B
BuYuCu
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Ermeni soykırımı meselesi Türk tarihinin son dönemlerine damgasını vurmuş önemli bir tartışma konusudur. Tarihî ya da hukuki bir mesele gibi gözükse de aslında siyasi bir meseledir. Çeşitli ülke parlamentolarında hakkında karar alınan, bazı uluslararası örgütlerin hüküm verdiği, papanın yargıda bulunarak bütün Hristiyan âlemine mesaj verdiği bir sorun hâline gelmiştir.
Ermeni soykırımı iddiaları, bilim adamlarının üzerinde fikir yürüttüğü bir tarih konusu olmaktan çıkıp uluslararası toplumun jüri hâline getirildiği, mesele hakkında bir paragraf yazamayacak kadar bilgisinin olmadığı siyasetçilerin hakkında karar verme yetkisini kendinde bulabildiği, propaganda gücüne bağlı olarak sesi çok çıkanın haklı gözüktüğü bir mesele hâline dönüşmüştür. Türklerin ya da Ermenilerin kim olduğuyla ilgili olarak art arda üç cümle kuramayan, Türkiye’nin veya Ermenistan’ın haritadaki yerini gösteremeyen, iki halkın ya da bölgenin tarihiyle uzaktan yakından alakası olmayan siyasetçiler, 1915’te soykırım yaşandığını kabul ederek insanlığa ve barışa hizmet ettiğini düşünmektedir.
Türklerle tarihî anlaşmazlıkları olanlarla günümüzde siyasi konjonktür icabı Türkiye ile farklı taraflarda bulunan devlet ve topluluklar, mevcut konumlarından dolayı soykırım iddialarını kabul edebilmektedir. Ege, Kıbrıs, Batı Trakya gibi meselelerde anlaşmazlık içinde olduğumuz Yunanistan birinci gruba, Türkiye ile ilişkileri bozulduktan sonra parlamentosunda Ermeni soykırımı tanıyan Suriye ikinci tür devletlere birer örnektir. Benzer biçimde Hristiyan dayanışması ya da İslam karşıtlığı gibi yakınlaşmalar, tarihî bir meseleyi uluslararası bir dayatma hâline getirerek Türkiye’nin karşısına çıkarmaktadır. Papanın kiliseler arasında dayanışmayı artırma ve Ortodoksları himaye etme çabaları ya da Ermeni soykırımı iddialarını Türk düşmanlığına malzeme yapan Avrupalı siyasetçiler bunların örnekleridir. Ancak bu yapılanların hiç birisi tarihî gerçekleri değiştirmeye yetmez.
Ermeni soykırımı meselesi sebepleri unutulmuş bir konudur. Hep sonuçları üzerinden tartışıldığı için olayların başlangıcı hiç sorgulanmaz hâle gelmiştir. Tarihçiler dışındaki herkes gelişmelerin sonuna yoğunlaşırken Ermeni terör örgütlerinin kapatılmasına ve zorunlu göçün başlamasına sebep olan olaylarda ilk kurşunu kimin attığı hiç merak edilmez hâle gelmiştir. Bu meseleyle ilgili bilgi ve belgelere ulaşan herkes şunu görecektir ki, zorunlu göçe sebep olan olayları başlatanlar Ermeni terör örgütleridir. Ermenilerin bir kısmının tehcire tabi tutulmasının müsebbibi Taşnak ve Hınçak partileridir. Bunu Ermenistan’ın ilk Başbakanı ve aynı zamanda Taşnaksutyun partisinin kurucusu Ovanes Kaçaznuni, 1923’de Bükreş’te yapılan Taşnaksutyun kongresinde şöyle ifade etmektedir: “Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık… Var olduğumuz sürece aralıksız Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük… Askeri operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı… Kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur.”
Kaçaznuni’nin bu sözleri üzerine çok fazla bir şey yazmaya gerek olmamakla birlikte özellikle vurgulanması gereken bir husus vardır: Osmanlı Devleti zorunlu göç ile Ermenileri bir soykırıma yollamamış, savaş bitene kadar güvenliği sağlayabildiği bölgelere çekilmek zorunda bırakmıştır. Böylece bir devlet olarak en temel görevlerinden birisi olan cephe gerisindeki sivillerin güvenliğini sağlamak için teröre alet olan Ermenileri geçici bir süre başka bir yere nakletmiştir.
