Busbecq'in Mektuplarında Türkler

Konu sahibi son olarak 4371 gün önce görüldü
Ogier Ghislain de Busbecq, 1522 yılında Kutsal-Roma Cermen İmparatorluğu'nun kentlerinden biri olan Lille'de (bugün Fransa ile Hollanda sınırları arasında) doğdu. Şarlken'in (V. Karl) imparatorluğu içerisinde yetişen Busbecq baba tarafından soylu bir aileye sahipti. Rönesans etkisinin iyice yerleştiği ve hümanist düşüncenin geliştiği bir atmosferde eğitim aldı. Düşünce dünyasında özellikle Venedik'teki üniversite hayatının büyük önemi olduğu belirtilir. Bir takım rivayetlere göre içinde Türkçenin de yer aldığı sekiz dil bildiği söylenir. Kabul edilmesi gerekir ki dönemin en karizmatik ve mühim diplomatlarından biridir. Olayları objektif olarak değerlendirmesi ve keskin görüşleriyle nam salmıştır. Botanik ve zooloji ile özel olarak ilgilenmiş, zengin kültürel birikimini henüz genç yaşlarda gerek yazıyla gerekse sözlü olarak imparatorluk sahasına ve çevresine aksettirmiştir. Henüz 22 yaşındayken Avusturya İmparatoru I. Ferdinand'ın hizmetinde çalışmış, Kraliçe Mary Tudor'un İspanya Kralı II. Felipe ile gerçekleştirdikleri evlilik düğününde (İspanya) kralını temsil etmiştir. Bu gerçekten adının duyulmasında büyük etkiye sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya arasında ortaya çıkan bir sınır anlaşmazlığını çözmek üzere görevlendirilmiş ve nihayet bu yazıda içerisinden bölümler nakledeceğim kitabın ortaya çıkmasına vesile olacak mektuplarını yazmaya başlamıştır.
e2068afe-800b-4789-90d9-14310240a3ec.jpg
Anlaşmazlığı çözmek üzere İstanbul'a gelen Busbecq bir buçuk yıl kadar Elçi Hanı'nda kalır. Anılarından anlaşıldığı kadarıyla yarı mahpus denilebilecek bir hayat sürer. Oldukça tedbirli ve temkinli olması gereken zamanlardır, Kanuni döneminden bahsediyoruz zira. Neticeyi tam alamadıktan sonra ülkesine döner ve yarım kalan işini tamamlamak için 1556'da tekrar Türk topraklarına gelir. Burada dostu ve meslektaşı olan Macar Nicholas Michault'ya yazdığı mektuplar, Türk Mektupları adlı kitabı oluşturmuştur. Kitap bir anı, gözlem yahut dönem tasvirinden çok daha fazla önem taşır ki o zamandan bu zamana sayısız tarihçi yararlanmıştır. Osmanlılarla ilgili detaylı bilgiler, Kanuni dönemi, Hurrem, şehzadeler, Rüstem Paşa, halkın yaşam biçimi, doğa, hayvanlar ve birtakım hususi gelişmeler de kitabın konuları arasındadır. Kitapta en çok ilgi çeken bölümler, Osmanlı devlet ve adalet anlayışını kendi, yani Avrupa'daki devlet ve adalet anlayışıyla kıyaslaması, bunu yaparken de sağlam bir hümanist olarak son derece objektif olmasıdır. Duyduklarından çok gördüğü ve yaşadığı tüm sorunları açıkça kayda geçirmek bir yana ciddi tenkitlerle aktarmıştır Busbecq. "Keskin sirke küpüne zarar verir" misali diline pek hakim olamamış, eleştirileri her zaman dikkat çekmiş ve okların üzerine çevrilmesine sebep olmuştur. Öyle ki 1592 yılında Avrupa'da yoğun biçimde süren din savaşları esnasında radikal Katoliklerin saldırısına uğramış ve hayatını kaybetmiştir. Türk Mektupları'nda yazıma konu olacak tek husus, Busbecq'in gördüğü ve yazdığı Türkler, Türklük ve Türk'tür. "Aşırı objektif" bir batılının Türk'e ne yönden baktığı ve Türk'ün nelerinin dikkat çektiği elbette okuyucuların önemle üzerinde durması gereken konulardan biridir. Bilhassa bugün, nerede kaldığımızı görmemiz için.
