Goethe'nin Hz.Muhammed Şiiri

Konu sahibi son olarak 2800 gün önce görüldü
GOETHE'NİN HZ.MUHAMMED ŞİİRİ

Müslüman olup olmadığı hakkında çeşitli spekülasyonlar bulunan Goethe'den Hz.Muhammed'e şiir..


Batı dünyasının gelmiş geçmiş en büyük edibi olarak kabul edilen ve Müslüman olup olmadığı hakkında çeşitli spekülasyonlar bulunan Alman şair ve yazar Wolfgang von Goethe , ömrünün son yıllarında Doğu medeniyetini ve İslam'ı tanımak amacıyla çeşitli çalışmalar yapmıştı.

Hz. MUHAMMED'E YOĞUN BİR SEMPATİ BESLEMİŞTİ
Goethe, öncelikle devrinde yazılmış olan Doğu seyahatnameleri vasıtasıyla bu dünyayla ilişki kurmaya çalışmış, ardından da Doğulu şairlerin şiirlerini, Kur'ân'ı ve Hz. Peygamber'in hayatını anlatan eserleri okumuştu. Ayrıca Hz. Peygamber hakkında da derin incelemeler yapmış ve bunun neticesinde Hz. Peygamber'e yoğun bir sempati beslemişti. Bu sempati, Goethe'nin İslam'ı kabul edip etmediği tartışmalarını da beraberinde getirmişti.

Hz. MUHAMMED'E YAZI VE ŞİİR
Kriter Dergisi'nde yer alan bir yazı, Goethe'nin Hz. Muhammed hakkında yazdığı yazıyı ve şiiri yeniden gündeme getirdi.

İşte Almanca çevirisi Ercan Arslaner tarafından yapılan, Geothe'nin Hz. Muhammed'e yazdığı o yazı ve şiir..

"Hz. Muhammed

Hareket noktamız şiirden çıkarak tekrar ona gelmek olduğu için, her şeyden önce yukarıda adını zikrettiğimiz mümtaz şahıstan bahsetmek amacımıza uygun düşer. O, bir şair değil peygamber olarak görevlendirildiğini, hatta ona gelen ilahi kitap Kur'an'ın okuma veya eğlence kitabi telakki edilmediğini ısrarla vurgulamıştır.

Şair ve peygamber farkını şöyle açıklayabiliriz:

Her ikisi de Allah'ın iradesiyle belirir. Şair kendisine verilen yeteneği dünyacı zevk, şöhret ve her şeyden önce konforlu bir hayat uğruna tüketir. O, çok yönlülüğü bulmak, düşünce yahut tasvirlerinde sınırsızlığa ulaşmak için bütün diğer amaçlarını terk eder. Peygamberin ise bir amacı vardır: O'na hizmette en sade araçlardan yararlanır. O herhangi bir sistemi bildirmek, belli ölçü etrafında yaratılmışları toplamak ister. O bunu dünyaya yaymakla görevlidir; bunun içinde sade olmaya mecburdur. Buna ters düşen çok yönlülük inanmaya değil, anlamaya yöneliktir.

KUR'AN'IN BÜTÜN MUHTEVASI
Az sözle çok anlamı ortaya koymak için Kur'an'ın bütün muhtevası Bakara suresinin başlangıcında şu ayetlerde belirtilir: ( Burada Bakara'nın ilk yedi ayeti veriliyor )

Kur'an surelerden meydana gelmiştir. İman ve küfür, izzet ve zillet gibi birbirinin karşıtıdır. Cennet müminlerin, Cehennem inanmışların yeridir. Bizi bazen korkutan, bazen müjdeleyen, hayrete düşüren, neticede ibadete çağıran bu fevkalade kitabın ana hatlarını, emir ve nehiyler, Yahudi ve Hıristiyanlarda da bulunan meşhur kıssalar, Allah'ı yüceltmenin her çeşidir, sık sık görülen sıfat ve zarf yinelemeleri teşkil eder.

