Hurafeler ve İslam'ın Hurafelere Bakışı

Konu sahibi son olarak 2621 gün önce görüldü
Hurafeler ve İslam'ın Hurafelere Bakışı

Doç.Dr.H.Mehmet SOYSALDI

Hurafelerin Ortaya Çıkması

Dinler tarihi incelendiğinde görülüyor ki, insanlar ilâhî dini tebliğ eden peygamberlerden zaman bakımından uzaklaştıkça eski dinlerden kalma bazı inanç, âyin ve âdetleri yeniden canlandırmışlardır.

Böylece peygamberlerin tebliğ edip açıkladığı Tevhid (Tek Allah) inancından uzaklaşarak, eski batıl inançlarına yeniden dönmüşlerdir.

Her yeni gelen peygamber, insanları bu yanlış inançlarından uzaklaştırmak için büyük mücadele vermiştir. Fakat batıl inançlarından kopamayan, ilâhî gerçekleri idrak edemeyen bazı kavimler, peygamberlere karşı direnerek, bu yolda çok kan akıtmışlardır.

Çünkü insanoğlu en çok inanç ve vicdanî konular üzerinde hassasiyet göstermektedir. İnsan; inancının yanlış, gittiği yolun tehlikeli olduğunu görse bile, çoğu zaman alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmez.

Eğer bir de bazı menfaatlerinin yok olacağı endişesine kapılırsa daha da hassaslaşır. Aklı ve gönlü iyice yatmadıkça kanaatini değiştirmez. Birtakım ihtiraslar onu, daha da tutucu hale getirir ve sertleştirir.

İşte bu nitelikteki insanlar, peygamberlerin tebliğ ettiği ilâhî dinlere, daima karşı çıkmışlardır. Böylece ilâhî dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca sürüp gelmiştir. Peygamberlerin izinden giden gerçek din âlimleri yanlış inanç ve hurafelerle mücadeleye devam etmişlerdir.

Ancak her devirde ve her toplumda, yanlışa ve batıla sapanlar daima olagelmiştir. Zira bir dinin esas ilkeleri, âyinleri başka bir din içerisine hemen aynıyle geçmese de, “hurafeleri” bir din ehlinden başka bir din ehline, bir hastalık gibi sirayet edebilmektedir.

Çünkü insan toplulukları her yerde, bazı kültür ve eğitim farklılıklarına rağmen insan olma nitelikleri bakımından birbirinin aynıdır. Bu itibarla diğer din toplulukları içerisinde olduğu gibi, müslüman toplumlar arasında da hurafelere inananlar mevcuttur.

Özellikle çeşitli kavim ve milletlerden insanlar İslam dinine girdikten sonra bu batıl inançlar daha da çoğalmıştır. Her kavim beraberinde “cahiliye” âdetlerinden bir şeyler getirmiştir.

Müslümanlar arasında görülen, fakat İslam'ın esas prensipleriyle bağdaşmayan bazı yanlış ve acaib âdetler, Müslümanlara eski Mısır, Bâbil, Hint, Acem, Fenike, Roma ve Helenler gibi ilkçağ kavimlerinden intikal etmiştir. Bazı batıl inanışlar da Yahudi, Hıristiyan ve Şamanlardan geçmiştir.

Bugün müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği yerler, eski çağlarda hurafelerin çokluğu ile şöhret bulmuştu. Hint, İran, Mısır, Keldanistan, Filistin, Arap yarımadası kısaca Küçük Asya, vaktiyle çeşit çeşit kâhinler yetiştirmiş, acaib ve garip inançlara sahne olmuştu.

Bu hususta M.Şemsettin Günaltay, “Hurafattan Hakikata” adlı eserinde şunları yazmaktadır:

“Yıldızların vaziyet ve hareketlerinden hükümler çıkarma âdeti, insanlığa Keldânîlerin armağanıdır.

Önceleri bir tapınma hissi ile başlayan efsane devri zamanla daha çok yoğunluk kazanmıştır. Halkın başına birer bela olan kâhinler, câhil kitleyi istedikleri gibi kullanmak, zâlim hükümdarları, kendi emirlerine boyun eğdirebilmek için, batıl inançların artmasını bütün şeytanlıklarıyla devam ettirip nüfuzlarını yükseltmişlerdir...”

