Bir Peygambere Duyulan İhtiyaç

Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü
Bir Peygambere Duyulan İhtiyaç

Abdu´l-Muttalib hiç bir zaman Hubal´a ibadet etmedi; o hep Tanrı´ya-Allah´a ibadet ederdi- Fakat Moabi putu nesillerden beri Ka´be´nln içindeydi ve tüm mabedlerin en büyüğü olan bu mabedi kaplayan lütuf ve ruhsal etkinin, yani bereket´in cisimleşmiş şeklini temsil ediyordu. Arabistan´da başka küçük mabedler de vardı. Bunların en önem. İlleri Hicaz bölgesindeki AH<kızları» olarak kabul edilen Lat, Uzza ve Menat İdi. Diğer Yesrlb Arapları gibi Abdul-Muttalib de küçüklüğünden beri, vahanın kuzeyinde, Kızıl Deniz´deki Kudayd´da bulunan Menafin tapınağına götürülmüştü.

Kureyş için bunların en önemlisi, Mekke´nin bir günlük deve yolu güneyinde, Nahle ovasın-dakl Uzza putu idi Bir günlük yol daha gidilirse, Havazin kabilesinden Takıf tarafından yönetilen ve Yeşil Cennet denilen Taife vanlır. Lat «Taiflİ bir kadın» di ve onun putu gösterişli bir tapınağa konmuştu. Bu putun koruyucuları oldukları için Takıf ular kendilerini Kureyş´le bir tutarlardı; Kureyş de Mekke ve Taif i kasdettiklerinde, -iki şehir» diyecek kadar Taif i yüceltmisti. -Hicaz´ın Bostanı» denilen Taif1 in verimliliği ve ikliminin güzelliğine rağmen, halkı yine de kuzeydeki boş vadiyi kıskanıyordu Çünkü kendi mabetlerinin, ne kadar yükseltseler de, Allah´ın Evi ile boy ölçüşemeyeceğini biliyorlardı.

Tamamen tersi ol-masını, yani kendi tapınaklarının tercih edilmesini de is*temiyorlardı, çünkü onlar da İsmail´in soyundandılar ve

Mekke´yle bir çok bağları vardı. Bu konudaki duyguları çoğunlukla karmaşık ve birbirine karşıt oluyordu. Diğer tarafta Kureyş hiç kimseyi kıskanmıyordu. Dünyanın merkezinde yaşadıklarından haberdardılar ve pusulanın her yönünden hacı çekebilecek derecede büyük bir tapınağın sahibi olduklarını biliyorlardı. Onların yapması gereken tek şey kendileriyle diğer kabileler arasında kurulan iyi ilişkiyi bozmamaya çalışmaktı.

Abdu´l-Muttalib´in hacıları Mekke´de ağırlamayla ilgili görevleri, onun tüm bunlardan haberdar olmasını sağladı. Onun işlevi kabilelerarası bir işlevdi ve bir noktaya kadar tüm Kureyş tarafından paylaşılıyordu.

Hacılara Mekke´nin bir ev olduğu hissettirilmeliydi. Onları hoş karşılamak, onların ibadet ettikleri şeyleri hoş karşılamak ve beraberlerinde getirdikleri putlara saygıda kusur etmemek anlamına geliyordu.

Putları kabul etmenin ve onların etkili olduğuna inanmanın tek delili ve meşruiyeti gelenekti: babaları, babalarının babaları ve daha büyük ataları hep öyle yapmıştı. Bununla birlikte, Allah, Abdu´LMuttaUb için büyük bir gerçeklik ifade ediyordu. Şüphesiz O, Kureyş. Huzaa, Havazin ve diğer arap kabilelerindeki çağdaşların*dan daha çok İbrahim´in dinine yakındı.

Fakat İbrahim dinini tam anlamıyla sürdüren bir kaç kişi vardı ve daima olmuştu. Onlar putlara ibadetin geleneksel olmaktan çok, sonradan ortaya çıkmış bir tehlike (bid´at) olduğu kanaatindeydiler.

Hu bel´in, İsrail oğulları*nın altın buzağısından pek farklı olmadığını görebilmek için tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler adını veren bu şahısların putlarla hiç ilgisi yoktu ve putları Mekke´yi pisleten ve alçaltan varlıklar olarak görüyorlardı.

Taviz vermekten uzak oluşları ve çoğu şeye karşı çıkışları onları Mekke toplumunun dışında kalmaya zorluyordu. Onlara karşı takınılan, tavır, tolerans, saygı veya kötü davranma bir bakıma kişilikleri, bir bakıma da kendilerini korumaya hazır olan kabileler tarafından be*lirleniyordu.

Abdu´l-Muttalib dört tane Hanif tanıyordu ve onların en saygını olan Varaka, Esad kabilesinden ikinci kuzeni Nevfel´in oğlu idi.

Varaka Hristiyan olmuştu. O bölgedeki Hristiyanlar arasında bir peygamberin gelişinin yakın olduğu fikrî yaygındı. Bu inancın bu kadar yayılmasının sebebi ise Doğudaki kiliselerden bazılarının bu inancı desteklemesi ve astrologlarla, kahinlerin de bu inancı paylaş*masıydı.

Yahudilere gelince, onlar da son gelen peygamberin İsa olduğunu bildikleri için yeni bir peygamberin geleceği konusunda hemfikirdiler. Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakında geleceğini, onun geleceğine delalet eden birçok işaretin görüldüğünü ve muhakkak onun seçilmiş kavim olan yahudilerden çıkacağını söylüyorlardı.

Varaka´nm da içlerinde olduğu bir grup Hristiyan ise bu konuda şüphedeydiler; onlara göre peygamberin Arap olmaması için hiç bir sebep yoktu. Arapların, yahudilerden daha çok peygambere ihtiyaçları vardı, çünkü en azından yahudiler tek Tanrı´ya tapma bakımından İbrahim´in dinini takip ediyor ve putlara tapmıyorlardı. Arapların bu yalancı tanrılara tapmalarını ise sadece bir peygamber önleyebilirdi.

Kâ´be´nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardı; bunun yanısıra Mekke´de her evde, evin merkezini oluşturan bir put bulunurdu. Yolculuğa çıkarken ve dönüşte yapılan ilk iş, putu okşamak ve ondan yardım dilemek olurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke´ye özgü değildi, tüm Arabistan´a yayılmıştı.

Bazı yerleşik Hristiyan Arap topluluklarının varolduğu da bir gerçekti: Güney´de, Nec-ran ve Yemen´de, Kuzey´de ise Suriye kıyılarında bulunu*yorlardı. Fakat, tüm Akdeniz´i ve Avrupa´yı değiştiren Tan-n´nın son vahyi (İsa), altı yüzyıldan beri Mekke vadisindeki putperest topluluk üzerinde hiçbir önemli etkiye sahip olamamıştı. Hicaz Arapları ve doğusundaki geniş Necd ovasındaki Araplar încillerin mesajına kapalı gibi görünüyordu.

Kureyş ve diğer putperest kabileler Hristiyanlara düşman değildiler. Hristiyanlar bazen ibrahim´in Mabed´ini ziyarete gelirler ve Araplar tarafından diğer hacılar gibi ağırlanırlardı.

Hatta bir Hristiyan´ın Ka´be´nin içinde Meryem ve İsa portresi boyamasına izin verilmiş, teşvik bile edilmiştir. Fakat bu resim ve diğerleri bir karşıtlık teşkil ediyorlardı, Kureyşliler ise bu karşıtlığa aldırmaz görünüyorlardı onlar için bu, sadece putlarına iki yeni putun ek*lenmesinden ibaretti.

Kabileslndeki çoğu kişinin aksine Varaka eski kutsal kaynakları okuyabiliyordu. Onlar üzerinde bir araştırma bile yapmıştı. Bu nedenle O, hristiyanlann çoğunlukla Hamsin yortusunda kutladıkları mucizeye (Pentecost) delalet ettiğini söyledikleri İsa´nın sözlerinden bir kısmının bu anlamı aştığını ve henüz ortaya çıkmamış bir şeyi kasdettı-ğtoi farkedebiliyordu.

Fakat´bu cümlelerin anlamı gizli idi. neye delalet ettiği anlaşılmıyordu: «O hiç bir zaman kendiliğinden konuşmaz, onun söyledikleri duyduklarından ibarettir.»

Varaka´nın kendine çok yakın olan Kuteyle adında bir kızkardeşi vardı. Çoğunlukla bütün bunları ona. anlatırdı. Onun söyledikleri Kuteyle üzerinde o denli etkili olmuştu ki beklenen peygamber sürekli düşüncelerinde yer ediyordu. O gerçekten aralarında olabilir miydi?

Develer kurban edilir edilmez, Abdu´l-Muttalib kurtulan oğlunu evlendirmeye karar verdi. Biraz araştırdıktan sonra, Kusayy´m kardeşi Zühre´nin torunu olan Vehb´in kı*zı Amine´yi uygun bir eş olarak seçtiler.

