Her gecenin bir sabahı vardır.
Hile hurda, oyun içinde oyun, üçkâğıtçılık aldı başını gidiyor…
-Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alanlar.
-Türk olmadığını ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesini Türkiye’den silenler.
-Milli Andımızı okullardan kaldıran Arap Milliyetçileri olanlar.
-Türkmenleri katleden Barzani eşkıyasını “Onur Konuğu” yapanlar.
-Büyük Kürdistan projesine destek verenler.
-11 ayda 482 şehit vermemize sebep olanlar.
-Öcalan ile müzakere yapanlar, akilleri yaratanlar.
Cemaat denen FETÖ nü, devletin içine bizzat yerleştirip, 11 yıl 11 ay boyunca her gün koyun-koyuna yatanlar.
Çıkar kavgası başlayınca da:“Ne istediler de vermedim” diyenler.
Türk Ordusunun Komutanlarına kumpas kurup zindana kapatanlar.
PKK Narko-Terör Örgütü ile anlaşıp, Türkiye’yi bomba ve silah deposu haline getirenler.
ABD’si, AB’si, ağası, beyi, şeyhi, şıhı, imamı, bölücüsü, liboşu
Şeriatçının, liboşun vatanı, ulusal bayrağı, ulusal marşı olur mu? Ümmetçinin ulusu, ulus devleti olur mu?
AKP’nin esas hedefi rejim değişikliği… Cumhuriyetin ve Atatürk’ün köküne kibrit suyu dökmek… laik düzene son vermek…
Ve Türkiye’yi Ortaçağ karanlığına gömmek…
Hedef 2023…
Cumhuriyetin kuruluşunun yüzüncü yıl dönümünde, mollalar, Federe İslam Cumhuriyetini ilan etmek istiyorlar… Son durak orası…
Çankaya Köşkü bu nedenle boşaltıldı… Amaç, Cumhuriyeti anımsatan ne varsa ortadan kaldırmak…
Gün cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, Türk adını ve milleti ile birlikte özgürlükleri, vatanı kurtarma günüdür…
Bir zamanlar, Alman mahkemesinin “ASRIN YOLSUZLUĞU” olarak nitelendirdiği “DENİZ FENERİ” davasının Türkiyeli sanıkları serbest bırakılmış, davanın savcıları içeri atılmıştı…
Reza Zarrab’ın ABD’de verdiği ifadelerden soygunun, pisliğin boyutları ortaya çıkmaya başladı… Cumhuriyet savcılarımız uyumuş, uyutulmuş susturulmuş.
Cemaat denen FETÖ nü,PYD yi devletin içine bizzat Erdoğan yerleştirdi. 11 yıl 11 ay boyunca her gün koyun-koyuna oldular. Türk Ordusunun Komutanlarına kumpas kurup zindana kapatmaktan, PKK Narko-Terör Örgütü ile anlaşıp, Türkiye’yi bomba ve silah deposu haline getirmeye kadar her işi birlikte yaptılar.
17/25 Aralık 2013 tarihinde Erdoğan ve Cemaat kavgaya başlayınca, Erdoğan devletin tüm gücüyle cemaate saldırmaya başladı. İnlerine gireceğiz dedi. Katiller-haşhaşinler-casuslar-vatan hainleri dedi.
Davalar açıldı, Cemaate selam verenler bile hapse atıldı.
Erdoğan,cemaate “Ne istediler de vermedim” deyip suç ortaklığını itiraf etti.
Yüzde 50 oy alarak Başbakanlığa seçilen Davutoğlu’nun RTE tarafından bir gecede azlettirildi.
21. Yüzyılda herkes uygarlığa koşarken, Meclis Başkanı Ortaçağ karanlığına sapıp, laikliği yürürlükten kaldırmak istedi.
Her türlü yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk din perdesinin arkasına sığınarak gerçekleştirildi.