1915 olayları, sadece Ermenilerin yaşadıkları ekseninde ele alınmaktadır. Oysa o dönemde yaşananların tamamı ele alındığında milyonlarca Osmanlı vatandaşının büyük acılar çektiği görülecektir. Ermeniler bunlardan sadece birisidir. Ancak özellikle Doğu Anadolu ve Çukurova’da yaşananlarda çoğunluğu yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan milyonlarca sivil görmezlikten gelinerek yaşananların müsebbibi olan Ermenilerin maruz kaldığı göç üzerinden hüküm vermek, en hafifinden tarihi çarpıtmaktır. 1914-1919’da 519 bin Müslüman Türk, Taşnak çeteleri tarafından köylerinde katledilmiştir. Bunların büyük kısmı zorunlu göçün gerçekleştiği Erzurum’da olmuştur. Erzurum’da 50 bin, Van’da 45 bin, Kars’ta 17 bin, Iğdır’da 15 bin, Erzincan’da 13 bin, Diyarbakır’da 12 bin, Muş’ta 10 bin olmak üzere birçok yerde toplam 519 bin sivil ahali Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 185 toplu mezar tespit edilmiştir. 1821-1922 yılları arasında beş milyondan fazla Müslüman göç etmek zorunda kalmış, beş buçuk milyon kişi de katliam, açlık ve hastalıktan ölmüştür. Ayrıca parçalanan Osmanlı topraklarından Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar yedi milyon civarında insanın Türkiye’ye göç ettiği bilinmektedir. Bu küçük örneklerden açıkça anlaşılacağı üzere böylesine acıların yaşandığı bir zaman diliminde Ermenilerin maruz kaldığı hadiseler üzerinden tarihi ve bir toplumu yargılamak, en hafifinden insafsızlıktır.
Soykırım denilen insanlık suçunun oluşması için bazı evrensel hukuk kuralları vardır. Birleşmiş Milletler 9 Aralık 1948’de onayladığı Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre, soykırım şöyle tanımlanmaktadır: “Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:
1. Gruba mensup olanların öldürülmesi,
2. Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi,
3. Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek,
4. Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak,
5. Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.”
Osmanlı arşivlerindeki kayıtlara bakılırsa yer değiştirme ile ilgili uygulamalar Ermenilerin sadece ayrılıkçı grubu ile ilgilidir. Osmanlı Devleti aleyhine faaliyette bulunmayan Katolik ve Protestan Ermenilerin uygulama dışı tutulması devletin topyekûn bir harekete girişmediğinin açık bir göstergesidir. Aynı şekilde asker ve asker aileleri, taşradaki Osmanlı Bankası çalışanları, Reji idaresi, Düyun-ı Umûmiyye ve bazı konsolosluklarda görevli Ermeni memurlar kapsam dışı bırakılması, devletin Ermenilere yönelik bir eylem planı oluşturmadığının delilidir. Ayrıca demiryollarında çalışanlar örneğinde olduğu gibi bazı meslek gruplarındaki amele ve ustalar ile ticaretle uğraşanlar da vazifelerine devam ettirilmiştir.
Osmanlı belgelerinde göçle ilgili evrakların önemli bir kısmında bazı Ermeni vatandaşlarının mağdur edilmemesi için özel çaba gösterildiği dikkat çekmektedir. Bunlar, sağlık durumu bozuk olanlar, yetim çocuklar, dul kadınlardır. Bilhassa yetim çocuklara vurgu yapılan belgelerde onların yetimhanelere yerleştirilerek güven altına alınmaları ve hayatlarını sürdürebilmeleri için bütün imkânların seferber edilmesi sık sık vurgulanmaktadır. Aynı şekilde sağlık durumları müsait olmayanların ve dul kadınların göçten istisna tutularak yaşadıkları yerlerde hayatını devam ettirmesi sağlanmıştır. Hem bu şartlarda olanların hem de olaylara karışmayanların sevk edilmeyecekleri yazışmalarda ısrarla pek çok kez tekrarlanmaktadır.
