İkna, Propaganda ve Beyin Yıkama

🕒 Konu sahibi 23 saat önce aktifti
İkna, Propaganda ve Beyin Yıkama


Beyin yıkama, çıkarcı bir takım gruplar veya kişi tarafından “ kendi isteklerinin başkalarına sistematik bir şekilde” ikna etmeyi başarıp, kendi çıkarlarını gerçekleştirmesi işlemidir. İnsanların düşünce kontrolleri insana bir makine gibi bakış tazından ileri gelir. Vücut makine ise düşünceleri ise yazılımdır. Bu yazılımı değiştirmek adına psikolojik, sosyolojik, kimyasal, biyolojik her türlü yöntem kullanılabilir.

Dolayısıyla yapılan algı operasyonları, propagandalar dahil dahil birer beyin yıkama faaliyetidir. Bu konudaki en büyük silahlardan biri ise bu konuda medyanın kullanılabilmesidir.

Tutum ve algı değişiklikleri yaratmak, insanların tutum ve algı değişimlerini öncen fark etmek, kişileri veya kitleleri ikna edebilmek özellikle içine girdiğimiz son iki yüzyıl içerisinde daha da önem kazanmış ve bu konuda pek çok araştırma yapılmıştır.

İkna edici iletişimin en ürkütücü örneklerini 1930’larla ve 1940’lı yılların başında Nazi Almanya ‘sında görebiliriz. Devasa mitinglerde Adolf Hitler kalabalıklara hitap ediyor, kitleleri tek bir hareketi ile harekete geçirebiliyordu. Hitler, kitlelere verilecek bir mesajın içeriğinin basit olmasını, herkes tarafından rahatça anlaşılabilir olmasını düşünüyordu. Tabii ki bu konuda en büyük yardımcısı Propaganda Bakanı Dr. Paul Joseph Goebbels idi.

Dr Goebbels, en iyi propaganda yolunun yalanda olsa aynı söylevleri sürekli tekrarlamaktan, kendisine bir hedef bulup devamlı suçlamaktan, asla üzerine suç almamaktan geçtiğine inanıyordu. Bu sayede toplumun bilinçli azınlık kesimini değil ama beyin tembeli olan çoğunluğun harekete geçirilebileceğini ve bir davaya ikna edilebileceğini savunuyordu. Zira bilinçsiz kalabalıkları manipüle etmek daha kolaydı. Özellikle kullanılan sloganlar, Nazi propagandasının önemli bir unsuruydu.

Daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalar, insan davranışlarının ve güdülerinin insanların biyolojik ve zihinsel gereksinmelerinden, öğrenme süreçlerinden, inanç değerlerinden, kişinin bulunduğu sosyal sınıf ve statülerden etkilendiğini ortaya koydu. Bu durum algısal süreçlerin önemine vurgu yapmaktadır. İnsanları bir yönde hareket etmesini sağlama için yapılması gereken ilk şey, amaçlanan yönün bir alternatifinin olması ve bu alternatifin algılanabilmesini sağlamaktır.

Örneğin, belli bir duruma yönelecek olan kişi, o durum hakkında iletilen bilgileri algılamış olmalıdır. Bu yönüyle algılama tutum oluşturmayı amaçlamaktadır. Algılama, dış dünyaya ait bilgi ve verileri soyut ve somut olarak idrak edebilmektir. Tabii ki yine dış dünya denilince; görsel, duyusal, tatsal, dokunsal hareketsel ve duygusal temsil sistemleri ve bunları anlamlandırabilme yetileri önem kazanmaktadır.

Algılama ikna edici süreci idare etmektedir. İkna edici sürecin ise üç temel değişkeni vardır.

İletişimci Kaynak kim?
İletilen mesaj ne?
Dinleyici, algılayıcı kim?

Yukarıdaki öğelere göre, kaynağın saygınlığı, kendinden emin görünmesi, kişinin kaynakla özdeşliği, kaynağın statü ve unvanı propaganda ve ikna için önem kazanmaktadır. Yine iletilen mesajın kişilerin inanç değerleri ile uyuşması, kişiler tarafından algılanabilecek kadar açık olması önemlidir. Dinleyici kitlelerin bilinçli, zeki ve sorgulayıcı olmaları verilen mesajın ikna kabiliyetinde bir başka unsurdur. Şayet kişiler sorgulamaya ihtiyaç duymayan ve beyin tembeli kişiler ise, iletilecek mesaj direkt ve açık olarak anlatılmalı, eğer sorgulayan aydın kişiler ise, dolaylı anlatım yoluyla ayrıntıya fazla girmeden mesaj verilmelidir.

