"Plath sırça fanusun ardında romantik ve melankolik hayallere dalan bir yazar değil, soğuk cam fanusun içinde öfkeyle ve radikal jestlerle hareket etmeye çalışan bir yazardı. Plath’in bu daha tehlikeli ve patlayıcı yazısını bir 'sırça fanusa' hapsedip ehlileştirmek tam da nefret ettiği 'cam fanusu' yeniden yaratmak olur."

ylvia Plath’in edebiyatı için tek bir metin seçecek olsam sanırım “Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı” adlı anti-psikiyatri hikâyesi olurdu bu. Bu cümleyi yazarken kafamdaki bir ses buna “Lady Lazarus”u ekliyor, o tehditkâr ve anti-otoriter şiiri. Tek metin şartını hazır esnetmişken “Babacım” adlı o cinai anti-patriarki şiirini de eklemek lazım. Bu üçünü birleştirirsek aslında Plath’e ve etrafını saran o “Cam Fanus”a (neden “sırça” demediğimi daha sonra açıklayacağım) dair kapsayıcı, poetik ve “Plath-miti”nden uzak bir tasvire ulaşabiliriz. Plath-miti dediğim şey aslında Plath’i “mağlup ve intihara meyilli kırılgan kadın-yazar”a indirgeyen ve ona hak ettiği daha yıkıcı ve eleştirel gücü vermeyen, Plath’i “anti” (anti-otoriter, anti-psikiyatri, anti-sosyal) önekiyle değil “a” önekiyle (a-sosyal, a-patik, a-politik vs.) niteleyen bir mit. Bu yazı biraz bu miti bozmaya çalışacak.
I. Johnny Panik’in gelişi
Johnny Panik akli hijyen hedefiyle rüyaların âlemini ve rüya âleminin koruyucu azizi Johnny Panik’i alt etmeye çalışan beyaz-önlüklülere karşı rüya hakkını savunan bir anti-psikiyatri hikâyesi. Bu hikâye Plath’in en temel meselelerinden birini içeriyor: Aklın ve bedenin “delilik” ve vecde varabilecek özgürlüğünü denetim altına alan psikiyatri-makinelerine karşı bilinçdışının hakkını savunmak. Hikâyedeki anlatıcı bir psikiyatri kliniğinde bir rüya-kaydedicisi olarak çalışmaktadır ve bu kayıtlar hikâyeye adını veren “rüyaların kutsal kitabı”nı oluşturur. Anlatıcının (edebiyatındaki otobiyografik damarın baskınlığı düşünüldüğünde bu anlatıcının Plath’in ta kendisi olduğu varsayılabilir) rüyalar karşısındaki konumuna dair söyledikleri çok şey anlatıyor:
“Kendimi günbegün… bir rüya uzmanı olarak eğitiyorum. Bir rüya-durdurucu, bir rüya yorumcusu değilim: rüyaları o kaba saba ‘sağlık ve mutluluk’ amacıyla sömürmüyorum da. Sadece rüyaları topluyorum. Ben Johnny Panik aşkına, bir rüya âşığıyım.”[1]
Johnny-Panik-karşıtları, özetle doktorlar rüyaları öldürmek için her şeyi yaparlar; gerekirse elektroşok da uygulanır. Elektroşokla “tedavi” edilen eski Johnny-Panik-müritleri (hikâyede J. Panik bir nevi Tanrı’dır, başka bir gerçekliği yaşatan rüyaların tanrısı) bir nevi apati içinde kliniği terk ederler. Burada Plath bir siyasi-sosyolojik denetim mekanizması olarak kliniklerin disipliner sistemle nasıl suç ortaklığı yaptığını çok iyi gösteriyor.
Buradan Fouacult’ya bağlanabiliriz. Disiplin sistemlerinin arkeolojisine girişen Foucault’ya göre, 17. yüzyıldan itibaren modern iktidar dev bir gözetim ve denetim mekanizmasıdır. Mesela 17. yüzyıl ortalarında Paris’te yaşanan “büyük kapatılma”da ayyaşlar, deliler, sokak insanları, yani toplum bünyesinin persona-non-grata’ları hastanelere doldurulur ve bir denetim sistemine tabi tutulur. Focuault’ya göre disipliner sistem "itaatkâr bedenler imal etmektedir” ve böylece “Aynı zamanda bir ‘iktidar mekaniği’ de olan bir ‘siyasal anatomi’ doğmaktadır.”[2] Bu disipliner sistemde hastane, okul ve hapishane aynı hedefe giden farklı yollardır: tekillikleri ve çoğullukları faydacı bir denetim altına almak. Plath de bu hikâyede neredeyse Foucaultcu bir perspektiften bakarak “psikiyatri-makinesi”nin uysallaştırıcı işleyişini gösteriyor ve bu makinenin karşısına bir devasa rüya-gölü koyuyor.