Göç sırasında ve geri dönülmelerine müsaade edildikten sonra Ermenilerin durumu hakkında belgelere yansıyan tedbirlerin çokluğu dikkat çeker. Bunların başında, sevk edilen Ermenilerin geride bıraktıkları emtia ile ilgili olanlar içerisinde sevk edilen Ermenilerin mallarının muhafaza edilmesi, Ermenilerin boşaltıldığı yerlerdeki mahsullerin kaldırılması, metruk malların muhafaza ve deftere kaydedilmesi, sürgün edilen Ermenilerin borçlarının alınmayacağı, memleketlerine geri dönenlerin mallarını teslimi, resmi dairelere geçici olarak nakledilen eşyaların sahiplerine verilmesi gibi meseleler yazışmalara konu olmuştur. Ermeni çocuklarının yetimhanelere yerleştirilmesi, İslam aileleri yanında bulunan Ermeni çocuklarının Ermenilerden oluşan komisyona teslimi, gayrimüslim çocukların akrabalarına veya cemaatlerine teslimi sıkça üzerinde durulan konulardır.
Göç edenlerin güvenliği ve iaşesiyle ilgili konular tehcirle ilgili belgelerde dikkat çeken diğer bir husustur. Sevk olunan Ermenilerin yollarda korunmaları, bunlara saldıranların cezalandırılmaları, Erzurum’dan sevk olunan Ermenilerin taarruza uğradığı, muhafazaları için gerekli önlemlerin alınması, Ermenilerin iaşe ve iskân masraflarının Muhacirîn Tahsisatından tesviyesi, geri dönen Rum ve Ermenilerin iaşe, sevk ve iskân durumlarını inceleyecek komisyonun masraflarının karşılanması, tehcir sırasında Ermenilere fenalıkta bulunanlar hakkında tahkikat yapılması gibi pek çok mesele yazışmalara konu edilmiştir. Böylesine önlemlerin alındığı ve geri dönüşte neler yapılacağı ile ilgili olarak görev tanımlamalarının yapıldığı geçici iskânı soykırım olarak nitelemek gerçeklerle bağdaşmaz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, soykırımın olmadığını söylemenin cezalandırılamayacağına ilişkin davada, “soykırım” iddialarıyla ilgili olarak gidişatı değiştirici mahiyette bir karara imza atmıştır. 17 Aralık 2013 tarih ve 275101/08 numaralı kararında, 1915 olaylarına soykırım denmesi zorunluluğunu kaldırmıştır. Mahkemeye göre soykırım kavramı net ve hukuki bir kavramdır. Eylemin bir grubun bir kısım üyelerini değil tamamını tahrip etmek kastıyla yapılmış olması gerekir. 1915 olaylarına soykırım demenin mümkün olmadığının vurgulandığı raporda, bu konuda yapılacak baskıların da yanlış olduğuna karar verilmiştir.
Ermeni soykırımı meselesinde uluslararası camiayı en çok yanlış yönlendiren unsurlardan birisi de belge tenkidi yapılmadan olaylara yaklaşılmasıdır. 1920’de Londra’da Naim Bey’in anıları/ Ermenilerin Tehcir ve Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeler adıyla yayımlanmış bir kitapta yer alan ve Talat Paşa’nın soykırım yapılması emri verdiği iddia edilen telgrafın uydurma olduğu 1983’te ortaya çıkarılmıştı. Aynı şekilde Türkler tarafından kamplarda tutulan Ermenilere ait olarak yıllarca kullanılan bir fotoğrafın Stalin zamanındaki Sovyet kamplarından birisine ait olduğu anlaşılmıştı. Ancak bu örneklerde olduğu gibi 1915 olaylarıyla ilgili pek çok çarpıtma günümüzde ortaya çıkarılsa da dünyadaki algı çok değiştirilememiştir.
Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılması meselenin asıl tartışılması gereken zeminde konuşulmasına izin vermemektedir. Bugünün hesaplaşmaları geçmişte yaşanan acılar üzerinden yapılmaz. AB Parlamentosu’nun soykırımı tanıyan kararını aldıranlar arasında bu karara uymayacağı gerekçesiyle Türkiye’nin Avrupa Birliği ihtimalinin sona ereceğini düşünüp bundan medet umanlar olabilir. Bugün Almanya ilk soykırımcı millet sıfatından kurtulmak için 1915’te Türklerin soykırım yaptığını parlamentosunda kabul edebilir. Bugün Yunanistan iddia ettiği Pontus soykırımını dünyaya tanıtmak ve kabul ettirmek için Ermeni soykırımının kabul edilmesini bir basamak olarak kullanmak isteyebilir. Rusya Ortodoksların hamisi unvanını ve Kafkasya’daki gücünü koruyabilmek için Ermeni iddialarına arka çıkabilir. Kıbrıs’taki çıkarları açısından Türkiye karşıtları safında yer alabilmek için soykırımın tanınması için büyük çabalar gösteren Güney Kıbrıs Rum kesimi Ermenistan’ın en yakın destekçilerinden birisi olabilir… Ancak bunların hiç birisi tarihî gerçekleri değiştirmeye yetmez.
Soykırım meselesi tarihî bir mesele olmaktan çıkıp uluslararası ilişkiler meselesi hâline getirilmiştir. Türkiye’de Türk-Ermeni ilişkileri ve 1915 olayları ile ilgili olarak o kadar çok çalışma yapılmıştır ki, bu konularla ilgili bütün soruların cevap bulabileceği önemli bir külliyat ortaya çıkmıştır. Ancak bu çalışmalar başka dillere çevrilerek uluslararası kamuoyuna yeterince tanıtılamamıştır. Türkiye için tarihî bir mesele olan 1915 olayları Ermeniler açısından inanç meselesi hâline gelmiştir. Dünyadaki Ermenileri birbirine bağlayan en önemli bağ hâlini almıştır. Dolayısıyla bu meseleyi ne tartışmaya yanaşırlar ne de tarih ile yüzleşmeye. Yaptıkları propaganda etkisiyle dünyada ulaştıkları taraftar kitlesi, onları 1915 olaylarını tartışmaktan daha da uzaklaştırmaktadır. Türkiye’nin arşivlerin açılması ya da ortak komisyonlar kurulması gibi teklifleri karşı tarafta en küçük bir akis bulmamıştır. Lobicilik faaliyetlerinde Ermenilerin kat ettiği mesafe sonucu siyasetçilerin verdiği kararlar ile Türk milleti soykırımcı bir millet olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Ancak bütün bu yaşananlar tarihî gerçekleri değiştirmeye yetmez.
Ermeni soykırımı iddiaları, bilim adamlarının üzerinde fikir yürüttüğü bir tarih konusu olmaktan çıkıp uluslararası toplumun jüri hâline getirildiği, mesele hakkında bir paragraf yazamayacak kadar bilgisinin olmadığı siyasetçilerin hakkında karar verme yetkisini kendinde bulabildiği, propaganda gücüne bağlı olarak sesi çok çıkanın haklı gözüktüğü bir mesele hâline dönüşmüştür. Türklerin ya da Ermenilerin kim olduğuyla ilgili olarak art arda üç cümle kuramayan, Türkiye’nin veya Ermenistan’ın haritadaki yerini gösteremeyen, iki halkın ya da bölgenin tarihiyle uzaktan yakından alakası olmayan siyasetçiler, 1915’te soykırım yaşandığını kabul ederek insanlığa ve barışa hizmet ettiğini düşünmektedir.
Türklerle tarihî anlaşmazlıkları olanlarla günümüzde siyasi konjonktür icabı Türkiye ile farklı taraflarda bulunan devlet ve topluluklar, mevcut konumlarından dolayı soykırım iddialarını kabul edebilmektedir. Ege, Kıbrıs, Batı Trakya gibi meselelerde anlaşmazlık içinde olduğumuz Yunanistan birinci gruba, Türkiye ile ilişkileri bozulduktan sonra parlamentosunda Ermeni soykırımı tanıyan Suriye ikinci tür devletlere birer örnektir. Benzer biçimde Hristiyan dayanışması ya da İslam karşıtlığı gibi yakınlaşmalar, tarihî bir meseleyi uluslararası bir dayatma hâline getirerek Türkiye’nin karşısına çıkarmaktadır. Papanın kiliseler arasında dayanışmayı artırma ve Ortodoksları himaye etme çabaları ya da Ermeni soykırımı iddialarını Türk düşmanlığına malzeme yapan Avrupalı siyasetçiler bunların örnekleridir. Ancak bu yapılanların hiç birisi tarihî gerçekleri değiştirmeye yetmez.