Mesajların sık sık tekrarlanması özellikle de ikna edilecek sözcüğün ya da konunun tekrarlanması kişilerin ikna edilebilirliğini kolaylaştırmaktadır. Yine bununla beraber korku uyandıran mesajlarda iknayı güçlendirmektedirler. Kişilerin başlarına kötü şeylerin gelebileceği, kaybedebilecekleri durum ve statüler gibi konular ile kişiler korkutularak ikna edilebilmektedir.

Korku çok düşük bir dozajda olduğunda korku dinleyiciler tarafından kaile alınmayabilir. Korku durumu arttıkça kişilerin mesaja olan dikkati artmaktadır. Fakat artan korku çok aşırı bir duruma geldiğinde ise, kişiler vurdumduymazlaşabilmekte ve yine mesajın etkisini düşürebilmektedir.

İnsanları belli bir konuya razı etmek, belli bir ürünü satın almaya ikna etmek aslında ekonominin de önemli bir köşe taşıdır. Bu konuda en çok kullanılan taktiklerden biri ‘’yaranma’’ ‘dır. Kişi başkalarını etkilemeye çalışırken, onlarla aynı şekilde düşündüğü, onlarla hemfikir olduğunu söyler. Bu sayede karşısındaki kişi ile bir bağ kurar. Yine aynı şekilde karşısındaki insana iltifatlar eder, karşısındaki insanın ondan hoşlanmasını sağlar. Bu sayede kendisini rahat hisseden biri kolayca ikna edilebilecektir. Bir diğer taktik ise, ‘borçlandırma’’’dır. Biri size nasıl davranıyorsanız sizinde ona öyle davranmanız gerekliliğine dayanır. Örneğin bir konuda size yardımcı olan birine siz de yardımcı olmaya çalışırsınız.

İnsanların davranış, inanç ve tutumları uyum içerisinde olmalıdır. Aksi takdirde kişiler içsel bir çatışma yaşarlar. Bu duruma biz vicdan muhasebesi de diyebiliriz. Gündelik hayat içerisinde algıladığımız bilgiler, inanç ve tutumlarımız ile uyuşmayabilmekte ve farklı davranış durumları gösterebilmekteyiz. Bu durum kendilik durumumuzu bastırmak, yapmak istediklerimizi bilinçaltımıza atmamız manasını taşımaktadır. Bu durum ise kişileri stresse sokabilmekte ve çeşitli ruhsal problemlerin yaşanmasına sebep olabilmektedir…

Ruhsal bir işkence de sayılabilecek olan beyin yıkama için “beklenti, kuşku, endişe” olmazsa olmaz olarak kullanılmaktadır.

Hedef olan kişi veya kitleye bilinçaltı ya da fark etmeden tekrarlanan şiddetli sinyaller ve “uyarılar” gönderilir. “Muhatap tek yönlü ve aşırı bir yükleme yapılarak” uyarılır.

Örneğin, “aynı konuşmaların, seslerin tekrar tekrar yayınlanması” ve ardından bu konuşmaların başka programlara, hedefin karşılaşabileceği gündelik alanlara yayılması ve konu olması, tartışılması ve tekrar haber yapılması , ardından bu konuşmaların günlerce gazete ve dergilerde yayımlatılarak insanların bu konuda düşünmesine ve analiz yapmasına fırsat verilmeden, bilgi bombardımanıyla söylenenlerin doğru olduğunun zorla kabul ettirilmesidir. Kişi en az 21 gün bu bombardıma tutulur. Subliminal ya da doğrudan ses ve mesajlarla tekrarlara maruz kalır. Kısaca kişinin ayırt edip bir doğru dürüst sağlıklı bir yargı veremeden bombardımana tutulması ve algıda bir yöne götürülüp inandırılması beyin yıkamanın gelişim yöntemlerinden biridir.

Bu durum kişiyi en az 21 gün devamlı ışık altında ya da karanlıkta bekletme şeklinde de olabilir. Böylelikle kişinin savunmaları kırılır.

Sonrasında ise, verilmiş olan “sinyal ya da mesajın” ardından gelmesi gereken “uyanma” arasındaki süre uzatılarak kitlede büyük bir “beklenti, kuşku ve endişe” yaratılır. Örneğin, sizin bu işi yapmazsanız öldürüleceğiniz söyleminin ardından uzunca bekleyiş sizde kuşku ve endişe yaratacaktır.