Anlatıcı tek bir rüya görmektedir ve bu rüyada dünyadaki ve tarihteki bütün rüyaların toplandığı bir göl vardır. Bu göle “Kâbus Gölü” ya da “Delilik Bataklığı” gibi adlar verilebilir, ancak asıl mesele bu gölün tarih boyunca görülen bütün rüyaların kolektif yatağı olmasıdır ve Johnny Panik de işte bu gölün koruyucu azizidir. Makine meselesi hikâyenin bir yerinde şöyle geçiyor:
“Bugünlerde bir sürü insan makinelerin onları ezdiğine ya da düpedüz yediğine dair rüyalar görüyor.”[3]
Bu makine açıkça kontrol makinesidir ve bu makinenin en nihai hali de elektroşok makinesidir. Bu makineyi Ginsberg’ün Molok’una da benzetebilirsiniz, “Uluma”da (delilik-hakkını savunan bir diğer metin) bahsi geçen o endüstriyel-askerî kontrol makinesine de...
Plath hikâye boyunca bu makineyi anlatmakla yetinmeyip sonunda bir kaçış ihtimaline de işaret ettiği için anlatı-politikası açısından iyi bir hamle yapıyor. Hikâyenin sonunda anlatıcının elektroşok aygıtına bağlandığı esnada Johnny Panik bir deus ex machine gibi, adeta kutsal bir ışık yayarak sahneye iniyor ve elektroşok aygıtının işleyişini bozuyor. Bu kırılma noktası aslında Sylvia Plath’e genelde yüklenen çıkışsız-depresif halin (ya da “intihar-eden-kırılgan-kadın-yazar” mitinin) bir illüzyondan ibaret olduğunu gösteriyor ve Plath’i hak ettiği daha özgür ve daha demonik konuma yerleştirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Bu özgür-demonik konum statükonun mağduru konumundaki anlatıcıyı, statükoyu sarsabilecek bir faile dönüştürüyor.

ylvia Plath’in edebiyatı için tek bir metin seçecek olsam sanırım “Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı” adlı anti-psikiyatri hikâyesi olurdu bu. Bu cümleyi yazarken kafamdaki bir ses buna “Lady Lazarus”u ekliyor, o tehditkâr ve anti-otoriter şiiri. Tek metin şartını hazır esnetmişken “Babacım” adlı o cinai anti-patriarki şiirini de eklemek lazım. Bu üçünü birleştirirsek aslında Plath’e ve etrafını saran o “Cam Fanus”a (neden “sırça” demediğimi daha sonra açıklayacağım) dair kapsayıcı, poetik ve “Plath-miti”nden uzak bir tasvire ulaşabiliriz. Plath-miti dediğim şey aslında Plath’i “mağlup ve intihara meyilli kırılgan kadın-yazar”a indirgeyen ve ona hak ettiği daha yıkıcı ve eleştirel gücü vermeyen, Plath’i “anti” (anti-otoriter, anti-psikiyatri, anti-sosyal) önekiyle değil “a” önekiyle (a-sosyal, a-patik, a-politik vs.) niteleyen bir mit. Bu yazı biraz bu miti bozmaya çalışacak.