Ermeni soykırımı meselesi sebepleri unutulmuş bir konudur. Hep sonuçları üzerinden tartışıldığı için olayların başlangıcı hiç sorgulanmaz hâle gelmiştir. Tarihçiler dışındaki herkes gelişmelerin sonuna yoğunlaşırken Ermeni terör örgütlerinin kapatılmasına ve zorunlu göçün başlamasına sebep olan olaylarda ilk kurşunu kimin attığı hiç merak edilmez hâle gelmiştir. Bu meseleyle ilgili bilgi ve belgelere ulaşan herkes şunu görecektir ki, zorunlu göçe sebep olan olayları başlatanlar Ermeni terör örgütleridir. Ermenilerin bir kısmının tehcire tabi tutulmasının müsebbibi Taşnak ve Hınçak partileridir. Bunu Ermenistan’ın ilk Başbakanı ve aynı zamanda Taşnaksutyun partisinin kurucusu Ovanes Kaçaznuni, 1923’de Bükreş’te yapılan Taşnaksutyun kongresinde şöyle ifade etmektedir: “Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık… Var olduğumuz sürece aralıksız Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük… Askeri operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı… Kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur.”
Kaçaznuni’nin bu sözleri üzerine çok fazla bir şey yazmaya gerek olmamakla birlikte özellikle vurgulanması gereken bir husus vardır: Osmanlı Devleti zorunlu göç ile Ermenileri bir soykırıma yollamamış, savaş bitene kadar güvenliği sağlayabildiği bölgelere çekilmek zorunda bırakmıştır. Böylece bir devlet olarak en temel görevlerinden birisi olan cephe gerisindeki sivillerin güvenliğini sağlamak için teröre alet olan Ermenileri geçici bir süre başka bir yere nakletmiştir.
1915 olayları, sadece Ermenilerin yaşadıkları ekseninde ele alınmaktadır. Oysa o dönemde yaşananların tamamı ele alındığında milyonlarca Osmanlı vatandaşının büyük acılar çektiği görülecektir. Ermeniler bunlardan sadece birisidir. Ancak özellikle Doğu Anadolu ve Çukurova’da yaşananlarda çoğunluğu yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan milyonlarca sivil görmezlikten gelinerek yaşananların müsebbibi olan Ermenilerin maruz kaldığı göç üzerinden hüküm vermek, en hafifinden tarihi çarpıtmaktır. 1914-1919’da 519 bin Müslüman Türk, Taşnak çeteleri tarafından köylerinde katledilmiştir. Bunların büyük kısmı zorunlu göçün gerçekleştiği Erzurum’da olmuştur. Erzurum’da 50 bin, Van’da 45 bin, Kars’ta 17 bin, Iğdır’da 15 bin, Erzincan’da 13 bin, Diyarbakır’da 12 bin, Muş’ta 10 bin olmak üzere birçok yerde toplam 519 bin sivil ahali Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 185 toplu mezar tespit edilmiştir. 1821-1922 yılları arasında beş milyondan fazla Müslüman göç etmek zorunda kalmış, beş buçuk milyon kişi de katliam, açlık ve hastalıktan ölmüştür. Ayrıca parçalanan Osmanlı topraklarından Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar yedi milyon civarında insanın Türkiye’ye göç ettiği bilinmektedir. Bu küçük örneklerden açıkça anlaşılacağı üzere böylesine acıların yaşandığı bir zaman diliminde Ermenilerin maruz kaldığı hadiseler üzerinden tarihi ve bir toplumu yargılamak, en hafifinden insafsızlıktır.
Soykırım denilen insanlık suçunun oluşması için bazı evrensel hukuk kuralları vardır. Birleşmiş Milletler 9 Aralık 1948’de onayladığı Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre, soykırım şöyle tanımlanmaktadır: “Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:
1. Gruba mensup olanların öldürülmesi,
2. Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi,
3. Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek,
4. Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak,
5. Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.”
