Günlük "Bir Penguenin Rüyası"

🕒 Konu sahibi 3 saat önce aktifti
Dun okudum bu yaziyi, beni derinden etkiledi (Kaynak eksisozluk). Olur da unutma gafletinde bulunursam, yeniden hatirlatsin diye suraciga ilistireyim istedim.

"Bizde ciddi meseleler, eğri oturup doğru konuşalım diyerek konuşulmaya başlanır, ben de öyle başlayacağım. itiraf etmeliyim ki, kas zayıflığı nedeniyle sırtımın sağ tarafında skolyozum olduğu için ilk şartı sağlamak zor olmadı, ikinci şart daha zor, ama birilerinin bunu göze alması gerekiyor.

gerçekten ciddi bir mesele bu. bilirsiniz, türkiye’de ciddi meselelerle en iyi onları yok sayarak baş ederiz. üzerinde konuşmadığımızda, düşünmediğimizde, bu konuyla ilgili gelen bütün geribildirimleri değersizleştirdiğimizde, meselenin ortadan kalktığını düşünürüz. oysa mesele oradadır, biz sadece gözlerimizi kaçırmaktayızdır. şimdi sizden biraz bu zamana kadar engelli bir kişiyle göz göze geldiğinizde kaçırdığınız gözlerinizi, engeli olan ya da olmayan her birey için bu ülkede “tabu” olarak görülen bir konuya sabitlemenizi isteyeceğim, ama önce biraz kendimden bahsedeyim.

ben tekerlekli sandalye kullanan, fiziksel engelli bir kadınım. 29 yaşındayım. vücudumda en çok saçlarımı, yüzümü, ellerimi ve göbeğimi beğenirim. birkaç sene öncesine kadar ise, vücut şeklimin, zayıflığımın, kamburluğumun, oturma pozisyonundaki belimin çukurunun, kas zayıflığımdan kaynaklanan yavaş ve kısıtlı hareketlerimin ve kullandığım tekerlekli sandalyenin herhangi bir şekilde güzel sayılabileceğini düşünmemiştim. güzellik hep başka şekilde gösterilmişti ve baktığımda tek gördüğüm şey, o güzel’e ne kadar uzak olduğumdu. uzun bir süre, bu uzaklıktan başka bir şeye odaklanamadım. lisede sevgilim olmamasını da, üniversitede sevişmememi de, mezun olunca evlenmememi de hep aynı uzaklığa bağladım. ben, toplumdan aldığım mesajı hiç sorgulamadan kabul ederek, sevip sevilebilir, beğenilebilir, sevişebilir ve evlenebilir biri olmadığımı düşündüm. bunu nasıl böylece kabullendiğim, benim kişisel olarak anlamaya çalıştığım bir kısım, ama belki beraberce toplumun bana bunu nasıl düşündürdüğünü anlayabiliriz.

evet. bu noktada birkaç sorum olacak, ben açıkça soracağım, sizden de cevapları verirken kendinize açık olmanızı istiyorum. çevrenizde gördüğünüz engellilerin ne kadarında, sahip oldukları engelin ötesini görebildiniz – yoksa tek değerlendirmenizi engellerine göre mi yaptınız? “engelli olmasa ne kadar güzel” mi dediniz mesela? bu kişilerin, başka herkes gibi okula gitmelerini, işe girmelerini, sosyal bir hayatlarının olmasını desteklediniz muhtemelen, ama ne kadarının sevgilisinin olabileceğini, sevgili oldukları kişilerle birçok şey paylaşabileceklerini, karşılıklı olarak birbirlerini destekleyebileceklerini düşündünüz? engelli birini herhangi bir engeli olmayan birinin yanında görünce bunu ne kadar doğal karşıladınız? o iki kişiyi birbirine ne kadar yakıştırdınız – yoksa nasıl olup da birlikte olduklarına dair tahminler mi yürütmeye çalıştınız? kendinizi engelli biriyle sevgili olarak ne kadar hayal ettiniz? ailenizin engelli biriyle sevgili olmanız durumunda vereceği olası tepkilerle baş edebileceğinize ne kadar inandınız? engellilerin cinsel isteklerinin ve yaşamlarının olduğu ne kadar aklınıza geldi – yoksa cinselliğin engelliler için bir “lüks” olduğunu mu düşündünüz? engele bağlı bazı kısıtlılıkların varlığında da sevişilebileceğini, sevişmekten keyif alınabileceğini, sevişmenin yalnızca tek bir yolunun olmadığını, yalnızca cinsel organların birleşmesi anlamına gelmediğini ve tek amacının da çocuk yapmak olmadığını ne kadar kabul edebildiniz? romantik ilişkilerin ve cinselliğin görmek, duymak, konuşmak, yürümekten bağımsız olduğunu, ancak doğrudan veya dolaylı olarak verdiğiniz mesajlarla bunları birbirlerine bağlıymış gibi gösterdiğinizde, engellilerin hayata katılımını bir de bu yönden kısıtladığınızı ne kadar fark edebildiniz? bunları fark ettiğinizde kendinizi aynı şekilde düşünmeye devam etmekten ne kadar alıkoyabildiniz?

