madem ben, adeta kaderin programladığı bir robotum, öyleyse yaptıklarımda ne dahlim var ki, mes’ûl ve günahkâr olayım!” diyerek, ‘Cebrî’lik çukuruna da düşebilir. Böyle bir tehlike karşısında da hemen irade karşısına çıkar ve terazinin karşı kefesine binerek, “Hayır, mükellefsin ve mes’ulsün! Evet, imân ve kullukla mükellef olduğun gibi, yaptığın bütün kötülük ve işlediğin bütün ma’siyetlerden de mes’ulsün; çünkü ben de varım” der ve dengeyi sağlar. Öyleyse, ne kader imân, küfür, mükellefiyet, tevbe ve günahların doğrudan kendisine havale edileceği bir mesnet ve nefsin çirkinliklerini örtecek bir kılıf, ne de irâde, kişinin Allah (cc)’ın kendinde yarattığı meziyet ve güzelliklere sahip çıkıp, firavunane “Ben!” demesi ve bütün acz, za’f ve fakrına rağmen, karşılıksız sağanak sağanak lûtfedilen nimetleri sahiplenmesi için bir vasıta ve sebeptir. Biz, iradenin bütün güzellik ve hayırlara iki elini birden atıp, üzerinde emanet bir gömlek gibi duran faziletlerle gururlanıp çalım satması tehlikesinden ancak kaderle; buna karşılık, nefsin mes’uliyet ve mükellefiyetlerden kurtulmaya kalkışması tehlikesinden de ancak irâdeyle halâs olabiliriz ki, irade ve takdirin bahis mevzûu edildiği yerde ‘sırat-ı mustakîm’ işte budur.
İnsanın iyilik ve güzelliklere karşı gayet kısa, günah ve tahribata karşı ise oldukça uzun iki eli vardır. Bu ellerden birine tevbe ve istiğfar verilip, nefsin şerre ve günahlara meyli kesilmeli, tecavüzleri kırılmalı ve bütünüyle Cehennem’e giden yollar kapatılmalı; diğer eline ise duâ, Hakk’a teveccüh ve tevekkül verilip, hayır istikametinde şahlandırılmalı; güzelliklere karşı güç, kuvvet ve şevki artırılıp, Cennet yolunda coşturulmalıdır.