Osmanlı arşivlerindeki kayıtlara bakılırsa yer değiştirme ile ilgili uygulamalar Ermenilerin sadece ayrılıkçı grubu ile ilgilidir. Osmanlı Devleti aleyhine faaliyette bulunmayan Katolik ve Protestan Ermenilerin uygulama dışı tutulması devletin topyekûn bir harekete girişmediğinin açık bir göstergesidir. Aynı şekilde asker ve asker aileleri, taşradaki Osmanlı Bankası çalışanları, Reji idaresi, Düyun-ı Umûmiyye ve bazı konsolosluklarda görevli Ermeni memurlar kapsam dışı bırakılması, devletin Ermenilere yönelik bir eylem planı oluşturmadığının delilidir. Ayrıca demiryollarında çalışanlar örneğinde olduğu gibi bazı meslek gruplarındaki amele ve ustalar ile ticaretle uğraşanlar da vazifelerine devam ettirilmiştir.
Osmanlı belgelerinde göçle ilgili evrakların önemli bir kısmında bazı Ermeni vatandaşlarının mağdur edilmemesi için özel çaba gösterildiği dikkat çekmektedir. Bunlar, sağlık durumu bozuk olanlar, yetim çocuklar, dul kadınlardır. Bilhassa yetim çocuklara vurgu yapılan belgelerde onların yetimhanelere yerleştirilerek güven altına alınmaları ve hayatlarını sürdürebilmeleri için bütün imkânların seferber edilmesi sık sık vurgulanmaktadır. Aynı şekilde sağlık durumları müsait olmayanların ve dul kadınların göçten istisna tutularak yaşadıkları yerlerde hayatını devam ettirmesi sağlanmıştır. Hem bu şartlarda olanların hem de olaylara karışmayanların sevk edilmeyecekleri yazışmalarda ısrarla pek çok kez tekrarlanmaktadır.
Göç sırasında ve geri dönülmelerine müsaade edildikten sonra Ermenilerin durumu hakkında belgelere yansıyan tedbirlerin çokluğu dikkat çeker. Bunların başında, sevk edilen Ermenilerin geride bıraktıkları emtia ile ilgili olanlar içerisinde sevk edilen Ermenilerin mallarının muhafaza edilmesi, Ermenilerin boşaltıldığı yerlerdeki mahsullerin kaldırılması, metruk malların muhafaza ve deftere kaydedilmesi, sürgün edilen Ermenilerin borçlarının alınmayacağı, memleketlerine geri dönenlerin mallarını teslimi, resmi dairelere geçici olarak nakledilen eşyaların sahiplerine verilmesi gibi meseleler yazışmalara konu olmuştur. Ermeni çocuklarının yetimhanelere yerleştirilmesi, İslam aileleri yanında bulunan Ermeni çocuklarının Ermenilerden oluşan komisyona teslimi, gayrimüslim çocukların akrabalarına veya cemaatlerine teslimi sıkça üzerinde durulan konulardır.
Göç edenlerin güvenliği ve iaşesiyle ilgili konular tehcirle ilgili belgelerde dikkat çeken diğer bir husustur. Sevk olunan Ermenilerin yollarda korunmaları, bunlara saldıranların cezalandırılmaları, Erzurum’dan sevk olunan Ermenilerin taarruza uğradığı, muhafazaları için gerekli önlemlerin alınması, Ermenilerin iaşe ve iskân masraflarının Muhacirîn Tahsisatından tesviyesi, geri dönen Rum ve Ermenilerin iaşe, sevk ve iskân durumlarını inceleyecek komisyonun masraflarının karşılanması, tehcir sırasında Ermenilere fenalıkta bulunanlar hakkında tahkikat yapılması gibi pek çok mesele yazışmalara konu edilmiştir. Böylesine önlemlerin alındığı ve geri dönüşte neler yapılacağı ile ilgili olarak görev tanımlamalarının yapıldığı geçici iskânı soykırım olarak nitelemek gerçeklerle bağdaşmaz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, soykırımın olmadığını söylemenin cezalandırılamayacağına ilişkin davada, “soykırım” iddialarıyla ilgili olarak gidişatı değiştirici mahiyette bir karara imza atmıştır. 17 Aralık 2013 tarih ve 275101/08 numaralı kararında, 1915 olaylarına soykırım denmesi zorunluluğunu kaldırmıştır. Mahkemeye göre soykırım kavramı net ve hukuki bir kavramdır. Eylemin bir grubun bir kısım üyelerini değil tamamını tahrip etmek kastıyla yapılmış olması gerekir. 1915 olaylarına soykırım demenin mümkün olmadığının vurgulandığı raporda, bu konuda yapılacak baskıların da yanlış olduğuna karar verilmiştir.