Vehb, Zühre kabilesinin şefiydi, fakat birkaç yıl önce ölmüştü. Amine, babasından sonra kabilenin şefi olan erte) erkek kardeşi Vuheyb´in velayeti altındaydı. Vuheyb´in de evlenecek yaşta Hale adında bir kızı vardı. Abdu´l-Muttalib evlilik kararını onaylatırken Amineyi oğluna, Hale´yi de kendine istedi.

Vuheyb de bu anlaşmayı kabul etti ve aynı zamanda yapılacak olan bu çifte düğün için tüm hazırlıklar yapıldı. Karar verilen gün Abdul-Muttalİb oğlunun elinden tutup Beni Zühre´nin yerleştiği evlere doğru yürümeye başladı. Beni Esad´ın evleri de yol üzerindeydi. O sırada Varaka´mn kardeşi Kuteyle de, bu meşhur düğünü görebilmek için evinin kapısı önünde oturuyordu.

Abdu´l-Muttalib o sıra yetmiş yaşlanndaydı, fakat yaşma görft her bakımdan hâlâ genç görünüyordu. Bu çifte damatların yavaş yavaş yaklaşması, onların zaten var olan etkileyiciliklerini artırıyordu. Daha da yaklaştıklarında Kuteyle gözlerini genç adama dikti. Abdullah güzellikte zamanının Yusuf u gibiydi. Hatta Kureyş´in en yaşlı erkek ve kadınları o zamana dek böyle güzel kimse görmediklerini söylüyorlardı. O şimdi gençliğinin baharında, yirmi beş yaşında idi. Fakat Kuteyle bu kez onun yüzünde başka bir şeylerin varolduğunu ve ahunda dünyanın ötelerinden gelen bir nur (ışık) parladıgını farkederek şaşırdı. B. Alenen peygamber Abdullah olabilir miydi? Yoksa o beklenen peygamberin babası mı olacaktı?

Baba-oğul tam onun yanından geçmişlerdi ki «Ey Ab*dullah,» diye bir ses duydular. Babası, sanki onun gidip kuzeniyle konuşmasını İstermiş gibi elini bıraktı. Abdullah, yüzünü Kuteyle´ye çevirdi, kadın ona nereye gittiğini sordu. Abdullah bir şeyler sakladığı için değil, fakat onun düğüne gittiğini bilmesi gerektiğini düşünerek sadece «Babamla gidiyorum» diye cevap verdi. Kuteyle: «Beni şimdi ve burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen develer kadar deve vereceğim.» dedi. Abdullah ise «Babamla beraberim, onun isteklerinin dışına çıkamam ve onu bırakamam» diye cevap verdi."[6].

Evlilikler planlandığı gibi yapıldı ve iki çift birkaç gün Vuheyb´in evinde kaldılar. Bu sırada Abdullah, kendi evinden birşeyler almak üzere yola çıkmıştı, yine Varaka´mn kardeşi Kuteyle´ye rastladı. Kadının gözleri yüzünü öyle araştırır bakışlarla tarıyordu ki, konuşmasını bekler bir şekilde yanında durdu.

Kadın bir şey söylemeyince, bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadığını sordu. Kuteyle şu cevabı verdi: «Dün yüzünde varolan ışık bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana veremezsin.» .

Evlenmelerin meydana geldiği yıl MS. 569 idi. Bunu takip eden yıl Fil yılı olarak bilinir ve birden fazla sebep nedeniyle Önem taşır.
 
Peygamber Efendimizin (S.A.V)'in Mübarek Nuru

mavigl6imme71ru6.gif


Nurun yaratılması

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın habibi, sevgilisi, yaratılmış bütün insanların, mahlukatın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisidir.

Allahü teâlânın medhettiği ve bütün insanlara ve cinne peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün peygamberdir. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş olup, her şey onun hürmetine yaratılmıştır.

Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismi ile hitab ettiği halde, O'na; "Habibim" (Sevgilim) diye iltifat buyurmuşdur, Ayet-i kerimede mealen; "Seni alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya suresi: 107) ve bir hadis-i kudside de; "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, mahlukatı yaratmazdım" buyurdu.

Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan en üstünüdür.

Peygamberimiz ise, dünya yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en faziletlisidir. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Cenab-ı Hak, O'nu öyle yaratmıştır.

Allahü teâlâ hiçbir şeyi yaratmadan önce, sevgilisi peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın mübarek nurunu yarattı.

Eshab-ı kiramdan Cabir bin Abdullah, bir gün; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?" diye sorunca; "Her şeyden evvel senin Peygamberinin, yani benim nurumu kendi nurundan yarattı. O zaman; levh, kalem, Cennet, Cehennem, melek, sema (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinler yoktu" buyurdular.

Peygamberimizin nuru, Adem aleyhisselamın kalbi ve cesed-i şerifi yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu.

Adem aleyhisselam kendisine ruh verilince, alnında, zühre yıldızı gibi parlayan bir nurun olduğunu fark etti.

Adem aleyhisselam yaratıldığında, cenab-ı Hakk'ın kendisine; Ebu Muhammed yani Muhammed'in babası diyerek hitab ettiğini ilham ile anladı ve; "Ey Rabbim! Bana niçin Ebu Muhammed künyesini verdin?" diye sual edince, Allahü teâlâ; "Ey Adem! Başını kaldır!" dedi.

Adem aleyhisselam, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı alada sevgili Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" nurdan yazılmış Ahmed ismini gördü.

O zaman; "Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sual etti. Allahü teâlâ da; "Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir.

O'nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed'dir.

Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim" buyurdu.


mavigl6imme71ru6.gif

 
Peygamber Efendimizin Sıfatları hakkında bilgi

Peygamber Efendimizin Sıfatları


1- İsmet:

Peygamberlerin her türlü gizli, açık günahlardan ve bu günahlara delâlet edecek hareketlerden uzak olmalarıdır.

2- Emanet:

Peygamberlerin her bakimdan emin olup, kutsi, ilâhî vazifeleri hususunda ve diger işlerinde en dogru yolda bulunmalarıdır.

3- Sidk:

Peygamberlerin her hususta yani gerek dinî hükümleri teblig ve gerek diger emirleri haber verme hususunda dogru sözlü olmalarıdır.

4- Fetânet:

Peygamberlerin fâtın, uyanık görüş ve zekâ kuvvetlerine sahip olmalarıdır.

5- Şeriatı tebliğ:

Peygamberlerin Allah tarafından bildirilen şeyleri ümmetlerine tamamen tebliğ etmeleridir.

6- Adaletli olmak:

Peygamberler her türlü işlerinde haktan ve adaletten ayrılmazlar Hiçbir kimseye haksızlık yapmamışlardır.

Bilindiği gibi, tüm peygamberlerde bu sıfatlar mevcuttur.

Ancak bizim peygamberimizin diğer peygamberlerden ayrı beş vasfı daha vardır:

1-Bütün peygamberlerden efdaldir.(Üstündür)

2-Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.

3-Peygamberler silsilesinin son halkası (Hatemü’l- embiya) yani son peygamberdir.

Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.

4-Bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

5-Şeriati kıyamete kadar devam edecektir.

 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.V.) MERHAMETİ

448754972.gif

[FONT=&quot]Hadîs-i Şerîf:​
“Rabbinin (hesap için huzuruna çıkacağı) makamından korkan kimseye iki cennet (biri Adin, biri Naîm) vardır.” (Rahmân Sûresi, âyet 46)

Hicrî: 7 Rebîulevvel 1434 •Fazilet Takvim

PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.V.) MERHAMETİ

Hz. Enes (r.a.) buyurdular:

“Resûlullâh'ın (s.a.v.) kokusundan daha güzel ne bir anber, ne bir misk, ne de başka bir koku kokladım. Resûlullâh'ın (s.a.v.) mübarek teninden daha yumuşak ne bir atlasa, ne de bir ipeğe dokundum.” dedi.

Sâbit (r.a.) “Yâ Enes, sen sanki Resûlullâh'a (s.a.v.) bakıyormuş ve mübarek sesini işitiyormuş gibisin” dedi.

Hz. Enes (r.a.) şöyle dedi: “Evet; görüyor ve işitiyorum. Vallahi kıyâmet günü ona kavuşmayı umuyorum. O zaman 'Yâ Resûlâllah! Küçük hizmetçin geldi!' diyeceğim.”

Sonra şöyle dedi: “Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) Medine’de on sene hizmet ettim. Ben o zaman küçük çocuktum. Her yaptığım iş, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) olmasını arzu ettiği gibi değildi. Bana yaptığım bir işten dolayı “üf” bile demedi, 'Bunu niçin yaptın, bunu niçin şöyle yapmadın.' diyerek hiç azarlamadı.”

“RABBİNİN MAKAMINDAN KORKANA İKİ CENNET VARDIR”

Hz. Ömer'in halifeliği zamanında mescide ve ibadete devam eden bir genç vardı. Bir kız ona âşık oldu. O da ona âşık olmuştu. Tenha bir yerde kız yanına geldi, konuştular. Genç ona meylettiği sırada Allah korkusundan hıçkırıklarla bayılıverdi.