Sepetlenen Başbakan Serok Ahmet, son grup toplantısında şunları söyledi;
“Haramların, yalanların olduğu bir yol sırat-ı müstakim (Doğru yol, doğruların dürüstlerin yolu) olmaz. Allah bizi sırat-ı müstakimden ayırmasın…”
Davutoğlu’nun sepetlenmesinin esas sebebi bu sözleri olmuştur. Davutoğlu Erdoğan ve ekibini haram yemekle-yalan söylemekle,yolsuzluk yapmakla suçladı!
Ama her yolun bir sonu vardır…
Her gecenin bir sabahı…
Her karanlığın bir şafağı…
Bu millet, yüce divan önünde sizin, el pençe divan durup, yargılanacağınız günleri de görecektir…
Bu ülkede namuslu, vatansever, dürüst insanların olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın…
Atatürk’e İhanet edilmeseydi, Bugün Bu Felaketleri Yaşamazdık…
Atatürk’e nasıl ihanet edildi ve bu günlere gelindi, en başından alalım.
Bugünkü kargaşa, keşmekeş ortamı, darbeler, Atatürk’e yapılan ihanetlerin sonucu ve ürünüdür…
Başımıza gelen felaketlerin nedeni, sağdan ve soldan Atatürk’e yapılan ihanetlerdir…
İlk karşıdevrim hareketi, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, devrimci kadroların yerine reformcu kadroların işbaşına getirilmesi ile başladı…
Mustafa Kemal’in en yakın mücadele ve çalışma arkadaşları olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a yeni hükümette görev verilmedi.
Ama ekonomide, kültürel konularda, siyasette Atatürk’le çatışma içerisine giren Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Fethi Okyar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi isimler 1939 yılında yapılacak olan CHP seçimlerinde aday gösterildi.
Bu girişimlerin yanında, İzmir Suikastı davasından yargılanan Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Kazım Karabekir gibi isimler önemli görevlere getirildi.
Bütün bu çalışmalar, “Eski küskünlükleri, kırgınlıkları kaldırmak, sosyal barışı sağlamak” bahanesine sığınılarak yapılmıştı…
Bu yeni düzenlemeler, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesinden, millici, devrimci politikasından sapılacağını gösteren ilk sinyallerdi…
Nitekim daha sonraları, 1 Şubat 1949 tarihli genelge ile okullara program dışı din dersleri kondu.
Oysa Mustafa Kemal, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür gençler” yetiştirmek amacıyla, 1924 yılında “Tevhid-i Tedrisat”, yani yeni adıyla Öğretim Birliği yasasını kabul etmişti.
Bu yasaya göre eğitim, “mahalle mektepleri”nden, medreselerden, tekke ve tarikatların egemenliğinden kurtarılıp, tek elde toplanacaktı. Milli eğitime bağlanacaktı. Böylece eğitim ve öğretimde birlik sağlanacaktı. Eğitimde, öğretimde birliği sağladığı için adına eski dilde “Tevhid-i Tedrisat” denildi.
Böylece “Dinler, inançlar ''vicdanlara terk edilmiş oldu.'' Devlet, ikiyüzlü bir davranış içerisine girmeden, laiklik ilkesine tam anlamıyla uyarak, din sömürüsüne son vermiş, dinsel alanlardan ve kurumlardan desteğini çekmişti.
Ama “vicdanlara terk edilen dinler, inançlar” 1950’lerden sonra yeniden “vicdan”lardan çıkarılarak siyasetin emrine verildi.
Politikacılar, topluma egemen olabilmek, çıkarlarına hizmet eden bir düzen kurabilmek için ''din silahı''nı kullandılar.
Toplumun bilincine kadercilik, tevekkül, boyun eğme, rıza gösterme gibi mistik değerleri aşıladılar.