Ermeni soykırımı meselesinde uluslararası camiayı en çok yanlış yönlendiren unsurlardan birisi de belge tenkidi yapılmadan olaylara yaklaşılmasıdır. 1920’de Londra’da Naim Bey’in anıları/ Ermenilerin Tehcir ve Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeler adıyla yayımlanmış bir kitapta yer alan ve Talat Paşa’nın soykırım yapılması emri verdiği iddia edilen telgrafın uydurma olduğu 1983’te ortaya çıkarılmıştı. Aynı şekilde Türkler tarafından kamplarda tutulan Ermenilere ait olarak yıllarca kullanılan bir fotoğrafın Stalin zamanındaki Sovyet kamplarından birisine ait olduğu anlaşılmıştı. Ancak bu örneklerde olduğu gibi 1915 olaylarıyla ilgili pek çok çarpıtma günümüzde ortaya çıkarılsa da dünyadaki algı çok değiştirilememiştir.
Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılması meselenin asıl tartışılması gereken zeminde konuşulmasına izin vermemektedir. Bugünün hesaplaşmaları geçmişte yaşanan acılar üzerinden yapılmaz. AB Parlamentosu’nun soykırımı tanıyan kararını aldıranlar arasında bu karara uymayacağı gerekçesiyle Türkiye’nin Avrupa Birliği ihtimalinin sona ereceğini düşünüp bundan medet umanlar olabilir. Bugün Almanya ilk soykırımcı millet sıfatından kurtulmak için 1915’te Türklerin soykırım yaptığını parlamentosunda kabul edebilir. Bugün Yunanistan iddia ettiği Pontus soykırımını dünyaya tanıtmak ve kabul ettirmek için Ermeni soykırımının kabul edilmesini bir basamak olarak kullanmak isteyebilir. Rusya Ortodoksların hamisi unvanını ve Kafkasya’daki gücünü koruyabilmek için Ermeni iddialarına arka çıkabilir. Kıbrıs’taki çıkarları açısından Türkiye karşıtları safında yer alabilmek için soykırımın tanınması için büyük çabalar gösteren Güney Kıbrıs Rum kesimi Ermenistan’ın en yakın destekçilerinden birisi olabilir… Ancak bunların hiç birisi tarihî gerçekleri değiştirmeye yetmez.
Soykırım meselesi tarihî bir mesele olmaktan çıkıp uluslararası ilişkiler meselesi hâline getirilmiştir. Türkiye’de Türk-Ermeni ilişkileri ve 1915 olayları ile ilgili olarak o kadar çok çalışma yapılmıştır ki, bu konularla ilgili bütün soruların cevap bulabileceği önemli bir külliyat ortaya çıkmıştır. Ancak bu çalışmalar başka dillere çevrilerek uluslararası kamuoyuna yeterince tanıtılamamıştır. Türkiye için tarihî bir mesele olan 1915 olayları Ermeniler açısından inanç meselesi hâline gelmiştir. Dünyadaki Ermenileri birbirine bağlayan en önemli bağ hâlini almıştır. Dolayısıyla bu meseleyi ne tartışmaya yanaşırlar ne de tarih ile yüzleşmeye. Yaptıkları propaganda etkisiyle dünyada ulaştıkları taraftar kitlesi, onları 1915 olaylarını tartışmaktan daha da uzaklaştırmaktadır. Türkiye’nin arşivlerin açılması ya da ortak komisyonlar kurulması gibi teklifleri karşı tarafta en küçük bir akis bulmamıştır. Lobicilik faaliyetlerinde Ermenilerin kat ettiği mesafe sonucu siyasetçilerin verdiği kararlar ile Türk milleti soykırımcı bir millet olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Ancak bütün bu yaşananlar tarihî gerçekleri değiştirmeye yetmez.