Bu kitabın her tarihçiye neden büyük bir araştırma görevi yüklediğini bir önemli şahsın ağzından dinleyelim:

KUR'AN'IN BÜYÜK GERÇEĞİ ÜZERİNE KİMSE HAYRET EDEMEZ
Hz. Muhammed öncesi zaman cahiliye çağı adlandırılırsa ve hikmete dayalı Aydınlık Çağı'nın İslam'la başladığı kabul edilirse Müslümanlara gücenilemez. Kur'an'ın üslubu onun muhteva ve amacına uygun olarak sert, azametli, korku verici, yer yer çok yücedir. Ayetlerdeki anlamlar birbirlerini açıklar. Kur'an'ın büyük gerçeği üzerine kimse hayret edemez. Neden bu kitap gerçek müminlerce yaratılmamış ve Allah gibi sonsuz kabul ediliyordu? Buna rağmen önceki zamanların daha iyi edebiyat ve yazı türünü tanıyan bazı işlek kafalar şu iddiada hemfikirdiler: Eğer Allah'ın Hz. Muhammed yoluyla irade ve kanunlarını vahyetmesi O'na hoş gelmeseydi, Araplar tedricen kendiliklerinden bu aşamaya, hatta daha yükseğine çıkarlar ve bir arı dilde saf kavramlar geliştirirlerdi.

Diğer aşırılar Hz. Muhammed'in dil ve edebiyatı telafi edilmez şekilde bozduğunu öne sürüyorlardı. Bir diğer şair ise Hz. Muhammed'in söylediklerinden daha iyisini söyleyeceğini iddia etti. O bazı insanları kendisine inandırdı. Peygamberliğe oynayan bu adama lakabı verilmiştir.

Kur'an'da daha önce yazılmış olan yerlerin şimdi mevcut olmadığını ileri süren bazı İslamımsı kritikler görülmüştür. Diğer bazı yerler birbiriyle ters düşer gibi görünür yine aynı iddiaya göre. Bundan başka bu bakış sahipleri yazılı nakillerde de kaçınılmayan noksanlar olduğunu ileri sürerler. Kur'an ününü eski nakillere, tanınmış soylara dayandıran bir milletin ihtiyaçlarına uygun ve tamamıyla pratik tedvin ediliş sebebiyle ebediyen en yüksek etkiye sahip kalacaktır.

Hz. Muhammed masalları bile yasaklamak suretiyle şiire karşı bir eğilimdedir. Olağanla olağanüstü arasında gidip gelen ve gerçeği ihtimallere yer vermez biçimde öne süren bir romantik zeminde sallanan bu saray, sanki bir ipliğe dizilmiş örneklercesine görülen ndakilerin benzerleri olarak Sasaniler vaktinde olabildiğinde çoğalmıştır. Onun karakter özelliği geleneklere bağlılık ve bundan dolayı insanı tekrar içine kapatmak değil, aksine kendi dışına, şartsız bağımsızlığa yöneltmektir. Buna göre Muhammed kendisine engel olanları etkilemek istiyordu. O, Tevrat'ın nakillerini ve Allah'a mutlak imana, değişmez itaate ve keza İslam'a dayanan pederşahi ailelerin önemli hayat hikayelerini menkıbelere çevirmeyi bilir. Bu menkıbeler ustaca detaylarla güven, itaat ve imanı içerir. Nuh, İbrahim, Yusuf kıssaları bu anlamda düşünülür ve değerlendirilirse onun mucizelere değer verdiği anlaşılır.

GOETHE'NİN Hz. MUHAMMED'E YAZDIĞI ŞİİR

Sevinç sevinç berrak
Ve yıldız yıldız parlak
Bir dağ pınarı
Üstünde beyaz bulutların
Ve kuytusunda bir yeşil yamacın
Aziz ruhlar sallamış beşiğini
Veda edip çocuk tazeliğiyle bulutlara
Raks eder gibi iner mermer kayalara
Haykırır sevincini semalara
Dağ geçitlerinde
Önüne katar renk renk çakılları
Ve bağrına basar kardeş pınarları
Çiçeklenir ayak bastığı yerler
Ve nefesiyle yeşerir çimenler
Yoldaşı olur şimdi ırmaklar
Ovaları doldurur gümüş ışıklar
Bir ses yükselir pınarlardan

"Kardeş ayırma bizi koynundan,
Bekliyor Yaratan.
Yoksa bizi çölün kumları yutacak
Güneş kanımızı kurutacak
Kardeş,
Dağın ırmaklarını, ovanın ırmaklarını
Hepimizi alıp koynuna
Eriştir bizi yüce Rabbına
Ezelî Deryâ'nın yanına."
Peki, der, dağ pınarı
Kendinde toplar bütün pınarları
Ve haşmetle kabarır göğsü, kolları
Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında...
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!

 
Goethe'nin hayranlığı şiirine yansıyor,teşekkürler.