Yolculuğu boyunca Türk yurdunun mimarisinden daima bahsetmiş Busbecq. Bu hususta dikkatini çekenleri şöyle yorumlamış:

"Türklerin bir özelliği de binalarında ihtişamdan kaçınmaları. Bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş addediyorlar -bunlar adeta insanın bu dünyada ebediyen var olmayı beklediğine işaret edermiş gibi. Evlerine, bir yolcunun hana baktığı gözle bakıyorlar. Onları hırsızlardan, sıcak, soğuk ve yağmurdan koruyorsa başka bir lüks aramazlar. İşte bu nedenle bütün Türk diyarında zarif bir eve sahip zengin bulmak zordur. Sıradan halk kulübelerde ve küçük evlerde yaşar. Ancak zenginler bahçe ve hamama düşkündür. Kalabalık ailelerini barındıracak büyük evleri vardır ama bu evlerde aydınlık revaklar, göz alıcı salonlar, muhteşem olan veya insanı cezbeden hiçbir şey yoktur."

Yolculukları esnasında denizi de kullanan ve keyif alan Busbecq, Türklerin hangi işlere yatkın olduğundan mesleki tecrübelerine kadar değerlendirmelerde bulunmuş. Özellikle dikkatini çeken hadiselerde gözlemlerine kendi yorumlarını da katmış. Bunlardan biri de Türklerin karakteristik özelliklerinde dinlerinin ne kadar etkiliği olduğuyla ilgili, oldukça ilginç:
"Türklerin cesaretlerini fevkalade buluyordum. Gecenin karanlığına, ay ışığı olmamasına ve şiddetli rüzgârlara rağmen yola devamda hiç tereddüt etmediler. Kıyıdan suya uzanmış değirmenler ile kütüklerden ve ağaç dallarından dolayı sürekli tehlike içindeydiler. Kuvvetli rüzgâr, bulunduğum tekneyi sık sık ağaç köklerine suya uzanan dallara öyle bir şiddetle çarpıyordu ki her an parçalanmamız mümkündü. Hatta bir defasında güvertenin bir parçası büyük gürültüyle koptu. Yatağımdan fırlayarak gemicileri daha dikkatli olmaları için azarladım. Bana yüksek sesle verdikleri cevap sadece "Alaure" yani "Allah bizi korur" oldu."
Türklerin yolculara, misafirlere olan düşkünlüğü tarihten bu yana süregelmektedir. İşte bu konu hakkında da Busbecq’in bilhassa hanlara dair görüşlerini yine mektuplardan şöyle öğreniyoruz:
080efdd2-8fae-4e5e-8e7a-c1e3515501e9.jpg

“Bazen de bir Türk Hanında kaldım. Bunlar çok geniş ve ayrı ayrı yatak odaları olan gösterişli yapılar. Hıristiyan, Yahudi, fakir, zengin hiç kimse buradan geri çevrilmiyor, kapısı herkese açık. Paşalar ve sancak beyleri yolculukları sırasında buraları kullanırlarmış. Türk hanlarında her zaman bir saltanat sarayındaymışım gibi misafirperverlikle karşılandım. Bu hanlardan konaklayanlara yemek verilmesi âdettir. Yemek zamanı bir hizmetkâr masa kadar kocaman bir tepsiyle çıkagelir. Tepsinin ortasında bir tabak etli bulgur, etrafında ekmekler ile bazen de bir petek bal olur.”