O gencin amcası geldi ve onu kucaklayıp evine götürdü. Kendine gelince amcasına, “Ey amca! Hz. Ömer'e git, benden kendisine selâm söyle ve 'Rabbinin hesap için huzuruna çıkacağı makamından korkan kimseye mükâfat olarak ne vardır?' diye sor.” dedi. Bunun üzerine amcası gitti ve Hz. Ömer'e olanı anlattı. Bu sırada genç tekrar bir hıçkırıkla vefat etmişti.

Hz. Ömer bu olanları öğrenince gencin yanına vardı ve: “Sana iki cennet vardır, sana iki cennet vardır.” buyurdu.

Hicrî: 7 Rebîulevvel 1434 •Fazilet Takvim
[/FONT]
 
Peygamber Efendimizin Özellikleri

Allahu Teala Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimize öyle özellik ve hususiyetler vermiştir ki, onlar başka bir peygamberde yoktur. Bunlarıdan bir kısmını özetle zikredeceğiz. Bu konuda Rasulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Bana, benden evvel hiç kimseye verilmeyen beş şey verildi:

1-Bir aylık gibi uzun bir mesafeden düşman kalbine korku salmakla ilahi yardıma mazhar oldum.

2-Yeryüzü benim için namaz kılma mahalli ve temizlik vasıtası yapıldı. Ümmetimden kim bir namaz vaktine erişirse, hemen bulunduğu yerde namazını kılsın.

3-Ganimet benden evvel kimseye helal yapılmadığı halde bana helal kılındı.

4-Bana umumi şefaat yetkisi verildi.

5-Benden önceki peygamberler sadece kendi kavmine gönderiliyordu, ben bütün insanlığa peygamber olarak gönderildim."( Buhari, Salat, 56. Bkz: Müslim, No: 523; Ahmed, Müsned, II, 411; ibnu Mace, No: 567; ibnu Hıbban, Sahih, No: 2313)

Allahu Teala, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin bütün insanlığa peygamber gönderildiğini şöyle haber vermektedir:

"Rasülüm biz seni bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar."( Sebe, 28.)

"Rasülüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim."( A'raf, 158)

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, Allah katında kendisine peygamberlik veriliş bakımından ilk peygamberdir, ancak, gönderiliş bakımından son peygamberdir. Hz. Adem daha yaratılmadan önce Ruh ile ceset arasında iken Allahu Teala Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi peygamber olarak tayin buyurmuştur. Efendimiz'e (s.a.v): "Siz ne zaman peygamber oldunuz?"diye sorulunca:

"Adem ruhu ile cesedi arasında olup henüz yaratılmamışken ben peygamberdim" cevabını vermiştir.( Ahmed, Müsned, V, 59; Hakim, Müstedrek, II, 609.)

Peygamberlik onunla tamamlanmış ve son bulmuştur. Kur'an-ı Hakim'de, Efendimiz (s.a.v) "Hâtemün-Nebiyyin" yani peygambelerin sonuncusu sıfatıyla tanıtılmıştır.( Ahzab, 40.)

Hz. İsa'nın (a.s) ahir zamanda inmesi Onun bu sıfatını ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü Hz. İsa (a.s), Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimizin getirdiği din ve hükümlerle amel edecek, Onun ümmeti olacak, yeni bir din getirmeyecek, kendisine indirilen incil ile amel etmeyecek, Hristiyan ve Yahudileri de İslam'a davet edecek; kabul etmeyeni kılıçtan geçirecektir.( Nevevi, Şerhu Müslim, II, 190; ibnu Hacer, Fethu'l-Bari, VI, 491; Edib Keylani, Avnu'l-Mürid Şerhu Cevheretü't-Tevhid, II, 805.)

Efendimize (s.a.v) verilen "Kur'an mucizesi devamlıdır. Bütün mucizeler bitmiş, arkası kesilmiştir. Fakat Kur'an mucizesi kıyamete kadar devam edecektir. Kıyamet günü en fazla ümmet (s.a.v) Efendimizin olacaktır.( Müslim, iman, 196; ibnu Mende, iman, 890; Acurri, eş-Şeriatu, 467 (93. Bab) )

Rasulullah (s.a.v) Efendimizin ümmeti ve daveti hiç kesilmeden kıyamete kadar devam edecektir. Onun getirdiği Kur'an ve din tahrif edilemeyecek, aslı hiç bozulmayacaktır. Allahu Teala Kur'an-ı Hakim'i özel koruması altına almıştır. Kur'an'ın korunması onun tefsiri olan sünnetin de korunması demektir. Çünkü sünnet olmadan Yüce Kur'an'ın hakkıyla anlaşılması ve yaşanması mümkün değildir.

Allahu Teala, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin getirdiği dini nesilden nesile taşıyacak raşid halifeler, rabbani alimler, gerçek varisler, kamil mürşidler yaratacak ve din kıyamete kadar bir gurup tarafından hakkıyla temsil, tebliğ ve tatbik edilecektir. Allah Rasülü (s.a.v) kendisine has bu durumu şöyle beyan buyurmuştur:

"İsrâiloğllarmı peygamberleri yönetip idare ederdi. Bir peygamber vefat edince yerine başka bir peygamber gelirdi. Benim ve ümmetimin durumu ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek fakat, (benim adıma bu işi yürütecek) halifeler bulunacak, adedleri de çok olacak.( Buhari, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 440 ibnu Mâce, Cihad, 42,

Ahmed, Müsned, II, 297.)Şu hadisler de bu konudadır:

"Allah Teâlâ, her yüz senenin başında bu ümmete dinini yenileyen ve canlandıran bir kimse (müceddid) gönderecektir."( Ebû Dâvud, Melâhim, 1; Hâkim, Müstedrek, IV, 523)

"Kıyamete kadar ümmetimden bir taife hak üzere kalmaya ve Allah'ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara muhalif davrananlar kendilerine hiç bir zarar veremeyecek, onlar hakkı izhar ve isbatta muvaffak olacaklardır."( Buhari, i'tisâm, 10, Müslim, imaret, 53; Tirmizî Fiten, 27, İbnu Mâce, Mukaddime, 9.)

Ebû Ya'lâ'nın rivayetinde, hadis "İsa b. Meryem ininceye kadar." kısmıyla rivayet edilmiştir.( Bkz: Ebû Ya'lâ, Müsned, VII, 59-60 (No: 2078).)

Dış Görünüşüne ait özellikler:

1- O, dedesi Hz. İbrahimin duası, Hz. İsanın müjdesiydi.

2- O, kendisinden bahsederken en Muhammedim buyururdu.

3- Diğer bir ismi Mahinir. Zira Allah onunla batılı ve küfrün karanlığını gidermiştir. Mahi; kötülüğü yok eden, gideren demektir.

4- O, cahiliye dönemin de bile -Peygamber olmadan önce de- hiçbir puta tapmadı.

5- Hayatında -Peygamberlikten önce de- hiç içki içmedi.

6- Vahiy almadan önce, apaydınlık rüyalar görürdü. Gördüğü rüyalar sonra çıkardı.

7- İlk zamanlarda -Peygamberlikten önce- yalnızlığı severdi. Hiraya çekilir, orada kendince ibadet ederdi. İlk vahyini (Alaka) orada aldı.

8- Görenleri etkileyen bir görüntüsü vardı. Onu gören kendine çekidüzen verme ihtiyacı duyardı.

9- Üzerinde daima parlak bir ışık yüzünü aydınlatırdı.

10- Ne garipsenecek kadar uzun, ne de kısaydı. Orta boyluydu.

11- Başı büyükçeydi.

12- Yüzü parlak beyazdı.

13- Sakalı genişçeydi.

14- Ağzı dengeli genişlikteydi. Hitabet gücü çok fazlaydı.

15- Yanakları yüzüne uygun yapıdaydı.

16- Göğsü ve karnı aynı seviyedeydi. Göbeği yoktu.

17- Boynu uzun ve güzeldi.

18- Sakal ve bıyıktaki beyaz tüylerin çekilip alınmasını hoş karşılamazdı.

19- Saç ve sakalındaki beyaz tüyün sayısı 20 civarındaydı.

20- Tatlı ve güzel bir yüzü vardı.

21- Yüzü dikdörtgen değil, yuvarlak -dairemsi- bir yapıya daha yakındı.

22- Göz uçları uzundu.

23- Avuç içi uzundu. Bu özelliği cömertliğine işaret sayılmıştır.

24- Yürürken sakin, vakur yürürdü. Dönerken bütün vücuduyla dönerdi.

25- Daima bir murakabe -düşünce- halindeydi. Gökten çok, yere bakardı.

Ahlakına ait özellikleri:

26- Her karşılaştığıyla selamlaşırdı.

27- Az ve öz konuşurdu. Gerekmedikçe konuşmazdı.