Şair ve peygamber farkını şöyle açıklayabiliriz:
Her ikisi de Allah'ın iradesiyle belirir. Şair kendisine verilen yeteneği dünyacı zevk, şöhret ve her şeyden önce konforlu bir hayat uğruna tüketir. O, çok yönlülüğü bulmak, düşünce yahut tasvirlerinde sınırsızlığa ulaşmak için bütün diğer amaçlarını terk eder.

Peygamberin ise bir amacı vardır: O'na hizmette en sade araçlardan yararlanır. O herhangi bir sistemi bildirmek, belli ölçü etrafında yaratılmışları toplamak ister. O bunu dünyaya yaymakla görevlidir; bunun içinde sade olmaya mecburdur. Buna ters düşen çok yönlülük inanmaya değil, anlamaya yöneliktir.


Güzel bir fark analizi,teşekkürler.

Diğer aşırılar Hz. Muhammed'in dil ve edebiyatı telafi edilmez şekilde bozduğunu öne sürüyorlardı. Bir diğer şair ise Hz. Muhammed'in söylediklerinden daha iyisini söyleyeceğini iddia etti. O bazı insanları kendisine inandırdı. Peygamberliğe oynayan bu adama lakabı verilmiştir.
Hz. Muhammed masalları bile yasaklamak suretiyle şiire karşı bir eğilimdedir.


Bu kısımda ise Arap şiirinin o dönemdeki gücünü yitirmesinin sebebi Sevgili Peygamberimize haksızlık yaparak anlatılmış.
Her durumu ortamı ile birlikte analiz etmek gerekir.
Kabe duvarına asılan şiirler o dönemin kabilecilik anlayışında övünç kaynağı idi.Beşerin aklı,yeteneği karşısına kutsal,iahi,tartışmasız olan Kur'an ile getirilmişti.Gündelik hayatın yaşantısının,eğlencesinin karşısında ahiretin sorumluluğu,Allah 'a ibadet,ölçü ,kul olma bilinci Arap şairlerinin popüler övünç kaynaklarına bir sınır çiziyordu.

Şiir, Arapların büyük değer verdikleri bir sanat dalıdır. Bugünün insanlarının büyük bir şarkıcının veya meşhur ses sanatçısının etrafında toplandıkları gibi Araplar da şairlerin çevresinde toplanıp okudukları kasideleri dinlerlerdi. Ukaz, Micenne ve Zuâl-Mecaz gibi ünlü panayırlar vardı. Araplar alış-veriş için buralarda toplanırlar, şairler de yeni şiirlerini sunmak için panayırları fırsat olarak değerlendirirlerdi. Şair şiirini okurken kabilesi de etrafında durur, ona tezahürat yaparak gayrete getirir ve onunla iftihar ederdi. Panayırlarda en iyi kasideler seçilerek, bir deve derisine yazılır ve mabutlardan uzak olmaması için Kabe'ye asılırdı. Ukaz panayırı, şiir sahasında panayırların en tanınmışı idi. Araplar arasında şairin konumu gerçekten yüce idi. İnsanların nezdinde en üstün mertebede şairler bulunurdu. Bir kabileden adını duyuran bir şair çıktığı zaman diğer kabilelerden konuklar bu kabileyi kutlamaya gelirlerdi. Şairin kabilesi buna sevinir, kurbanlar keser, halka yemek ikram ederdi. Kabilenin kadınları da çalgı çalarlar, dans ederler ve şarkı söylerlerdi. Çünkü şair kabilesini şiiri ve diliyle bir süvarinin kılıç ve harbesiyle savunmasından çok daha iyi savunurdu. Aynı zamanda şair olayları şiiriyle tescil eder, diğer kabilelerin şairleri şiirleriyle kabilesine sataştığı zaman onlara yanıt verirdi.
Araplar arasında şiir ve şairlerin etkisi büyüktü. Çünkü şair önemsiz birini övünce değerini yüceltir, şerefli birini eleştirdiğinde itibarını azaltırdı. Şairler kabilesi için övünç kaynağı olduğu gibi aynı zamanda korkulan kimselerdir. Zira sıradan bir insanın elde etmesi olanaksız olan bir ilme vakıf olduğu düşünülen şairlerin gözle görülmeyen bir takım kuvvetlerle irtibat halinde olduğu düşünülürdü. Bunun sonucunda bir takım beddualarla düşman üzerine belâ ve kötülükler yağdırabilirdi.(Kaynak:serentiorg)
 
Geri