Bekleyiş süresinin ardından ise, verilen sinyal veya mesaj doğrultusunda bir “uyarı” bekleyen kitle ya da kişiye “ters yönde bir uyarı ya da mesaj ” gönderilerek, kişi ya da kitlenin dengesi ve kendisine olan inancı ile güveni bozulur, düşünme ve karar sistemi alt üst edilir. Örneğin milliyetçi biri ise, kim terörist, kim vatansever ayırt edemez olur. Zihinsel bir karmaşa yaşanır.

Beyin yıkama adına LSD gibi uyuşturucu maddeler de kullanılabilir. Kişi narkotik maddeler ile “zombi” haline dönerken karar verme ve yargı yeteneğini kaybeder.



Cevapla
alkanaga 17:33 28.10.15
Güdülenmeye Karşı Bağışıklık Kazanmak
Kitle psikolojisi ya da sürü psikolojisi günümüzün en güncel konularından biridir. Kitleleri harekete geçirmek, yönlendirmek ve kitleleri etkileyebilmek gerçek bir psikolojik başarıdır.

Tarihe baktığımızda; kalabalıkların dehşet verici eylemlerinin nasıl bir ürkütücü güç olduğunu, nasıl güdelendiğini ve ne gibi tarihsel sonuçlar doğurduğunu görebiliriz.

Hippolyte Taine’ın 1878 yılında yazdığı ‘’The Revelotion’’, kalabalıkların sahip olduğu ürpertici gücün büyüklüğünü anlatan sayfalarla doludur. Örneğin kalabalıkların nasıl çevrelerini talan ettiklerini, karşılarına çıkan kişileri nasıl parçaladıklarını, sıradan insanların bir isyan karşısında nasıl dehşete kapıldığını anlatmıştır.

Kalabalıkları bir arada tutan nedenler, şans eseri olan bir güç, ortak bir duygu, menfaat ya da düşünce, kanunlar ile ilgi zorunluluklar olabilir. Her ne sebeple olursa olsun, sıradan kişiler bir kitle haline dönüştüklerinde, kolayca galeyana gelebilmekte, diğerlerine ayak uydurmaya, diğerlerinin arkasına saklanarak sorumluluktan kaçınmaya mehilli bir hale gelebilmektedirler. Kalabalıkları oluşturan bireylerin karakterleri, yaşam biçimleri, tahsilleri ve meslekleri ne olursa olsun, bir kalabalığa girdiklerinde ortak kolektif bir zihin tarafından kullanılmaya başlanmaktadırlar. Bu durum kişileri daha da ilkelleştirebilmekte, hipnotik bir hal içerisine sokabilmektedir.

Bu hipnotik durum aynı bir virüs gibi tüm kalabalığa yayılabilir. Biliyoruz ki virüslere karşı kişi eğer aşı olmuşsa bağışıklık kazanabilir. McGuire ve arkadaşları tarafından yapılan deneylerde, kişileri güdülemeye karşı ilk etapta koruyanın, kişilerin daha önceki bilgilerinin ve tecrübelerinin olduğu görülmüştür. Kişiler daha önceki bilgi ve tecrübelerinde güdülemenin tersi yönde bir duruma sahip iseler, güdülemeye direnç gösterebilmektedir.

Bir başka direnç geliştirme yöntemi bireyin sahip olduğu tutumun çeşitli görüş ve savlarla desteklenmesidir. Kişiler bir görüşte yalnız kaldıklarında daha kolay yönlendirilebilmektedir. Bu durum Solomon Asch ‘ın ‘’uyma’’ deneyleri (1953) ile kanıtlanmıştır.

Güdülenmeye karşı kişiler savunma mekanizmalarını geliştirmeye yönelik alıştırmalarda yapabilirler. Kişiler kendi düşünce ve savlarını başkaları ile tartışabilir ve savunabilirler. Bu sayede kişiler görüşlerini açıklamak ve savunma yapmak adına pratik yapmış olacaklardır. Bu durum ise güdülenmeye karşı direnç kazanmalarına sebep olur.

Tüm insanlık tarihine baktığımızda özgürce düşünmek, özgürce değerlendirmek ve özgürce fikir beyan edebilmek çok büyük bir ayrıcalıktır. Kalabalıklar içerisinde kişiler kendiliklerini silmekte ve çok başka bir insan olabilmektedir. Unutmamak gerekli ki, kendimizi bildiğimiz ve kendimiz olabildiğimiz miktarda kendi hayatımızı yaşıyoruz
 
Geri