İlginçtir, Busbecq her ne kadar geniş kültüre sahip bir diplomat dahi olsa İslâm bilgisi zayıf, İslam kültürü ise son derece gülünçtür. Ezanın sadece saatleri belirleyen bir “haykırış” olduğunu zanneder. Şöyle yorumluyor:
“Türklerin yol kenarında mesafeleri belirten kilometre taşları olmadığı gibi zamanı gösterecek saatleri de yok. Ancak camilerde hizmet eden ve su saati kullanan talisman dedikleri bir sınıf adamlar var. Bunlar şafak vaktinin yaklaştığını su saatine göre anladıkları zaman bu iş için yapılmış yüksek kuleden haykırmaya başlayarak herkesi duaya çağırıyorlardı. Bunu güneşin doğuşu ile öğle arasında, öğlende, gün ortası ile güneşin batışı arasında, bir de son olarak güneş battığı zaman tekrar ediyorlar. Hafifçe titreyen yüksek fakat hoş bir seda ile yaptıkları bu çağrı tahmin edilemeyecek kadar uzaklara ulaşabiliyor. Böylece Türklerin günü dört dilime ayrılmış oluyor. Her dilim mevsimlere göre ya uzuyor ya da kısalıyor. Ancak geceleri zamanı gösterecek hiçbir şey yok.”
İstanbul’dan daha güzel ve daha uygun mevkide kurulmuş bir şehir olmadığını sıklıkla belirten Busbecq, doğayla iç içe kaldığı zamanlarda Türklerin hayvanlarla kurdukları ilişkilerden de bahseder. Örneğin şu yorumu oldukça ilginçtir:
“Duyduğum seslerin Türklerin çakal dedikleri hayvanların ulumaları olduğunu söylediler. Bunların kurtların küçük bir cinsi ama tilkiden büyük. Kurtlar kadar açgözlü ve doymak nedir bilmezler. Kalabalık dolaşırlar fakat insanlarla sürülere zarar vermiyorlar. Yiyeceklerini vahşi yollarla değil, kurnazlık veya hırsızlıkla temin ederler. Bu vasıflarından dolayı dolandırıcılarla hilebazlara Türkler “çakal” diyor –bilhassa da Asya’dan gelenlere. Geceleri Türklerin çadırlarına hatta evlerine girip buldukları yiyecekleri alıp süpürüyorlar.”
Türk mutfağını seven ve lezzetli sofralara konuk olan Busbecq’in Türk yemek kültürüyle ilgili söyleyecekleri de elbet vardır:
“Türkler yolculuk sırasında ete veya sıcak yemeğe rağbet etmezler. Hoşlandıkları şeyler ekşitilmiş süt, peynir, kuru erik, armut, şeftali, ayva, incir, kuru üzüm ve vişnedir. Bu meyveleri temiz suda kaynatıp büyük toprak tepsilere koyarlar. Herkes bundan canının çektiğini satın alır. Meyveyi ekmeğin yanında katık olarak yerler. Sonra da suyunu içerler. Böylece yiyecek ve içecek çok ucuza mal olur –öyle ki bizde bir kişinin günlük yemek masrafı bir Türk’ün 12 günde harcayacağı paradan daha çoktur. Hatta resmi ziyaferleri bile genellikle böreklerden, çeşitli tatlılardan, yanına koyun eti ve tavuk ilave ettikleri muhtelif pirinç yemeklerinden ibarettir. ”
İstanbul’un dilencileri de Busbecq’in dikkatini çekenler arasında. Tıpkı yukarıda kendi ülkesiyle Türk topraklarındaki vaziyetin kıyaslaması gibi bu konuda da bir karşılaştırmaya gidiyor:
“Burada dilenciler bizde olduğundan çok daha az ve birtakım kutsal haklara sahip olduklarını iddia ediyorlar. Dini kisvelere bürünmüş halde oradan oraya dolaşarak dilenirler ve bunu mazur göstermek için de çoğu kendine meczup süsü verir. Türkler onları hoş tutarlar zira meczupların ve delilerin cennetlik olduğuna, bu dünyadaki hayatlarında evliya addedilmeleri gerektiğine inanırlar. Bir diğer sınıf dilenciler de Araplardır. Bunlar sancaklar taşır ve ecdatlarının Müslümanlığı yaymak için bu sancakların altında savaştığını söylerler. Her yerde ve herkesten dilenmezler, fakat akşamları sokaktan geçenleri iki üç misli fiyata yağ kandili, limon veya nar almaya zorlarlar. Görünüşe göre bir şeyler satmayı, haysiyetsizce dilenmeye tercih ediyorlar.”