cinsellik meselesini engellilik bağlamından çıkardığımızda da durumun hiç iç açıcı olmadığını biliyorum. bu ülkenin, kendi kararlarını alabilen, kendi hatalarını yapıp bunun sorumluluğunu taşımayı kabul eden, hayattan keyif alabilen, eğlenceyi, mutluluğu, sevgiyi hak ettiğine inanan ve bunlara hayatında yer vermeye çalışan insanlara tahammülünün olmadığını da… ülkenin bu karanlık kısmını hep beraber değiştireceğimizi de… tam da burada başlıyor derdim. birçoğunuzun engellilerin de kendiniz için savunduğunuz isteklere, ihtiyaçlara ve haklara sahip olduğunu fark etmediğinizi, engellilik, romantik ilişkiler ve cinsellik konusunu bir arada hiç düşünmediğinizi ve bunların sosyal hayata katılım ve bağımsız yaşamla ilgisini hiç kurmadığınızı tahmin ediyorum. bu zamana kadar yaşadıklarım ve başka engellilerin yaşadığını bildiklerim de bu tahminimi destekliyor.

fiziksel durumumun, güzelliğimin önündeki bir “engel” olduğunu ilk olarak ortaokulda en yakın arkadaşlarımdan birinden duyduğum “engelli olmasaydın sınıfın en güzel kızlarından biri olabilirdin” cümlesiyle fark ettim. henüz bu yorumun “normallik” ve “toplumsal roller” üzerinden sorgulamasını yapabilecek bir dünya görüşüne sahip değildim ve bunu olduğu gibi kabullendim. böylece, kendisi de bir kadın için tek güzelliğin toplumsal normlara uyan güzellik olduğunu öğrenmiş olan ve belki kendisini de bambaşka şekillerde o normlardan uzak hisseden bir arkadaşım tarafından söylenmiş bu sözle birlikte, sahip olduğum bedenle mutlu olmamanın, kendime güvenmemenin, başkalarından hep farklı ve eksik hissetmenin, istediklerime ulaşabilecek yeterliliği kendimde görmemenin, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul edip hayatıma devam edememenin ve değiştirebileceklerim üzerinde çabalayamamanın yolunu açmış oldum. daha sonrasında, benzer şeyleri en yakınımdaki kişilerden hiç tanımadığım insanlara kadar herkesten duymaya devam ettim. yeni evlenmiş, ailesi zengin bir engelli kadın için benim yanımda “zenginler tabii, yoksa kim evlenir onunla?” diyen akrabalarım, çevremdeki her bekar kadına birilerini ayarlamaya çalışan, ama her defasında beni unutan arkadaşlarım, fiziksel engelli olduğumu öğrenince benimle flörtleşmeyi bırakan internette tanıştığım erkekler, “bu halde olmasan kimbilir neler yapıyor olurdun?” diye soran tanımadığım adamlar (ki, bunu neresinden tutsam elimde kalıyor! yalnızca bu cümleyle ilgili, cinsiyet ve engelli ayrımcılığıyla başlayıp, sözlü cinsel tacize uzanan bir yazı yazılır aslında)… hepsi ve daha fazlasının bana hissettirdiği en önemli şey, benim bu toplumda cinsiyetsiz bir çocuk olarak kalmak zorunda olduğumdu.