Kahinlerin nüfuzu o dereceyi bulmuştu ki, savaş ve barış gibi büyük işlerden, yeme, içme, tıraş olma ve yıkanma gibi basit işlere kadar her şeyi kâhinlerin uygun görmesiyle yerine getiriliyordu. Kahinlerin dedikleri halk tarafından büyük bir hürmet, derin bir inanç ile karşılandığından kısa bir süre sonra gelenek hükmünü alıyordu.

Keldânîler ortadan kalkalı asırlar geçtiği halde sihirbazların, kâhinlerin ortaya attığı hurafeler, halen insanlığın önemli bir kısmında etkisini göstermektedir.

Mesela, türbelerde kandil yakmak âdeti Fenikelilerden intikal etmiş bir adettir. Aslında Fenikeliler (Sur) şehrinin hamisi, servet, ticaret ve denizciliğin ilâhı olan (Melkâres)'in heykeli önünde sürekli kandil yakarlardı.

“Sihir ve reml, bakla dökmek, fala bakmak...” gibi hurafeler de Müslümanlara Mısır ve Âsurlulardan geçmiştir.

Müslümanlar arasına Süryânîlerden de bir çok batıl âdetin girdiği bir gerçektir. Süryaniler, güvercinlere kutsal hayvan nazarıyla bakarlardı. Bu inanç aynen Müslümanlara da geçmiştir. Süryanilerin Ruhanileri, ibadet esnasında, kan ter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi.

Mahud “Kaf” dağı hurafesi de İran efsanelerinden geçmiştir. Eski İranlılar (Kaf) isminde kutsal bir dağ ile onun üzerinde “Anka” adında bir kuşun varlığına inanırlardı. Bu kuşa ait efsaneler Osmanlı Edebiyatına bile girmiştir.

İran kahramanı meşhur Rüstem ile Simer arasındaki maceralar, İran Edebiyatının en parlak hayallerinin süslü şekillerle yapılan levhalarına kaynak teşkil etmiştir.

Ayrıca öteden beriden mana çıkarmak, bazı nesnelerde uğur ve uğursuzluk olduğuna inanma âdeti de Romalılarla putperest Arapların miraslarındandır. Romalılar kuşların uçuşundan, ötüşünden birtakım hükümler çıkarırlardı. Bu âdet aynıyla Araplarda da görülmektedir.

Bugün uğursuz saydığımız baykuş, Romalılar tarafından aynı şekilde kabul olunurdu. Bir Romalı, baykuşun ötmesini bir felaket başlangıcı olarak telakkî ederdi. Keldânîlerin kâhinlerine karşılık eski Arapların da Arrafları (falcıları) bulunurdu.

Eski Yunanlıların yarı tanrıları, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasından sonra adlarını değiştirerek (Ay'a) namını almıştır. Bu geleneğin yerleşmesi zamanla türbeperestlik şeklinde, İslamiyete sokulmuştur.

İslam'dan önceki ilâhî din olan Hıristiyanlık içerisine de bir sürü batıl inanış sokulmuştur.

Mesela, Hıristiyanların kutladığı “paskalya” bayramları bunlardan biridir. Bu bayram, kaynağı itibariyle, eski insanların tabiata taptıkları çağdaki cihanşümul yaz bayramının devamından ibarettir. M.Ö. 3000 yıllarındaki göçebe Yahudi kavmi bu bayrama “Pesah” adını verirdi. Tanrının merhametini celb için davarlarının ilk dölünden kurban keserlerdi.

Yahudiler Filistin'e yerleşip ziraat hayatına geçtikten sonra bu kurban törenine hamursuz ekmekde karışmış oldu. Daha sonraları bu tören Yahudilerin Mısır'dan çıktıklarının şükranı olarak dini bir bayram sıfatını kazandı. Halbuki menşeinde bu tören (kışın ölüp, ilkbaharda dirilen) “Neşvünema” tanrısı şerefine yapılan müşrik bayramı idi.

Hıristiyanlar bu Paganizm (putperestlik) devrinin bayramını “kitaba uydurup” İsa'nın ölüp dirildiği şerefine yapılan muhteşem dinî bayram olarak kabul ettiler.
Çağdaş kültürün en büyük seviyesine erişen batılı milletlerin halk topluluklarında da eski çağlardaki müşrik inanışlarının kalıntılarını görmekteyiz. Aslında bugünkü milletlerin hiçbiri hurafelerden tam anlamıyla arınamamışlardır.