28- Boş vakit geçirmezdi. Mutlaka bir şeyle meşgul olur, daha çok ibadet ederdi.

29- Çok sabırlıydı. Son derece yumuşak karakterliydi.

30- Her türlü nimeti önemserdi.

31- Hak uğruna gazaplanırdı. Kendi şahsı için hiç hesap sormamıştır.

32- Yüzü güleçti. Daimi olarak tebessüm ederdi.

33- Geceyi üçe bölerdi. Birisini Rabbine ibadet için ayırırdı. Diğer bölümünü ailesine ayırırdı. Son bölümünü ise dinlenmekle geçirirdi.

34- Evinden çıktığında, dönünceye kadar kendisini (dini hususları) ilgilendirmeyen sözlerden uzak kalırdı.

35- Birleştirir, insanları kaynaştırırdı. Ayrılıktan, ayırmaktan uzak dururdu.

36- Bir kavmin ileri gelenine ikramda bulunurdu.

37- Arkadaşlarının durumunu sıkça sorardı.

38- Her probleme karşı hazırlıklıydı. Mutlaka çözüm üretirdi.

39- En değer verdiği insan, başkalarının yükünü hafifleten ve sürekli hayra vesile olan kişilerdi.

40- Oturuş ve kalkışında sürekli Allahı anardı. Hatırlatırdı.

41- Bir meclise girdiğinde en uygun olan boşluğa otururdu. Ashabına da böyle hareket etmelerini emrederdi.

42- Cemaatindeki herkesin yararlanacağı şeyler konuşur, her bir insanla özel ilgilenirdi. Kimseyi diğerlerinden ayırmazdı.

43- Biri kendisine soru sorduğunda mutlaka -yürüyor olsa bile- duraksar ve cevabını gülümseyerek verirdi. Sözlerin en yumuşağıyla hareket ederdi.

44- Onun oturduğu meclise, yumuşaklık, hayâ, sabır ve ölçü hâkimdi.

45- Sokakta, mecliste veya çarşıda sesini yükselttiği görülmemiştir.

46- İnsanların mahremini ve özel hayatını hiç sorgulamazdı. Merak etmezdi.

47- Konuştuğunda insanlar başlarına konmuş olan bir kuşu ürkütmek istemezcesine sessizce dinlerlerdi. O susunca insanlar konuşurlardı.

48- Arkadaşlarının gülüştükleri şeylere O da gülerdi. Arkadaşlarının hayret ettiği şeylere O da hayret ederdi. (Kendini onlardan farklı bir konuma sokmazdı.)

49- Uzaktan gelmiş ve kitle içinde nasıl konuşacağını veya Peygambere nasıl muamele edeceğini bilmeyen kişiye anlayacağı dille konuşur ve onu rahatlatırdı.

50- Konuşanın sözünü asla kesmezdi.

51- Her kelimesini üç defa tekrar ederdi. İnsanlar söylediği sözü bir daha asla unutmazlardı.

52- Konuştuğunda Onu dinleyen herkes ne demek istediğini anlardı. Halkın diliyle konuşurdu. Ağır, ağdalı, şaşaalı, süslü, yaldızlı konuşmalardan hoşlanmazdı.

53- Argo olan, sokak dili olan gayriciddi hiçbir kelime konuşmazdı. Her sözü ciddiydi. İnsanlar Onun hafif sayılacak hiçbir sözünü duymamışlardı.

54- Düşünerek, ağır ağır ve tartarak konuşurdu. Kelime ve cümleleri birbiri ardınca yuvarlamazdı.

55- Sesi güzeldi.

56- Gömlek giymeyi severdi. Beyaz rengi daha çok tercih ederdi. Ancak kırmızı, yeşil gibi renkleri de seçerdi.

57- Yeni bir elbise aldığında cuma günü giyinmeyi isterdi.

58- Tırnaklarını kısa tutardı. Bıyıklarını dudaklarının üzerine kadar uzatmazdı.

59- Vücudundaki fazla tüyleri sık sık giderirdi. Haftada bir, mutlaka belli bölgelerin temizliğini yapardı.

60- Yola çıktığında, aynasını, tarağını, saç yağını, misvakını, göz sürmesini yanına alırdı. Son derece temiz dolaşırdı. Günde onlarca defa dişini misvakla temizlerdi. Saçını yıkar ve temiz yağla bakım yapardı. Aynaya bakarak saç, sakal ve bıyığını düzene koyardı. Dağınık hali görülmemiştir.

61- Yastığının içinde hurma dalı ve yaprakları vardı.

62- Tevhidi sarsacak, putperestliği anımsatacak bütün görüntü, gelenek ve âdetlere karşı hassas davranırdı.

63- Kendisine ait eşyalarına isim verirdi. Atının adı Murtecez, devesinin adı Düldül, kılıcının adı Zülfikâr, zırhının adı Zü� fudul�u. Böylece hayvanlara bile bir kişilik -mecazi anlamda- kazandırırdı.

64- Atları severdi.

65- Yumuşak ve toleranslı hareket ederdi.

66- Hiçbir konuda aşırılığı kabul etmezdi.

Dua ve işleriyle ilgili hassasiyetleri:

67- Meyve yemeyi severdi. Meyve yerken şöyle dua ederdi: Allahım! bu meyvemizi bereketli kıl

68- Medine şehrini severdi. Şöyle derdi Medine için: Allahım! bu şehri bize bereketli kıl

69- Tuvalet ihtiyacı için girdiğinde şöyle dua ederdi giriş kapısında: Allahım! Her türlü şeytanın şerrinden ve kötülüğünden Sana sığınırım

70- Tuvalet ihtiyacından sonra çıktığında şöyle dua ederdi: Allahım! Bizleri her türlü günah ve hatadan dolayı bağışla

71- Oturup küçük abdest gidermeye dikkat ederdi. Ama zaman zaman -yer müsait olmadığında- ayakta küçük su ihtiyacını giderdiği olmuştur.

72- Dişini temizlemek için sık sık misvak kullanırdı.

73- Abdestte yıkadığı organlarını üçer kez yıkamayı alışkanlık haline getirmişti.

74- Abdestten sonra bir havlu -mendil- ile kurulanırdı.

75- Abdest aldıktan sonra şöyle dua ederdi: Allahım! Günahımı bağışla. Evimdeki geçimim ve esenliğimi genişlet�

76- Bazen 5 vakit namazı tek bir abdestle kılardı.

77- Yıkanması gerekirken -cünüplükten sonra- yıkanmadan uyumak isterse namaz abdesti gibi abdest alır ve uyurdu. Uyanınca yıkanırdı.

78- Cuma günü boy abdesti alırdı.

Günlük ibadetleri:

79- Öğle namazını sıcaklığın hafiflediği saate bırakırdı.

80- İkindi namazını güneş sararmaya başlamadan kılardı. (Yani öğleyi biraz geciktirir, ikindiyi ise geciktirmezdi.)

81- Akşam namazını güneş batı ufkunda tamamen kaybolduktan sonra kılardı.

82- Bazen yatsı namazını geciktirirdi.

83- Sahabesine ezanı öğrenmelerini söylerdi.

84- Bazen namaz için ezanı kendisi okurdu.

85- Sabah namazında �af�suresi gibi sureleri okurdu.

86- Akşam namazında �ürselat�suresini okudu.

87- Yatsı namazında main suresini okurdu.

88- Rukudan kalktığında tam doğrulurdu.

89- Rukuda baş ile belini aynı hizada tutar ve ellerini dizlerinin üzerine koyardı.

90- Secdede iken kollarını -pazularını- böğründen uzak tutardı.

91- Bazen namazda ağlardı.

92- Namaz için tekbir alacağında şöyle derdi:

Allahım! Beyaz elbiseyi kirlerden arındırdığımız gibi, Sen de beni hatalarımdan arındır. Allahım! Beni hatalarımdan kar, dolu ve temiz suyla yıkayarak arındır.br />
93- Rukuda şöyle derdi: ubbuhun (Yani; Allaha her türlü eksiklikten uzak tutarım.) Kuddusun (Allah bütün ayıplardan arınmıştır.) Ey meleklerin ve ruhun Rabbi.br />
94- Secdede şöyle dua ederdi: Allahım Sana secde ettim. Sana iman ettim. Sana teslim oldum. Sen benim Rabbimsin. Şüphesiz benim yüzüm ancak kendisini yaratıp güzelleştiren, Oa duyma ve görme özelliklerini veren tek Allah secde eder. Allah ne kadar yücedir. O yaradanların en güzelidir.
 
Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) gençlerle ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur:
"Gençlerinizin en hayırlısı ihtiyarlarınıza benzeyendir. İhtiyarlarınızın en şerlisi, gençlerinize benzeyendir." (Feyzü'-l Kadîr, 15:776)
Elbette buradaki "benzemek"ten kasıt, kılık-kıyâfette birbirlerini taklit etmek veya saçların ağarması, dökülmesi, yüzlerin kırışması değildir. Nitekim Bedîüzzaman Hazretleri, bu hadîsi izah ederken, şunları söyler:
"En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister, çocukcasına, hevesât-ı nefsaniyeye tâbi olur."
Gençlerin dünyanın fâniliğini kavrayıp, ebedî hayatları için çalışmalarında, ölümü düşünmelerinin büyük etkisi vardır. Bir gün mutlaka öleceğini düşünüp o şuur ile çalışmayan, kendisine âhireti kazanmak için verilen ömür sermayesini boş yere harcar. Gelip geçici lezzetlere dalar, dünyayı bir oyun ve eğlence alanı zanneder.
Peygamberimiz, "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz" (Tirmizi, Zühd: 2), buyurarak, bizleri bu gafletten kurtarmak ister.
Nitekim Abdullah ibni Ömer'in (r.a.) anlattığı şu hâdise ne kadar ibretlidir:
Ensardan bir adam gelerek, Peygamberimize (a.s.m.) şöyle sordu:
"Yâ Resûlâllah, mü'minlerin hangisi daha akıllı, daha şuurludur?"
"Ölümü en çok hatırlayanı ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananı. İşte onlar en akıllı, en şuurlu olanlarıdırlar." (İbn-i Mâce, Zühd: 31)
Yine Abdullah ibni Ömer (r.a.) şunları anlatır:
Resul-i Ekrem (a.s.m.) vücudumun bir yanından tutarak şöyle buyurdu:
"Dünyada sanki bir garîb (gurbette olan yabancı), hattâ yoldan geçen bir yolcu imişsin gibi ol ve kendini kabir halkından (biri) say. "
Daha sonra İbni Ömer (r.a.) sözüne şöyle devam etti: Sabaha çıktığın zaman kendine akşamın sözünü etme, akşama çıktığın zaman da kendine sabahın sözünü etme. Hastalığından önce sıhhatinden, ölümünden önce hayatından (istifâde edip tedbir) al. Çünkü sen, ey Abdullah! Yarın adının (mutlu mu, bedbaht mı) ne olacağını bilemezsin. (Tirmizi, Zühd: 25)
Gerçekten de, dünya hayatının fâniliğini bundan daha güzel anlatan bir söz olamaz. Çünkü, insanın elinde bulunan "ömür" ve sahip olduğu zaman, sadece bir "an"dır. Hiç kimse, bir sene, bir ay, bir gün, hattâ bir saat sonrasına kadar yaşayacağını garanti edemez. O halde bulunduğu ânı, en güzel bir şekilde değerlendirmeli, Allah'a hakkıyla kul olmalıdır.
Bununla birlikte, dünyanın fâniliğini anlamak ve zevklerini terk etmek demek, kendisini Allah'ın nimetlerinden mahrum etmek değildir.
Bu hususu şu hadîs çok güzel ifâde eder:
"Dünya zevkinin terki, helâl bir şeyden kendini mahrum etmek veya malı elden çıkarmakla değildir. Fakat dünya sevgisinin terki, elinde bulunanların Allah'ın katında bulunanlardan daha güven verici olmaması ve bir musibete uğradığın zaman o musibet sende bırakılmış olsaydı sevabı için ona daha istekli olmandır." (Tirmizi, Zühd: 29)
Gençlerin dünyaya dalmamaları için sadece ölümü düşünmeleri yeterli değildir. Aynı zamanda ölümden sonrasını da tefekkür etmek gerekir. Kabir hayatını, Kıyâmeti, Haşir Meydanını, muhasebe ve muhâkemeyi, Mîzanı, Sıratı ve Cehennemi de iyice düşünmek lâzımdır ki, buraların azabından kurtulmak için Allah'a sığınalım ve zamanımızı Allah'ın istediği tarzda geçirelim.
İnsanın ölümden sonra uğrayacağı ilk durak kabirdir. Peygamberimiz (a.s.m.), "Kabir âhiret menzillerinden bir menzildir. Kişinin buradaki hesabı kolay olursa diğer duraklardaki hesabı da kolay olur, zor olursa diğerleri de zor olur" buyurmuştur.
Kabir azabı haktır. Kişi, dünyada yaptığı kötülüklerden dolayı önce kabirde azap görecektir. Hazret-i Osman (r.a.) ağlayarak, Resul-i Ekremin (a.s.m.) şu sözünü aktarırdı: "Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim." (Tirmizi, Zühd: 5)
Peygamberimiz, kabirleri ziyaret ettiğinde, bura ehlinin vaziyetini görür ve sahabelere haber verirdi. Yukarıdaki hadiste kabrin korkunçluğunu belirttiğine göre, kabir azabına uğramamak için çok çalışmak gerekir.
Kabirden sonraki dehşetli zaman, kıyâmet günüdür. Bu hususta Efendimiz (a.s.m.) şunları söyler:
"Kıyâmet günü olunca güneş, kullara bir mil veya iki mil mesafede oluncaya kadar yaklaştırılacaktır. Güneş onları âdeta eritecek ve amelleri miktarınca ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimini topuğuna kadar alacak, kimini diz kapaklarına kadar alacak, kimini beline kadar alacak, kimine de basbayağı gem vuracaktır." (Bu sırada Resul-i Ekrem ağzını işaretliyordu.) (Tirmizi, Kıyame: 2)
İşte böyle dehşetli bir günde kurtuluşun yolu, dünyada iken Allah'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmaktır. Peygamberimizin sünnetini de rehber edinmektir.
Kişi, dünyada yaptığı her şeyden haşirde hesaba çekilecektir. O kadar ki, Zilzal Sûresinde, zerre kadar yaptığı bir iyiliği veya kötülüğü mutlaka göreceği belirtilir. Kişinin sevapları ve günahları tartılacak, iyilikleri fazlaysa Cennete, kötülükleri fazlaysa Cehenneme gidecektir.
Bu zorlu muhâsebeye uğramadan önce şu hadîsden ders almak gerekir:
Abdullah bin Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:
"Vallahi sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin gördüğü dolunayla başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın. Sonra Allah ona şöyle buyurur:
Ey Ademoğlu, benim hakkımda seni ne aldattı?
Ey Ademoğlu benim için ne amel işledin?
Ey Ademoğlu, Benden ne kadar hayâ ettin?
Ey Ademoğlu, peygamberlere ne cevap verdin?
Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim?
Sana helâl olmayan şeyleri dinlerken Ben kulaklarının üzerinde kontrolcü değil miydim?
Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayan şeyleri söylerken Ben dilinin üzerinde murakıp değil miydim?
Sen ellerinle helâl olmayan şeyleri tutarken, Ben onların üzerinde gözcü değil miydim?
Ayaklarınla sana helâl olmayan şeylere giderken Ben ayaklarının üzerinde gözetleyici değil miydim?
Sana helâl olmayan şeylerle kalben ilgilenip dururken Ben, kalbinin üzerinde murakıp değil miydim?
Yoksa sana olan yakınlığımı ve sana gücümün yettiğini inkâr mı ettin?"
Rabbimizin bu hitapları, şu anda bile bizleri ürpertmekte, tüylerimizi diken diken etmektedir. Bir de aynı hitabın, bütün haşmet ve dehşetiyle âhirette yapılacağını düşünelim. Bu hitap, Allah'ın emirlerine uymayanlar için ne kadar utandırıcı, acıklı ve hüzün vericidir.
Bu bakımdan fırsat elde iken âhirete ciddi çalışmak gerekir.
Cehennem azabını da düşünmeli ve ondan kurtulmak için duâ etmeliyiz.
Cehennem azabının dehşetini anlamak için Numan bin Beşir'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadîs, yeterlidir:
"Azap bakımından Cehennem ehlinin en hafif olanı, iki ayağının oyuğunda iki ateş bulunan ve bundan dolayı beyni kaynayan kişidir." (Tirmizi, Cehennem: 12)
Cehennem azabının en hafifi buysa, en dehşetlisinin ne olacağını düşünmek zor değildir.
Allah bizleri ölümü düşünüp fâni dünyanın zevklerine dalmayan, kabir ve Cehennem azâbından kurtulan kullarından eylesin.