bir kadın olarak iyi bir mesleğe sahip olmamın, şu anda çalışıyor ve türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde doktora yapıyor olmamın, görece iyi bir edebiyat ve sinema takipçisi olmamın, felsefeden ve bilimden keyif alıyor olmamın bu toplumda zaten önemi yoktu. zeka ve entelektüellik erkeklerin alanıydı, kadınlar giyinmeli, süslenmeli, iyi görünmeli, mutfakta ve yatakta iyi olmalıydı. tekerlekli sandalyesinde oturan bir kadın ise giyinip de ne yapacaktı? güzel görünecek durumda değildi… hem zaten ellerini, kollarını, bacaklarını kullanamazdı, o zaman mutfakta ve yatakta hiç şansı yoktu. ona bakan, her işini yapan iyi bir ailesi varsa şanslıydı, arada bir arkadaşlarıyla dışarı çıkıyorsa daha ne isterdi, bir de okumuş, meslek sahibi olmuşsa kahramandı, ondan ötesi yoktu. gördüğünüz gibi, kimsenin inkar ettiği yoktu. engelliler de insandı, hatta bazen muhteşemlerdi. yalnızca ailelerinden ayrılması, yaşamlarını bağımsız sürdürebilmesi, sorumluluklar alması, hatalarla yüzleşmesi, başkalarının yapıp yapamayacakları üzerinde bir kere bile düşünmeden yapıp keyif aldığı şeyleri yapabilmesi mümkün değildi. kısaca engelliler yetişkin olamazdı...

buradaki sorun, bağımsız yaşamın, şenliklerle kutlanacak bir başarı değil, temel insan haklarından biri olduğunun ve gerekli düzenlemeler yapıldığında kolaylıkla sürdürülebileceğinin farkında olunmaması aslında. özetle, toplumda var olan önyargıların, fiziksel erişilebilirlikteki sıkıntıların, eşit ve bağımsız yaşamı sağlayacak yasal düzenlemelerin eksikliğinin, engellilerin yetişkin birer birey olarak topluma dahil olmasının önüne geçtiğini söylüyorum. bunu dile getirdiğim bazı ortamlarda, bu toplumda gerçekten kimin yetişkin birer birey olarak topluma dahil olabildiğine dair ortaya çıkan sorgulamalara yürekten katılmakla beraber, başkalarının bu ayaklanmayı henüz gerçekleştirmemiş olmasının, biz engellerinin de gerçekleştiremeyeceği anlamına gelmediğine inanıyorum.

peki, bağımsız yaşam gibi hayatın her alanını içeren bir felsefeyi açıklarken neden cinselliğin önemini vurgulayarak başladığımı soracak olursanız, cinselliğin, hayatımızdaki en özel bölge olduğunu ancak, engellilerin fiziksel ve toplumsal engeller nedeniyle, o bölge üzerinde bile söz hakkına sahip olamadıklarını söyleyebilirim. bazı batı ülkelerinde var olan “kişisel yardımcı” sisteminin bu ülkede gelişmiş olmaması nedeniyle, ailemden ayrı bir birey olarak, onların onaylayacağı ya da onaylamayacağı, ama onlardan ayrıldığımı hissettirecek, bu ayrılıkla baş etmemi sağlayarak beni büyütecek yaşantılarımın olduğunu çok hissedemedim. olduğu zamanlarda ise, genellikle üzerinde düşünmemeyi ve olan her şeyi yok saymayı tercih ettim, çünkü ailemden ayrılma fikri, ayrılırsam nasıl yaşayacağımı bilemediğim için her zaman inanılmaz korkutucu geldi. çocuk kalmak derken, yetişkin olamadım derken, topluma dahil olamadım derken tam da bunu ifade etmek istiyorum. ailemden ayrı olma şansı toplumun engelliliğe bakışı nedeniyle bana hiç verilmedi. bana bunu vermek, ailemin aklına bile gelmedi. ben ancak yetişkince yapabildiğim birçok şeyin yanında ne kadar çocuk kaldığımı fark ettikten sonra bu hakkımı savunabilmeye başladım. savunduğum bağımsız yaşam hakkının, öyle şeker pembesi, simli, yaldızlı bir şey olmadığını daha yolun en başında fark ettim. neredeyse korkudan aklımı kaçırmama neden olabilecek şeyler de yapabileceğimi, elimdeki fırsatı her zaman en iyisi için kullanmak zorunda olmadığımı, her zaman başkaları tarafından korunmaya alışmış biri olarak, bunun sorumluluğunu üstlenmenin kolay olmadığını gördüm. yalan değil, peter pan’ın ülkesinde olmayı, hiç büyümemeyi istedim. uzun bir süre de başardım. zaten beğenilir biri değildim, zaten benimle uzun süreli bir ilişkiyi kimse istemezdi, zaten kendimi ve yapmak istediklerimi keşfetmemi sağlayabilecek bağımsızlığım yoktu. o zaman neden bütün büyüme riski göze alınsın ki dedim.