Atatürk ve İnönü döneminde, "Takıyye (gizleme) Yöntemi” ile gerici yanlarını saklayan DP'nin önde gelen yöneticileri, çok partili yaşamla birlikte gerçek kimliklerini de ortaya koydular. 1950 seçimlerinden sonra emperyalizmle ve çeşitli tarikat liderleriyle sıkı ilişkiler içerisine girdiler.
Adnan Menderes'in "Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" sözleri, o yıllarda Atatürk devrimlerinden ne kadar uzaklaşıldığının bir göstergesiydi.
Atatürk'ün deyişi ile ''Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında da böyle idi.''
Daha sonraları, 1980 darbesiyle üstü örtülü bir Atatürk düşmanlığı dönemi başladı. “Büyük Atatürk, Yüce Atatürk...” diye diye, Atatürk'ün cumhuriyet kurumlarını birer birer yok ettiler.
Dinci eğitim, laik eğitimin yerini aldı. Okullara zorunlu din dersleri konuldu. Tarikatlar, tekkeler yerden biter gibi çoğaldı. Nakşibendilik Çankaya'ya değin tırmandı.
Çağdışı akımlar ve düşünceler bilimin önüne geçti. Bu alanda o kadar ileriye gidildi ki, "Kadavraya don giydirilmesi”ni savunan, karşı cinsi muayene etmek istemeyen doktorlar bile çıktı.
1991 yılında Turgut Özal Hıyanet-i Vataniye Kanunu kaldırdı. Bakın o kanunda ne deniliyordu:
"Dini ve dini mukaddesatı siyasi gayelere esas almak veya alet etmek amacıyla cemiyetler kurmak, bu cemiyetlere girmek, dini kullanarak devletin şeklini değiştirmek ve bozmak, fesat ve nifak sokmak, gerek tek tek ve gerek toplu olarak, sözlü veya yazılı veya fiili bir şekilde nutuk söylemek veyahut yayın suretiyle harekette bulunmak vatan hainliği sayılır…"'
Şeriatçılar, demokrasiyi ve siyasal partileri, bir din devleti kurmak için kullanılması gereken araçlar olarak görüyorlardı. Bir İslamcı "mevcut düzenin olanaklarından sonuna kadar yararlanmasını" bilmeliydi. Bu konudaki görüşlerini Şevki Yılmaz şöyle açıklıyordu:
"Türkiye'de Müslümanları selamete çıkarmanın, hürriyete kavuşturmanın yolu, mevcut düzeni kullanmaktan geçer. Müslüman, bulunduğu mekânda, mevkide ve zamanda davası için düzeni kullanabilmelidir..." (Şevki Yılmaz, Taraf Dergisi, 1993)
Recep Tayyip Erdoğan da düzenin kullanılmasından yanaydı. Şunları söylüyordu:
“Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız.
Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz…”
Fethullah Gülen bir söyleşisinde takıyye konusundaki görüşlerini şöyle belirtiyordu:
"Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir." ( Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam)
Elbette takıyyeyi en iyi uygulayan tarikat liderlerinin başında Fethullah Gülen geliyordu.
O, Nurculuğun 'ılımlı İslam' kanadının temsilcisiydi. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında İngilizlerin desteklediği Said Nursi, Kemalizm için nasıl bir tehlike idiyse, günümüzde de Amerikalıların desteklediği Fethullah Gülen aynı tehlikeyi sürdürmekteydi ve bu tehlike gelip, sonunda DARBEYE dönüştü…
Rüzgâr eken AKP iktidarı fırtına biçmişti…
Atatürk ilkelerine, devrimlerine, laik eğitime bağlı kalınsaydı… Atatürk’e ihanet edilmeseydi, ne Fethullah Gülen cemaati, ne darbe olurdu, ne de kan dökülürdü…
Ne demişti o büyük adam:
"Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır…"
Atatürk’ten sonra gelen çıkarcı politikacılar, uygarlık tarikatı yerine dinci tarikatları koydukları için, 15 Temmuz FETÖ darbesi yaşandı bu güzel ülkede…