I. Johnny Panik’in gelişi
Johnny Panik akli hijyen hedefiyle rüyaların âlemini ve rüya âleminin koruyucu azizi Johnny Panik’i alt etmeye çalışan beyaz-önlüklülere karşı rüya hakkını savunan bir anti-psikiyatri hikâyesi. Bu hikâye Plath’in en temel meselelerinden birini içeriyor: Aklın ve bedenin “delilik” ve vecde varabilecek özgürlüğünü denetim altına alan psikiyatri-makinelerine karşı bilinçdışının hakkını savunmak. Hikâyedeki anlatıcı bir psikiyatri kliniğinde bir rüya-kaydedicisi olarak çalışmaktadır ve bu kayıtlar hikâyeye adını veren “rüyaların kutsal kitabı”nı oluşturur. Anlatıcının (edebiyatındaki otobiyografik damarın baskınlığı düşünüldüğünde bu anlatıcının Plath’in ta kendisi olduğu varsayılabilir) rüyalar karşısındaki konumuna dair söyledikleri çok şey anlatıyor:
“Kendimi günbegün… bir rüya uzmanı olarak eğitiyorum. Bir rüya-durdurucu, bir rüya yorumcusu değilim: rüyaları o kaba saba ‘sağlık ve mutluluk’ amacıyla sömürmüyorum da. Sadece rüyaları topluyorum. Ben Johnny Panik aşkına, bir rüya âşığıyım.”[1]
Johnny-Panik-karşıtları, özetle doktorlar rüyaları öldürmek için her şeyi yaparlar; gerekirse elektroşok da uygulanır. Elektroşokla “tedavi” edilen eski Johnny-Panik-müritleri (hikâyede J. Panik bir nevi Tanrı’dır, başka bir gerçekliği yaşatan rüyaların tanrısı) bir nevi apati içinde kliniği terk ederler. Burada Plath bir siyasi-sosyolojik denetim mekanizması olarak kliniklerin disipliner sistemle nasıl suç ortaklığı yaptığını çok iyi gösteriyor.
Buradan Fouacult’ya bağlanabiliriz. Disiplin sistemlerinin arkeolojisine girişen Foucault’ya göre, 17. yüzyıldan itibaren modern iktidar dev bir gözetim ve denetim mekanizmasıdır. Mesela 17. yüzyıl ortalarında Paris’te yaşanan “büyük kapatılma”da ayyaşlar, deliler, sokak insanları, yani toplum bünyesinin persona-non-grata’ları hastanelere doldurulur ve bir denetim sistemine tabi tutulur. Focuault’ya göre disipliner sistem "itaatkâr bedenler imal etmektedir” ve böylece “Aynı zamanda bir ‘iktidar mekaniği’ de olan bir ‘siyasal anatomi’ doğmaktadır.”[2] Bu disipliner sistemde hastane, okul ve hapishane aynı hedefe giden farklı yollardır: tekillikleri ve çoğullukları faydacı bir denetim altına almak. Plath de bu hikâyede neredeyse Foucaultcu bir perspektiften bakarak “psikiyatri-makinesi”nin uysallaştırıcı işleyişini gösteriyor ve bu makinenin karşısına bir devasa rüya-gölü koyuyor.
Anlatıcı tek bir rüya görmektedir ve bu rüyada dünyadaki ve tarihteki bütün rüyaların toplandığı bir göl vardır. Bu göle “Kâbus Gölü” ya da “Delilik Bataklığı” gibi adlar verilebilir, ancak asıl mesele bu gölün tarih boyunca görülen bütün rüyaların kolektif yatağı olmasıdır ve Johnny Panik de işte bu gölün koruyucu azizidir. Makine meselesi hikâyenin bir yerinde şöyle geçiyor:
“Bugünlerde bir sürü insan makinelerin onları ezdiğine ya da düpedüz yediğine dair rüyalar görüyor.”[3]
Bu makine açıkça kontrol makinesidir ve bu makinenin en nihai hali de elektroşok makinesidir. Bu makineyi Ginsberg’ün Molok’una da benzetebilirsiniz, “Uluma”da (delilik-hakkını savunan bir diğer metin) bahsi geçen o endüstriyel-askerî kontrol makinesine de...
Plath hikâye boyunca bu makineyi anlatmakla yetinmeyip sonunda bir kaçış ihtimaline de işaret ettiği için anlatı-politikası açısından iyi bir hamle yapıyor. Hikâyenin sonunda anlatıcının elektroşok aygıtına bağlandığı esnada Johnny Panik bir deus ex machine gibi, adeta kutsal bir ışık yayarak sahneye iniyor ve elektroşok aygıtının işleyişini bozuyor. Bu kırılma noktası aslında Sylvia Plath’e genelde yüklenen çıkışsız-depresif halin (ya da “intihar-eden-kırılgan-kadın-yazar” mitinin) bir illüzyondan ibaret olduğunu gösteriyor ve Plath’i hak ettiği daha özgür ve daha demonik konuma yerleştirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Bu özgür-demonik konum statükonun mağduru konumundaki anlatıcıyı, statükoyu sarsabilecek bir faile dönüştürüyor.