Yazar:Cemil Tokpınar




 
Son İlahî Risaletin Merkezi Olarak Mekke’nin Seçilmesinin Sebeb-i Hikmetleri

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de En’am suresi 124. ayet-i kerimede “…Allah peygamberliği nereye (kime) vereceğini çok iyi bilir.” buyurmuştur. Bu ayetten yola çıkarak müfessirler, risaletin verildiği yerin ve kişinin bir takım hikmetlere bağlı olarak seçildiğine ilişkin yorumlarda bulunmuşlardır. Bu yazımızda Mekke’nin merkez olarak seçilmesinin sebepleri üzerinde duracağız. Bu sebep ve hikmetleri birkaç başlık halinde aktarmaya çalışacağız.

a) Mekke’nin Coğrafi Konumu
Mekke, coğrafi konumu itibariyle eski kıtalar olarak adlandırılan Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının üçüne birden yakın olması münasebetiyle bir merkez olma hüviyeti kazanmıştı. Her üç kıta ve burada hayat süren devletler ve medeniyetlerle devamlı bir ilişki içerisindeydi. Zamanın önde gelen devletleri Bizans ve İran, ayrıca Yunan ve Hint medeniyetleriyle etkileşim halinde olmak konusunda Mekke oldukça elverişli bir konumdaydı. Mekke’nin bu durumu, evrensel risaletin yayılması aşamasında onu diğer bölgeler karşısında üstün bir konuma getirmekteydi. Muhammed Hamidullah’ın bu hususta yaptığı şu tespit dikkate değerdir: “Belli bir merkezde yapılan bir hareket çevreye yayılarak yapılandan çok daha etkili olur.”[1] Dolayısıyla evrensel bir mesajın pilot bölgesi olarak seçilen bir yer için Mekke, coğrafi konumu itibariyle en ideal şehirdi. Nitekim dört halife dönemi ve sonrasında yaşanan fetih hareketlerine baktığımızda coğrafi konumun ne derece belirleyici olduğunu görmek zor değildir.

b) Mekke Nüfusunun Geçimini Ticaretle Sağlaması
Hâkim olan çöl iklimi sebebiyle, Mekke topraklarında tarım yapılabilmesi mümkün değildi. Kur’an-ı Kerim’de de Mekke “ziraat yapılmayan bir vadi”[2] olarak tanıtılır. İklimin ve arazinin tarım için elverişsiz olan bu hâli halkı ticarete yönlendirmiş ve toplum özellikle Kureyş kabilesi bu hususta önemli bir konuma yükselmiştir. Uzun kervan yolculukları ve akabinde gelişen ticarî faaliyetler Arapların Bizans, İran, Hint ve Yunan toplumları ve bu toplumların medeniyetleri ile karşılaşmaları ve o kültürlerle ilgili bilgi sahibi olmaları sonucunu doğurmuştu. Ticaret; doğasında hareketlilik, risk alma, uzun ve yorucu seyahatlere katlanma, zorluklara göğüs germe gibi hususiyetler barındırır. Tarımla uğraşan topluluklarda ise yerleşik bir düzen vardır ve insanların yaşadıkları topraklara bağlılıkları had safhadadır. Bu tür toplumların inandığı bir dava uğruna yerlerini yurtlarını terk etmesi, bir takım zorlu şartlara göğüs germesi, dünyaya aşırı bağlılıkları nedeniyle çok da imkân dâhilinde değildir. Arap toplumu ise tarımsal faaliyetlerde bulunamadıkları için zorunlu olarak yöneldikleri ve maharetle yaptıkları ticarî faaliyetler vasıtasıyla yukarıda saydığımız özellikleri haizlerdi. Kazandıkları bu özellikler sayesinde İslami tebliğde en önemli araçlardan olan fetih hareketlerini zorlanmadan gerçekleştirebilmişlerdi.


c) Cahiliyye Dönemi Araplarının İnsanî Özellikleri
Bu hususta Ramazan el- Buti’nin “Fıkhu’s-Sireti’n-Nebeviyye” adlı eserindeki tesbitleri son derece dikkat çekicidir: “Arapların tabiat ve mizaçları, henüz bir potada erimemiş ham maddeye benziyordu. Fıt*rat*la*rın*da*ki te*miz*li*ği ta*mamıy*la kay*bet*me*miş*ler*di. Ay*rı*ca if*fet, sö*zün*de dur*ma, cö*mert*lik, vefa, sadakat, sa*bır ve mert*lik gi*bi övgüye de*ğer va*sıf*la*ra sahiptiler. Fa*kat bu va*sıf*lar on*lar*da if*rat ve tef*rit*ler*le fıt*rî ze*mi*nin*den kay*mış bir va*zi*yet*te idi. Bu se*bep*le ken*di*le*ri*ne hakikati gös*te*re*cek reh*ber*den mah*rum bir hâl*de, cehalet ka*ran*lık*la*rı içe*ri*sin*de ya*şı*yor*lar*dı. Bu durum da aslen fıt*rat*la*rın*da gizlenmiş bü*tün gü*zel has*let*le*ri as*lî mecralarından sap*tı*rı*yor*du. İf*fet ve şe*ref*le*ri*ni ko*ru*mak adı*na kü*çü*cük kız ço*cuk*la*rı*nı di*ri di*ri top*ra*ğa gömüyor, cö*mert*lik*le*ri*ne toz kon*dur*ma*mak için zaruri mal*la*rı*nı te*lef ediyorlar, yi*ğit*lik ve mert*lik gibi duyguların tesiriyle de ken*di ara*la*rın*da uzun se*ne*ler de*vam eden kan*lı sa*vaş*lar çı*ka*rı*yor*lar*dı. İs*lâmi tebliğin başlaması ile cahi*li*ye*nin ah*lâ*kî va*sıf*la*rı bü*yük bir mana de*ği*şik*li*ği*ne uğ*ra*ya*rak asli* mahiyetine bü*rün*müş ve kemal hâ*li*ni bul*muş*tur.”[3] Dolayısıyla devrin gelişmiş medeniyetlerinin şehirliliğin ve kompleks bir hayatın sonucu olarak hırsla, tamahkârlıkla, menfaat düşkünlüğüyle bozulmuş fıtri yapılarının aksine Arapların bu tür istilalardan uzak kalarak korudukları kişilik özellikleri onların ilahî tedaviye daha çabuk cevap verebilecek bir durumda olduklarını gösteriyordu.

d) Mekke’nin Sosyolojik Yapısı
İslam öncesi Mekke’nin sosyolojik yapısına bakıldığında Arapların çevre medeniyetlere kıyasla daha demokratik bir yaşam tarzını benimsediği görülür. Mekke şehir devletinde halk kendi vatandaşı olmayan yabancı unsurlara, her türlü görüşten veya dinden insana hoşgörü ile yaklaşıyor ve bu insanlarla bir arada yaşıyordu. Öyle ki aynı ailede farklı dine mensup insanlar bulunabiliyordu. Putperestlik yaygın bir şekilde görülse de Hıristiyanlık, Yahudilik ve hatta ateizm gibi inançlar kapalı toplumlara kıyasla daha kolay yayılabiliyordu. Bazı örf ve adetlerde ve ahlaki tutumlarda ifrat ya da tefrite varan bir takım davranışlar sergilemelerine rağmen, farklı inançlar karşısında oluşturulan bu hoşgörü ortamı İslam’ın yayılabilmesi için uygun bir ortam sağlıyordu. İslam’ın tebliğ sürecine baktığımızda ilahi mesaja şiddetle karşı çıkanların toplumun elit kısmını oluşturduklarını ve bir takım menfaatlerinin elden gideceği endişesiyle böyle bir tutum sergilediklerini görürüz. Buna karşılık sıradan halk kesiminde İslamiyet çok çabuk makes bulmuş ve hızla yayılmıştır. Ayrıca Mekke’nin silah kullanmaksızın gerçekleştirilen fethini de baz alarak bir değerlendirme yapacak olursak, İslam’ın yayılma ve kabullenilme hızının yüksek olduğu düşünülebilir. Bütün bunlar Mekke toplumunun İslamî tebliğe dünyanın diğer bölgelerine nispetle daha açık bir durumda olduğunun göstergesidir.


e) Arapçanın Dil Yapısı
Son ilahî çağrının dili olarak Arapçanın seçilmesinin de bazı hikmetleri olduğu düşünülebilir. Bu konuda Muhammed Hamidullah “İslam Peygamberi” adlı eserinde şu görüşlere yer vermektedir: “Allah’ın mesajını aktarma aracı olarak Arapçanın tercih edilmesinin kendine özgü yararları vardı: Başka hiçbir dil, sahip olduğu ahenk ve kendisine özgü sözcük yapısı, çekim kuralları, sesbilgisi vs. bakımından onunla karşılaştırılamaz. Bu, aynı zamanda en küçük aydınlatıcı bilgileri bile göz ardı etmeksizin yoğunlaştırılmış bir dildir. Zamirlerin yanı sıra, fiiller de erkek ve dişi olmak üzere iki cinsi birbirinden ayırmaktadır. Sözcük dağarcığındaki inanılmaz zenginlikle ve kelimelerin farklı durumlara göre çok esnek bir biçimde çekim eki alabilmesi, Arapçaya, her türlü düşünceyi ve en ince farkları hayran olunacak bir zarafetle ifade etme imkânı sağlamaktadır. İnsanı şaşırtan bir özelliği de, Arapçanın, yüzyıllar boyunca değişime ihtiyaç duymamış olmasıdır: 1500 yıl öncesinin düzyazı ve şiiri, ne dilbilgisi, ne kelime hazinesi ne de imlâ bakımından, çağdaş Arap nesri ve şiirinden farklı değildir.”[4] Arapça, diğer dünya dillerine kıyasla sahip olduğu bu üstün özellikleriyle risaletin merkezi olarak Mekke’nin ve muhatap olarak da Arapların seçilmesini açıklayan hikmetler arasında yerini alıyor.