ama her açıdan büyümediğimde hayatın devam etmediğini gördüm.

tam da 3 aralık dünya engelliler gününde, hep birlikte büyüyebildiğimiz bir toplum dileğiyle…"
 
Insanlarin diger turlerden en buyuk farki nedir?
Kimine gore collective knowledge- ratchet effect

Why are we here?
How did the first living thing form? What was the first living form?

Why is the universe comprehensible?
Insan, kendinden daha zeki bir form olusturabilir mi?
Ve bu form ile evreni anlama kapasitesine erisebilir mi?

Evren, tekduze midir? gercekten basit bir teoriyle anlasilabilir mi yoksa bizim sordugumuz sorular sadece basit cevaplar bulmaya mi yonelik?
Tekduze degilse, birden fazla evren varsa, bizim bulundugumuz evrende mi bu teoriler gecerli sadece?

4-color theorem?

Working memory: Insan beyni belirli bir zamanda sadece 10 veya daha az seyi hatirlayabilir.
 
Fikirlerin varligi da yoklugu da hastalik yapabilir!
 
And choice isn't important, it's the appearance of choice that's important. Having real choice is not the issue, humans don't feel too strongly about that, but having the feeling that you have a choice makes a difference.

Getting the child to practice the behavior changes the brain and locks in the habit.

We don't change their children. We change the parents, so they can change their children.
 
A big part of this—and it’s so hard to capture—is being able to laugh at how much life sucks. If you can laugh at it, you don’t take it as personally. That moment when you can laugh at how much life sucks and open your mind to the idea that, there you are. What are you gonna do?
 
Big Think interviews
The Frost interview
Human project
Brain Series with Charlie Rose
 
Aci cekmek, ne kadar cok oldugu hic muhim degil, her zaman tek kisliktir demisler.
 
"Cunku agzimizdan gerekli kanit'i almalarini saglayacak baski, kaba dayaktan ya da bedensel iskenceden daha incelikle uygulanmaliydi: akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla. Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içeriden yaratılacaktı."

" ... Butun cevreme ve hatta kendi bedenime bile tumuyle hiclik egemendi. Elimden her nesneyi almislardi, zamani bilmeyeyim diye saati, yazi yazamayayim diye kalemi, bileklerimi kesemeyeyim diye bicagi, sigara gibi en ufak bir sakinlestirici bile benden esirgendi. Tek bir soz soylenmesine ve tek bir soruyu yanitlamasina izin verilmeyen gardiyandan baska bir insan yuzu gormedim, bir insan sesi duymadim: goz, kulak, butun duyular sabahtan geceye, geceden sabaha en ufak bir besin almiyordu. "

"...Yapacak, duyacak, gorecek hicbir sey yoktu, her yerde ve surekli hiclikle cevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tumuyle yoksun boslukla"
 
“Düşüncenin doğasında iletilmek vardır: yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir. ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.”

Ursula K. LeGuin: Mülksüzler
 
Bir ben var bende benden içeri demiyeceğim, bir ben var bende SENDEN içeri.:trip::trip:
 
Suraya okunacak makale ve izlenecek filmimizi ilistirelim unutmadan

Film: Agora (Agora (2009) - IMDb)
Dusunulenin aksine, tarihin her doneminde kadinlarin hem dusunce hem de bilimin gelismesine katkida bulunduguna verilebilecek orneklerden birisi

Makale: Richard Rorty human rights, nationality and sentimentality

Insanlari harekete geciren eylemlerin, duygular/arzular tabanli mi yoksa bilgi odakli mi oldugunu analiz eden bir filozof
 
Sevgisizlesiyoruz.
Bir uslup sorunu yasiyoruz.
Nezaketten, zerafetten uzaklastikca sevgisizlesiyor muyuz?
Cok kabalastik, cok kufur eder olduk.
Duygularimizin korelmesine neden olan bunlar miydi yoksa insanlarin uslup sorunu sebep yerine bir sonucu mu gosterir oldu?
 