İnandıkları dinin kuralları içerisine daha önceki dinlerden mutlaka birtakım inanışlar, âdetler girmiştir. Çünkü hurafe inanışları bir bulaşıcı hastalık gibi bir din ehlinden başka bir din ehline geçebilmekte ve girdiği yerde de izler bırakmaktadır. Mesela eski şamanist kavimlerin -ağaç kültü- (bazı ağaçları kutsal sayma âdeti) Hıristiyanlara geçerek “Noel Ağacı” olmuştur.

Üzülerek görüyoruz ki bu âdet yılbaşlarında Hıristiyanlardakine benzer şekilde, şimdi de bizim bazı müslüman “evlerine” ve “vitrinlerine” girmiştir. Oysa Hıristiyanlar bu ağaç “Kültü”'nü Hz.İsa'nın doğumu hakkındaki bir efsaneye dayandırarak kitaplarına uydurmuş ve ona dini bir hüviyet kazandırmışlardır.

İslam Dini eski “cahiliye” inanç ve âdetlerini bırakmayı kesinlikle emir buyurmasına rağmen, birçok âdet hala varlığını devam ettirmektedir. Hala, “kutlu” sayılan bazı mahallerdeki ağaçlara, vb. şu, bu niyetle “medet umarak” bez bağlayan, mum yakan, para atan, tuz serpen, bahçesinde, eşiğinde kurban kesen zavallı müslümanlar az değildir!...

Kızının nasibini açtırmak, gelinine büyü yaptırmak, bilmem neredeki “yeraltı hazinelerini” öğrenebilmek için “falcılara”, “üfürükçülere”, “muskacı ve büyücülere” koşuşturanlar, belki tahmin edilenden çok daha fazladır.

Yazıktır ki, bunların sonucu olarak meydana gelen huzursuzluklar, avuç dolusu harcanan paralar, inanılmayacak ölçüde verilen hediyeler sihir-büyü neticesi bunalıma düşen gencecik insanlar ve acı felaketler. Bu tür işlerden para kazanan hoca kisveli sahtekarlar ve onlara çanak tutan sinsi simsarlar.

Kanaatimizce bütün bunlar, yüce İslam Dinini iyi bilmemenin, onun gönül doyurucu, ruh okşayıcı aklî ilkelerinden uzak kalmanın belirtileridir. Bilgisizliğin manevî sahadaki yıkımıdır. Bu türlü batıl inançlar Yüce Dinimizin prensipleriyle kesinlikle uyuşmaz, İslam dini bu tür söz ve davranışları yasaklamıştır.

 
Çaput Bağlamak


Çaput bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya milletlerinin eski dinleri olan Şamanizm'e mahsus önemli unsurlardan biridir. Şamanist Türklerin inanışlarına göre her dağın, her kutlu pınarın, göl ve ırmakların, kutlu ağaç ve kayaların “İZİ” sahipleri vardır.
Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları “İZİ”ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan “YER-SU” ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu “YER-SU” denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu “İZİ” ler kişiden kurban isterler, kurban sunmayanlara da zarar verirlerdi. Ancak bu ruhlar çok kanaatkar oldukları için bunlara, bir bez parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası bile onları tatmin etmek için yeterliydi.
İşte Türkler, Müslüman olduktan sonra da bu adetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslam'da yoktur.
Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı mahaller, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef birçok kadın, bu yerlere gidip dua ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır. Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir. Anadolu’da ağaçlara bez, paçavra bağlamakla dileğinin yerine geleceğine inanılan pek çok yer vardır.
İslam âlimleri böyle adetlerle asırlarca mücadele etmişlerdir. Bir çok batıl inancın kalkmasını sağlamışlarsa da, tamamen yok edilememiştir. Hala birçok yöremizde türbe pencerelerine, bazı ağaçlara çaput bağlandığı, duvarlarına taş yapıştırıldığı veya cami havuzlarına ve pınarlara para atıldığı bir gerçektir.
 