f) Arapların Ümmi Bir Toplum Olmaları
Arap toplumunun ve risalet vazifesini yüklenen Nebi’nin ümmi oluşu da bir hikmetin gereğidir. Okuma-yazma bilmeyen bir toplumda diğer kültür ve medeniyetlerin, felsefi düşünce ve görüşlerin yayılma imkânı oldukça zordur. Bu durum da o toplumu yabancı kültürlerin ve fikirlerin istilasından korur. Allah Teâlâ risalet vazifesini ümmi bir peygambere vererek, risaletin ilahi kaynaklı olmayıp eski semavî kutsal kitaplardan, diğer devlet ve medeniyetlerin kültür ve tarihinden alınmış olabileceği nev’inden bir takım şüpheleri bertaraf etmiştir. Ayrıca evrensel mesajın Arap toplumundan daha uygar, çeşitli kültür ve medeniyetlerle tanışmış ve etkileşim halinde olan bir topluma gelmesi durumunda da aynı şüpheler geçerli olacaktı. Dolayısıyla hem toplumun hem de Peygamber’in ümmi oluşu İslam’ın ilahi menşeli bir din olarak kabullenilme oranını yükseltmiş ve kolaylaştırmıştır.


e) Mekke’nin Tarih Boyunca Birçok Dine ve Peygambere Ev Sahipliği Yapması

Hz. Âdem’den beri kutsal kabul edilen Kâbe’nin Mekke’de bulunması, birçok peygamberin ve dinin burada zuhur etmesi ve Mekke toplumunun peygamber geleneğinden haberdar olması, hatta son nebi beklentisinin bu bölge insanı nezdinde devamlı gündemde yer alması gibi faktörler de Mekke’nin son ilahî dinin merkezi olması konusunda etkilidir. Ayrıca Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in Kâbe’yi ikinci kez inşa ederken yaptıkları “Ey Rabbimiz, onlara içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder…”[5] şeklindeki duanın Allah indinde kabul görmesinin bir sonucu olarak da Mekke’nin merkez olarak belirlendiği düşünülebilir.[6] Sonuç olarak Mekke’nin ve Arap toplumunun ilahî risaletin tanınması, kabul görmesi ve dünyaya yayılabilmesi için uygun hususiyetlere sahip olduğu varsayımında bulunabiliriz. Burada ele aldığımız sebep ve hikmetlerden başka gizli veya açık birçok hikmet de mevzubahis olabilir. İlahî irade bu şekilde tecelli etmiştir. Allah en iyi bilendir.

Behiye ŞAHİN

[1] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, s. 18, çev: Salih Tuğ, İstanbul 1993.
[2] İbrahim 14/37.
[3] Ramazan el-Buti, Fıkhu’s-Sireti’n-Nebeviyye, s. 33-34, çev: Ali Nar, Orhan Aktepe, İstanbul 2002.
[4] Muhammed Hamidullah, a.g.e, s. 21-22.
[5] Bakara, 2/129.
[6] Yener Öztürk, “Son İlahi Risaletin Mekân, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları”, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c: VII, sayı 2, s.38, Diyarbakır, 2005


 
Bu ahlâk en mükemmel haliyle yine Peygamberimizde görülmektedir. Peygamberimiz her türlü temiz huyda olduğu gibi, haya bakımından da insanların en üstünü ve en utangacı idi.
Peygamberimiz son derece haya sahibiydi. Görülmesi ve açılması ayıp sayılan şeylere karşı gözü kapalı, âdeta yumuktu. Bu hususta da insanların en edeplisiydi.

Ebû Said el-Hudri, Peygamberimizin fevkalâde haya sahibi olduğunu ifade ederek şöyle demektedir:
"Peygamber (a.s.m) öyle bir haya ve edep sahibiydi ki, kimseye hoşlanmadığı şeyle hitap etmezdi."
Peygamberimizin haya ve edebinin üstünlüğü, o zamanlar Arabistan ve diğer ülkelerle kıyas edilirse daha açık bir şekilde görülebilir. Çünkü o devirde insanlığın haya ve edep adına hiçbir şeyden haberi yoktu.
Araplar herkesin gözü önünde çıplak olarak yıkanır. Hatta bazen Kabe'yi bile çırılçıplak tavaf ederlerdi. Utanmak ve ayıp diye bir şey bilmiyorlardı.
İşte Peygamberimiz, yaratılışı gereği Arapların bu çirkin halinden tiksinir, rahatsızlık duyardı. İslâmı insanlara duyurmaya başladıktan sonra Sahabîlerine her fırsatta edep ve haya dersi veriyordu. Cahiliyeden kalma âdetleri temelinden kaldırıyor; yerine Allah'ın razı olduğu en güzel ahlâk kurallarını yerleştiriyordu.
Abdullah bin Mes'ud'un rivayetine göre, bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz, Sahabîlere şu tavsiyede bulundu:
"Yüce Allah'tan hakkıyla, gerçek haya ile haya ediniz" buyurunca, Sahabîler:
"Ya Resulallah, Allah'a hamd olsun, biz Allah'tan haya edip utanıyoruz" dediler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m) şu tavsiyede bulunur:
"Haya etmek böyle değildir. Allah'tan hakkıyla haya etmek, başı ve başın taşıdığı organları, karnı ve karnının içine doldurduğu organları, haramdan korumak, ölümü ve toprak altında çürümeyi hatırda tutmaktır. Âhireti isteyen kişi de dünyanın zinetini bırakır. İşte, kim böyle yaparsa, Allah'tan gerçek manada haya etmiş olur."
Peygamberimizden haya dersi alan Sahabîler o derece yücelmişlerdi ki, onların her hareket ve davranışlarında edep ve hayanın bir yönünü görmek mümkündü.
Yaratılışları icabı her türlü kusur ve hatadan uzak bulunan, çirkin ve kötü şeylere yanaşmayan meleklerin bile haya edip utandıkları Hz. Osman, bu bakımdan bir sembol haline gelmişti. Bazı zamanlar Peygamberimiz onun hayasını açıkça takdir ve methederdi.
Peygamber Efendimiz insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.
Ancak bazı kusurlar vardı ki, o kusuru o insanın düzeltmesi gerekirdi. Çünkü o kişi o kusurun ya farkında değildir veya o davranışın bir ayıp ve kusur olduğunu bilmemektedir.
Bir de kusur düzeltirken karşı taraf mahcup edilmemeli, herkesin içinde onun yanlışları, eksik yanları, ayıp ve eksikleri yüzüne vurulur şeklinde söylenmemelidir.
İşte Sevgili Peygamberimiz bütün bunlara dikkat eder, ona göre insanlara davranırdı.
Peygamberimize yıllarca hizmet etmiş ve onun terbiyesi altında yetişmiş olan özel talebesi Enes bin Mâlik anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz bir adamın elbisesinde sarı bir leke gördü. Fakat adama bir şey söylemedi. Adamcağız kalkıp gittikten sonra Sahabîlere:
"Ona söyleyin de o lekeyi temizlesin" buyurdu.
"Çünkü Peygamber Efendimiz hoşlanmadığı herhangi bir şeyi bir kimsede gördüğü zaman, yüzyüze ona söylemeye yüzü tutmazdı."
Bir başka seferinde benzer bir olayda Peygamberimizin tavrını yine Hz. Enes'ten dinleyelim:
"Bir gün Peygamberimizin huzuruna bir adam geldi. Sarı renkli bir koku sürünmüştü. Süründüğü koku rahatsız edici bir şekilde çevreye dağılıyordu.
"Peygamberimiz sevmediği, hoşlanmadığı bir şey görürse, o kişinin yüzüne vurmaz, söylemezdi. O adamı üzüp hatırını kırmazdı. Bu sebepten, o adam dışarı çıkınca yakınlarına şöyle buyurdu.
"Keşke şu adama sarı renkli kokuyu sürünmemesini söyleseydiniz de yüzündekini yıkasaydı."
Peygamberimizin hayası başkalarının kusur ve ayıplarını hatırlatmaya ve söylemeye meydan vermezdi. Söylenmesi gerekse dahi, doğrudan değil de, dolaylı olarak uyarıda bulunurdu.
Aynı şekilde birisinden kötü bir şey duyduğu, hoşuna gitmeyen bir söz işittiği zaman da benzer biçimde davranır, o adamın yüzüne vurmazdı.
"Falanca adam niçin böyle konuşuyor?" demez, "Bazı kimseler niçin böyle konuşuyorlar?" derdi.
Bu konuyla ilgili bir başka halini Hazret-i Âişe annemiz anlatıyor:
Peygamberimize, bir kimsenin hoş olmayan bir şeyi yaptığı bildirilince, "Neden falan kimse böyle diyor, böyle yapıyor?" demez, genel anlamda "Niçin böyle yapıyorlar ve diyorlar?" şeklinde konuşurdu.
Böylece, o kimseyi yaptığı işten veya söylediği çirkin bir sözden alıkoyar, fakat o adamın ismini vermezdi.
Yine Hz. Âişe validemizin ifadelerine göre, Peygamberimiz edebe aykırı bir söz söylemez, böyle bir söz söylemeye kesinlikle teşebbüs bile etmezdi. Çarşı ve pazarda herkesi rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmazdı. Kötülüğe aynı ile karşılık vermez, aksine, hoşgörülü davranır veya affederdi. Hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek zorunda kalsa bile dolaylı olarak söylerdi. Hayasının fazlalığından dolayı hiç kimsenin yüzüne dik ve sabit bir şekilde bakıp kalmazdı.