Türklerin seferde nasıl beslendiklerinden askerlik ve din anlayışlarına, hayvan sevgilerinden kadınlara dair tutumlarına kadar her detayı hiç atlamadan aktaran Busbecq özellikle kendi askerlerine hayıflanır:
“…Bütün bunlar size, Türklerin içinde bulunduğu şartlara karşı ne kadar büyük bir sabır, uyanıklık ve tasarrufla katlandığını gösterecektir. Seferde verilen alışılagelmiş yemeği beğenmeyen, özenle pişirilmiş zarif yiyecekler bekleyen bizim askerimizden ne kadar da farklı! Eğer arzuları yerine getirilmezse başkaldırıp kendi kendilerinin mahvına sebep olurlar. İstedikleri verilse bile yine kendilerini aynı şekilde perişan ederler. Çünkü her insanın baş düşmanı kendisidir ve aşırı olmaktan daha amansız bir hasmı yoktur. Düşman canını almakta gecikse de onu bu ölçüsüzlüğü yok eder. Türklerin düzenini bizimkiyle kıyasladığımda geleceğin başımıza getireceklerini düşünüyor ve ürküyorum… Onlarda güçlü bir imparatorluğun bütün kaynakları, yıpranmamış bir güç, dövüşte ustalık ve tecrübe, savaş görmüş askerler, zafere alışkanlık, zorluklara tahammül, beraberlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve tedbir var. Yoksulluk, kişisel israf, zayıf bir güç, maneviyat bozukluğu, tahammülsüzlük, eğitimsizlik ise bizde. Asker itaatsiz. Subaylar para canlısı. Disiplin küçümseniyor. Başıboşluk, umursamazlık, ayyaşlık ve ahlaksızlık yaygın. En kötü olan da şu: düşman zafere alışkın biz ise yenilgiye. Sonucun ne olacağından şüphe edebilir miyiz?”
Son olarak Busbecq’in Türk kadınlarına yönelik gördüklerini ve görüşlerini de eklemek gerekir. Lakin bu yorumlar da yine yukarıda bahsettiğim gibi Busbecq’in İslam bilgisizliği de göz önünde bulundurulmalıdır. Zira sebep-sonuç ilişkisini sıhhatli bir şekilde kuramamıştır:
“Türk kadınlarının yüksek ahlak seviyesinden söz etmek isterim. Türkler karılarının iffetine diğer milletlerden çok daha fazla önem verirler. Bu nedenle onları eve kapatır ve öyle saklarlar ki kadınlardan neredeyse gün ışığı görmez. Eğer sokağa çıkmaları gerekişe o derece örtülü ve kapalı gönderirler ki yoldan geçenlere hayalet gibi görünürler. Kadınlar da insanlara ancak ipekli veya pamuklu peçelerinin ardından bakarlar. Hiçbir yerleri erkeğin gözlerine açık değildir. Türkler en ufak bir güzelliğe veya gençlik cazibesine sahip olan kadına, erkeklerin arzuları tahrik olmadan ve onu hayalinde lekelemeden bakabildiğine inanmazlar. İşte bu nedenle bütün kadınlar kapalı tutulur.”
Busbecq’in mektupları önemini ilk yayımlandığı yıllardan beri koruyor. Şahit olduklarını gerçeklerden çok uzaklaşmadan kendince yorumlayıp sunan bu diplomat aynı zamanda Türklerin lale düşkünlüğünü dünyaya tanıtmıştır. “Türk Mektupları” hâlâ ciddi bir kaynaktır
 
Geri