Mum Yakmak
Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma adeti, eski cahiliyet çağından kalma adetlerden biridir. Arkeologların çoğu, bu adetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani “Ateşe tapınmaktan” kalma bir adet olduğu söylenilmektedir.
Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil, başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı.
“Türbelerde kandil (mum) yakma adeti Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin hamisi ve ilâhı kabul ettikleri Melkares'in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı.”
Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar'ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu adetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı adet, daha sonraları Hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup, mum yakma şeklinde dini ayinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu adet, ilk Hıristiyanların karanlık mağara ve katakomplarda gizlice ibadet ettikleri zaman yaptıkları mum ve meşalelerin hatırası imiş...
İslam'da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslüman Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir. Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslam'a göre insan, ancak Allah'a iltica eder ve O'na sığınır; O'nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir. Ayrıca halkımız arasında yaygın olan bir yanlış inanç da cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş...
Böyle inançlar batıl itikatlardandır. İslam esasları ile alakası yoktur. Ama maalesef bazı kimseler bunlara inandırılmıştır. İslam'da türbe bahçesine, kabristana ağaç ve çiçek dikilir, fakat mum yakılmaz.
 
Kurşun Dökmek

Halkımız arasında “göz değmesi, göze gelme” diye adlandırılan bir “nazar” inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır.
Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır. Bazı yörelerimizde de “tuz çatılmakta”, “un yakılmakta”, “üzerlik otu” yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir. En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:

Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;
“Kem göz çatlasın
Nazar değen patlasın” diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,
“Üzerliksin havasın
Her dertlere devasın
Ak göz, kara göz,
Mavi göz, elâ göz
Hangisi nazar etmişse
Onların nazarını boz” denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:
“Elemtere fiş
Kem gözlere şiş
Üzerlik çatlasın
Nazar eden patlasın”
Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslam’da fayda ve zarar Allah'ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya itikad etmeyi men etmişlerdir.
Allah Elçisi şöyle buyurmuştur:
“Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, Şirk (Allah'a ortak koş-mak)tır.”
Ancak bir hususu açıklamakta yarar görüyorum. Çünkü halkımız “nazar var mıdır? varsa İslam'ın nazara bakış açısı nedir?” diye sormaktadır.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:
“Nazar haktır (gerçektir).”
“Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.” Öyleyse “İsabet-i ayn” denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslam'a göre nazardan korunma çaresi nedir?
Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de;
“...İnkar edenler Kur'an'ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi” buyrulmaktadır.
Elmalılı M.Hamdi Yazır “Hak Dini Kur'an Dili” adlı kitabında bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylemektedir: “Kafirler, Kur'an'ın yüksekliğini öyle hissetmişlerdi ki kıskançlıklarından az daha nazar değdirecekler, aç ve kem gözlerin kötülükleriyle ellerinden gelse seni yok edeceklerdi. Demek ki öfkenin bedende bir hükmü ve tesiri olduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre, iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyetize eder; kimi tutkun olur, kimi de aldığı etkiyle kıskançlığından bir öfkeye düşer, türlü türlü suikastlara, tuzaklara kalkışır ki maddî veya manevî bunun hangisi olursa olsun hedefine ulaştığında göz isabet etmesi, göz değmesi veya nazar denilen şey olur... Nasıllığı ne şekilde olursa olsun göz değmesi vardır. Allah korusun göze batmak tehlikeli bir şeydir. Allah koruyacağı kulları için göz değmesine karşı bir siper yapar.”
İslam âlimleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir.
“Büyük velilerden Hasan Basrî Hazretleri, nazara karşı Kalem suresinin 51 ve 52. ayetlerini okur ve nazardan etkilenen kimseye de okunmasını tavsiye ederdi.”
Bu ayetlerle ilgili olarak “Esrar-ı Muhammediye” adlı eserde şöyle denilmiştir:
“Bu ayet-i kerime nazarın def'i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o ayetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o ayetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir.”
Hz.Aişe'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz.Peygamber (s.a.v) “Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır.” buyurmuştur.
Rasulullah (s.a.v)'in nazar değmesine karşı, “Ayetü'l-Kürsi* ile İhlas ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) surelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği nakledilmiştir.
İnsan hoşuna giden birşeye bakarken nazarı değmemesi için “Maşallah, Lâ Kuvvete İllâ Billah” demelidir. Hz.Peygamber (s.a.v) bu şekilde söylerdi.
Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri adetlerindendir. (Yani bâtıl adetlerdendir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de câiz değildir.
Hastalanan kimselere Cenab-ı Hak'tan şifa umarak, Kur'an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak câizdir. Ancak halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gâibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak... gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfrükçülük yapmak dinen câiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur.
 
Geri