Peygamberimizin haya ile ilgili sözleri:
Kurre bin İyas anlatıyor:
"Peygamberimizle beraberdik. Huzurunda hayadan bahsedildi. Sordular:
"Yâ Resulallah, haya dinden midir?"
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Evet, hatta o, dinin tamamıdır."
Sonra şöyle buyurdular:
"Haya, haramdan sakınmak, sükût etmek, suskun olmaktır. Dil sessizliği, yoksa kalp sessizliği değil. İffet imandandır. Bunlar âhirette sevabı arttırır, dünyalığı ise azaltır. Ama âhiretten arttırdıkları dünyalıktan azalttıklarından daha fazladır. Cimrilik, beceriksizlik ve yaramaz söz nifaktandır. Bunlar da dünyadan olan şeyleri arttırır ve âhiretten olan şeyleri azaltırlar. Âhiretten azalttığı şeyler ise dünyadan arttırdığından daha çoktur."

• • •
İbni Ömer anlatıyor:
"Peygamberimiz utangaçlıktan dolayı birisini azarlayan adama rastladı. Adam şöyle konuşuyordu:
"Sen de çok utanıyorsun." Sanki adam, 'Bu kadar da utangaç olmak sana zarar verir' yollu konuşuyordu.
"Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Onu bırak, haya imandandır."
Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"İman yetmiş küsur yahut altmış küsur bölümdür. Bunların en üstünü La ilahe illallah (Allah'tan başka ilah yoktur) sözü ve en aşağısı da yolda insanları rahatsız eden şeyleri kaldırmaktır. Haya da imandan bir bölümdür."

• • •
Mucemmi bin Harise amcasından rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haya imandan bir bölümdür, hayası olmayanın imanı da yoktur."

• • •
Ebû Umame rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haya ve sükût imandandır. Bunlar insanı Cennete yaklaştırır ve Cehennemden uzaklaştırır. Hayâsızlık ve fuhuş ise şeytandandır. Bunlar da Cehenneme yaklaştırır ve Cennetten uzaklaştırır."

• • •
Enes'in rivayetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Fuhuş (kötülük) bir şeyde bulunursa mutlaka onu çirkinleştirir; haya da bir şeyde bulunursa mutlaka onu güzelleştirir."

• • •
İbni Ömer'in rivayetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haya ve iman birbirlerinin yakınlarıdır. Birarada bulunurlar. Bunun için bunlardan biri kaldırıldığı vakit, diğeri de kaldırılır."

• • •
İbni Ömer anlatıyor:
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah bir kimseyi helak etmek istediği zaman ondan utanmayı kaldırır. Utanması kalkınca hep kötülük işlediğini görürsün. Kötü kişiye kimse güvenmez. O zaman hep hainlik yapar ve hainliğe uğrar. Bu defa da acıma duygusundan mahrum olur ve lanetlenerek kovulur. Böylece o kişi İslâmdan uzaklaşır."
 
Yeşili de Seven Peygamber

Kıyamet kopsa da elimizdeki fidanı dikmemizi istiyor Efendiler Efendisi. O’nun en çevreci örgütlerden daha çevreci olduğunu, suyun israfını yasaklamasından, yoldan rahatsız edici dikeni kaldırmayı öğütlemesinden bile anlayabiliriz.

“Size hububat, tohumlar, bitkiler ve ağaçları birbirine sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye, sıkışıp yoğunlaşmış bulutlardan bol bol yağmur indirdik.” (Nebe, 14-16) buyuruyor Allah Teâlâ, Nebe Sûresi’nde. Bizim için yarattığı, insanın tasarrufuna bıraktığı doğadan haber veriyor kullarına.

Yüce Kitabımız’da bize çevremizi anlatan Yaradan’ın Resûlü’nün tabiata karşı hassas olmaması mümkün mü peki? O (sallallâhu aleyhi ve sellem), etrafında bulunan küçük otlardan dağlara, kuşlardan ceylanlara kadar, insan dışındaki bütün mahlûkata duyarlı bir peygamberdi. Gelin, birlikte Gönüller Sultanı’nın yol gösterici sünnetleri ve hadisleri ışığında çevremize başka bir ufukla bakmayı deneyelim.

Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) fidan dikmeye övgüsü, ağaca atfettiği önem, çevre hassasietimizi arttıracak cinsten.

Nitekim birçok hadis, bizi etrafımızı yeşillendirmeye teşvik ediyor: “Bir kimse bir ağaç diker de herhangi bir insan veya hayvan o ağacın meyvesinden yerse muhakkak bu yenilen mahsul, ağacı diken kimse için sadaka olur.” (Ahmed bin Hanbel), “Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar zamanınız varsa onu mutlaka dikin.” (Buhari)

Sadece bu iki hadis-i şerif, Efendimiz’i çevreci örgütlerin liderlerinden daha çevre dostu yapmaya yetiyor aslında.

Kimin yeri varsa tohum ekmesini, bunu yapmayacaksa da ekecek bir din kardeşine vermesini salık veren İki Cihan Serveri, bununla da kalmayıp savaş gibi gözün gözü görmediği bir alanda bile ağaçların ve ekinlerin yakılıp yok edilmesine müsaade etmiyor.

Yolda yürürken ağaçların dallarını ya da hoşumuza giden çiçekleri koparmayı seven bizlerin, her an Şefkat Peygamberi’nin ümmeti olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor.

Kâinattaki bütün canlılara halife olan insanın çevreye saygı duyması, etrafındaki canlıları koruyup gözetmesi onun bu halifeliğinin gereği belki de. Ancak ne yazık ki günümüzde bu vazifemizi yeterince ifa edemedik.

Ekolojik dengeyi bozduk, bunun sonucu olarak da bütün dünya insanları olarak küresel ısınma gibi problemlerle karşı karşıyayız.

Allah Resûlü, Asr-ı Saadet’te sanki bu sorunların ortaya çıkmaması için çalışmış.

Medine’ye uzak bir yerdeki ormandan ihtiyaçları için ağaç kesmek isteyenlere, yenilerini dikmek şartıyla izin vermiş, böylece doğanın dengesinin bozulmasına izin vermemiş.

Efendiler Efendisi, suyun korunmasına ve israfa kaçmamaya da dikkat etmiş. Bir gün suyu israf ederek abdest aldığı için uyardığı sahabi, abdestte de mi suyun israf olduğunu sorduğunda, ona şu çarpıcı cevabı vermiş: “Evet, akmakta olan bir nehir kenarında olsanız da…” (İbn Mace)

Peygamberimiz sadece ağaç veya su değil, Allah’ı tesbih eden canlılar olan hayvanlara da hassas davranmış. Bir gün sahabe, Nebi’ye (sallallâhu aleyhi ve sellem) sorar: “Ey Allah’ın Resûlü, bizim hayvanlarımız var.

Onlara yaptığımız hizmetten bize sevap var mıdır?” Allah’ın Elçisi karşılık verir: “Her canlıya yapılan her iyi muameleden sevap vardır.” (Buhari) Evet, gülümsemeyi bile sadaka sayan Rabb’imiz, ağacından hayvanına bütün canlılara iyi davranmayı, biz kulları için sevap vesilesi yapmış.

Yere tükürmek kötü amellerden

Yoldan rahatsız edici şeylerin kaldırılması, çevrenin temiz ve düzenli olması, Efendimiz’in özellikle üzerinde durduğu hususlardan.

Bir hadisinde şöyle buyuruyor Söz Sultanı: “Bir adam yolda yürürken, yol üzerinde bir diken dalına rastladı; onu alıp dışarı attı. Cenab-ı Hak bu davranışından memnun kalarak, ona mağfiret etti.” (Buhari) Başka bir hadiste Peygamberimiz, yine yoldan rahatsız edici şeyleri kaldırmakla birlikte yerlerde görmekten iğrendiğimiz tükürüklerin kötü ameller arasında olduğunu belirtiyor: “Bana ümmetimin, hayır ve şer, bütün amelleri arz edildi.

İyi amelleri arasında, rahatsızlık veren bir şeyin yoldan kaldırıp atılması da vardı. Kötü amelleri arasında ise yere gömülmeden mescide bırakılmış tükürük de vardı.” (Müslim)


ALINTI

 
Geri