“Dışavurum, gündelik bağların tamamını kopartmak demektir. Dışavurum olmayan bir yaşamın anlamı yoktur. Yalnız, gözlemci kalma mantığından, eylemci olma mantığına sıçramak gerekir.” (sy.383)

Karakteri, duyguları yoktur. İnsanlardan farklı bir yüreği vardır. İnsanın iyi ve kötü yargılarını dinlemez ve onlara uymaz. İyinin ve kötünün ötesinde, tarafsız bir varlıktır. Konulara pragmatik yaklaşır. İşi işlevleri tam anlamıyla işe yarar hale getirmektir.

“Şu an geçici olarak insan kılığındayım, ama ne Tanrı’yım ne de Buda. Zaten, duygularım olmadığı için, yüreğim diğer insanlardan farklı hareket eder.” (sy.395)

Hermes; ölülerin ruhlarını yeraltına götürür, yolunu şaşıran yolculara kılavuzluk eder. Hermes’in de tarafsızlığı onu iyilerin de, kumarbazların ya da hırsızların da koruyucusu yapar. Roma mitolojisinde; “gelmişin, geçmişin ve geçişin efendisi” olarak adlandırılır.

“İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla âşık olur. O yüzden de âşık olduğu insanı düşünürken, kişisine göre değişmekle birlikte, az ya da çok hüzünlenir. Çok eski bir zamanda kaybettiği, özlemle andığı, uzaklarda kalan bir odaya adımını atmış gibi hislere kapılır.” (sy.413)
 
Devletce islenmis fiiller teorisi

“Egemen bir gücün ifasına" dayanır , dolayısıyla da yasal alanın tamamen dışında kalır; bütün emirler ve komutlarsa, en azından teoride, hâlâ*yargının denetimi altındadır. Eichmann'in yaptıkları devlet fiilleri*olsaydı, üstlerinden hiçbiri, Özellikle de devlet başkanı Hitler herhangi bir mahkeme tarafından yalgılanamazdı. ”

“Yahudilerin, örneğin kendileriyle aynı kaderi paylaşan Çingene halkı gibi, bir kültürü olmasaydı, öldürülmeleri kötülükten*sayılmayacak mıydı? Eichmann insanları yok eden birisi olarak mı*yoksa kültürü yok eden birisi olarak mı yargılanıyor? İnsanları öldürürken bir kültürü de yok eden bîr katilin suçu daha mı büyüktür?”

“İş işten geçmedi mi biraz beyler? Bu adamı,*Almanya'nın en büyük katili yapıp işler yolunda gittiği sürece peşinden ayrılmayan sizdiniz; hiç duraksamadan istenen her yemini*eden ve yüz binlerin ölümünden sorumlu olan, bütün dünyayı gözyaşlarına boğup gazap oklarını üstüne çeken bu suçluya uşaklık*edecek kadar alçalan ... sizlerdiniz; şimdi ona ihanet ediyorsunuz.*.... Şimdi, iflası örtbas etmek olanaksız hale gelince, kendilerine siyasi bir mazeret bulmak için, beş kuruşsuz kalan bu eve ihanet ediyorlar - iktidar peşinde koşarken yollarına çıkan her şeye ihanet*eden aynı adamlar.”

“Birer katile dönüşen bu adamların aklında kalan sadece tarihi, muazzam, eşsiz ("ancak iki bin yılda bir verilen ulvi bir görev") ve dolayısıyla da muhtemelen dayanması zor bir işe girişmiş olduklarıydı.*Katillerin böyle düşünmeleri önemliydi, zira doğuştan sadist veya*cani değillerdi; bilakis, yaptığı şeyden fiziksel bir zevk alanlardan*sistematik bir biçimde kurtulmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla, asıl mevzu bu adamların vicdan*azabından nasıl kurtulacağı değil, fiziksel acıyla karşılaşan bütün*normal insanları etkileyen o hayvani merhamet duygusunu nasıl*aşacağıydı. Anlaşılan kendisi bu içgüdüsel tepkilerden yana bayağı -;*dertli olan Himmler'in numarası çok basit ve muhtemelen de çok etkiliydi: İnsanın bu içgüdüleri kendine çevirir gibi yapıp dışındaki*bir şeye yöneltmesinden ibaretti. Böylece katiller, "İnsanlara ne*korkunç şeyler yaptım!" demek yerine, "Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır!" diyebiliyorlardı. * *”



Hannah Arendt. “Kötülüğün Sıradanlığı.”
 
Simdiye kadar izledigim en iyi Turk filmi olmasi kuvvetle muhtemel olan Kis Uykusu'nun mukemmel diyaloglarindan bir kacini suraya ilistireyim de unutmayayim.

"Vicdan genelde korkakların sevdiği bir sözcüktür. Ve öncelikle güçlüleri dehşete salmaya yarar”

“Köpeğe verilen bir kemik yardımseverlik değildir. Yardımseverlik, siz de köpek kadar açken onunla paylaşılan kemiktir”

“Aslında iyi öğrenim görmüş, dürüst, hak gözeten, adil bir insansın. Yani genel olarak böyle olduğu söylenebilir, buna diyecek bir şey yok. Ancak yeri geldiğinde bu erdemlerinle insanı boğan, ezen, küçük düşüren, aşağılayan bir hava taşıyorsun. Bu dürüst düşünme tarzınla bütün dünyadan nefret ediyor gibisin. İnanlardan nefret ediyorsun çünkü inanmak sana göre az gelişmişlik, kara cahillik belirtisi. Öte yandan herhangi bir inanç, bir ideal taşımıyorlar diye inanmayanlardan da nefret ediyorsun. Yaşlıları, geri kalmışlıkları, tutuculukları, özgür düşünemedikleri için, gençleri ise özgür düşünceleri yüzünden ve geleneklerden kopuk oldukları için beğenmiyorsun. Halkın ülkenin çıkarlarının en önde olması gerektiğini söyler durursun ama her karşına çıkandan, hırsızmış, soyguncuymuş gibi kuşkulandığın için halktan da nefret ediyorsun. Nefret etmediğin insan yok neredeyse. Yalnız bir kez olsun durumunu gerçekten güçleştirebilecek bir davayı savunduğunu, kendine bir fayda sağlamayacak duygular beslediğini görebilmeyi ne çok isterdim. Ama bu mümkün değil.”
 
Dunku izledigim filmde (Captain Fantastic), Noam Chomsky'den bahsetmisler. [Bu arada, filmin adini gercekten cok itici buldum, klasik aksiyonlu Hollywood filmleri gibi. Eger arkadas tavsiyesi olmasa, hayatta acip izlemek istedigim bir film olmazdi. Bu da benim ayibim olsun] Neyse, cok hos bir cumlesine deginmisler Chomsky'nin. Suraya ilistirelim ki umudun sonmeye basladigi noktada, canlandirmaya calismak icin.

"If you assume that there is no hope, you guarantee that there will be no hope. If you assume that there is an instinct for freedom, that there are opportunities to change things, then there is a possibility that you can contribute to making a better world."
 
"bir insanı tanımanın tek yolu, araya kendini karıştırmamaktır”
 
  • Beğen
Tepkiler: diE
Sapir-Whorf Hipotezi: bir insanin dusunce yapisinin, ana dilinden cok yogun bir sekilde etkilendigini iddia eder. Yani, bazi dusunceler, baska bir anadille dogmus ve buyumus olan insanlar tarafindan anlasilamayabilir.

Vietnamca'da gokyuzunun rengi ile cimenlerin rengi ayni kelime ile ifade edilir (xanh). Halbuki, diger dillerde mavi ile yesil renkleri farkli kelimelerle belirlenir. Peki, bu olgu, insanlarin renkleri nasil gordugunun ana dilleriyle sekillendigini mi gosterir? 4-6 ay arasindaki bebeklerle yapilan bir arastirmaya gore, bu ifade dogru degil. Dogustan, biyolojik olarak bu renkleri her cocuk ayirt edebiliyor. Zamanla, dilin etkisiyle sadece iki farkli renk ayni kelime ile ifade ediliyor. Yani, insanlar iki rengi ayirt etseler bile dile bunu yansitmiyorlar. Dunyaya bakis acimiz, illa ki dil tarafindan sekillenmek zorunda degil (en azindan belli durumlarda)
 
Geri