Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Bu bölümde yer alan yazılar OĞUZ AKAY'IN "Atatürk'ün sofrası" adlı kitabından alınmıştır.
kimler gelip kimler geçmiş Gazi Kemal'in sofrasından, bu satırlar arasında dolaştıkça
Mustafa Kemal'i biraz daha tanıyacaksınız..
O Büyük Gazi'yi ...
Ebedi Lideri... daha iyi anlayacaksınız...
[FONT="]ATATÜRK’ÜN SOFRASI NEŞE SOFRASIYDI[/FONT] [FONT="]Sonra sonra, tanışmam ilerledikçe ve adetlerini öğrenmem arttıkça anlamışımdır ki bazı kendi arzularını yakınlarına ve teklifsizlerine mal etmek onun, bir isteğinden şakaca kaçınma, daha doğrusu o, istediğini, dolayısı ile belirtme usulüdür. Mesela; bir gün çiftlikte, daha akşamdan, yani daha sofraya oturmazdan önce, kendi canı bira içmek isterse, ansızın yakınlarından birini bahane ederek, sofracıya der ki;[/FONT] [FONT="]-bak çocuğum Nuri beyefendi bira içmek istiyor![/FONT] [FONT="]En sonuna kadar hala Harbiye’deki iki yakın arkadaş, hatta Selanik’teki iki kafadar hemşehri senli benliliğini hiç bozmadığı; hala o zamanlardaki gibi nazını çektirerek ve nazını çekerek şakalaştığı ara sıra çekiştiği, hatta bazen çetin tartıştığı tek insan olan Nuri bey(conker) bu sözü işitince, bir Anglosakson Protestan pastörden daha ciddi görünüşlü matruş, kırmızı yüzünü de, en belirtili baso sesini de hiç buruşturmadan Paşa’ya;[/FONT] [FONT="]-kim? Bendeniz mi? Garip şey; böyle bir ifadede bulunduğumu hatırlamıyorum “ der..[/FONT] [FONT="]O zaman Paşa, Nuri bey’e hiç bakmayarak, doğrudan doğruya cevap vermeyerek kendi kendine gülümser; sol gözünün ucunu belirsizce kırpar; gene sofracıya;[/FONT] [FONT="]-sen getir; o ister de ben emretmezsem vermezler diye çekindiğinden öyle söylüyor, der[/FONT] [FONT="]Bu kışkırtma üzerine Nuri bey, kulaktan atma altın gözlüğünün ardından, etrafı şöyle bir babacanca süzdükten ve yan dudakla gayet belirsiz gülümsedikten sonra önüne bakar, içini çeker gibi yavaşçacık;[/FONT] [FONT="]-Allah Allah!... donnerwetter noçh mahl!...sanki kendileri istemiyorlarmış gibi…diye mırıldanır, bir an duralar, düşünür; sonra elini sofra kenarına vurrak tamamen ciddiye benzer bir yapma sertlikle,sofracıya;[/FONT] [FONT="]-pekiyi.. içeceğim..oğlum sade bana getir, anladın mı? Paşa hazretleri arzu buyurmuyorlar! Der[/FONT] [FONT="]O zaman paşa kahkahalarla güler;[/FONT] [FONT="]-aferin Nuri bey! Der[/FONT] [FONT="]Nuri bey hiç oralı olmaz[/FONT] [FONT="]O neşe içinde herkese bira getirilir.[/FONT] [FONT="]Yahut da, bunun zıddı olarak, mesela uzun bir konuşmadan sonra kendi dinlenmek ihtiyacını duymuşsa, karşısındakine veya karşısındakilere;[/FONT] [FONT="]-sizi daha fazla yormayayım![/FONT] [FONT="]Diye o yorma işini doğrudan doğruya kendi üzerine alır; misafirinin veya ziyaretçilerininin kendi huzurundan ayrılmalarına böylece nezaketle izin verir.[/FONT] [FONT="]RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN [/FONT] [FONT="]Hatıralar: Anafartalar Kumandanı Mustafa Kamal’le Mülakat, TDK Türk Dili Dergisi 1956[/FONT]
[FONT="]ATATÜRK SOFRASINDA TATLI İÇER TATLI KONUŞURDU[/FONT] [FONT="]Birçok defalar, misafiri olmakla şereflendiğim sofrasında ara sıra alaturka saz takımını çağırtır, eski mabeyn hafızlarından olan hanendelere Kur-an okutturur ve bu lahuti sesi, ekseriya göz yaşlarıyla dinlerdi.[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün sofrası değerli, namuskar ve fedakar arkadaşları için, hakikaten bir mektepti. Onu sevenlerin, sayanların hepsi bu sofrada bir lahza bulunmak, onun feyzinden istifade etmek için can atarlardı.[/FONT] [FONT="]Atatürk vekillere direktiflerini burada verir, müşkül vazifeler tahmil ederek(yükleyerek), uzaklara göndereceği elçilere, murahhaslara(delegelere) talimatını burada söyler tasarladığı büyük işlerin telkinleri gibi dil, tarih, kültür münakaşalarını burada yapar, içki aleminin verdiği samimiyet ve serbestiden istifade ederek, kullandığı ve kullanacağı kimselerin iç yüzlerini burada mükemmelen keşfederdi.[/FONT] [FONT="]Muhtelif(çeşitli) vazifeler gereği, birçok yüksek şahsiyetlerle temas etmiş bir insan olarak ben, Atatürk gibi, resmiyet ile hususiyeti ayırt etmesini bu kadar iyi bilen insan görmedim. Tatlı içer tatlı konuşur gayet şakacı son derecede nazik bir arkadaştı. Kadınlara karşı daima hürmetkar, kibar bir centilmendi. Bunun harici herhangi bir şey olmuşsa, sebebini kendisinde aramak icap eder.[/FONT] [FONT="]…talih oyunlarını hiç sevmez, arkadaşlarını da kumardan uzak görmek isterdi. Bazen vakit geçsin diye poker oynadığı olurdu.bizzat bana anlattığına göre; sevdiği ve takdir ettiği bir yabancı sefir( ABD büyükelçisi MR.Grew) ve madamı ile bir akşam yemeği sonrasında pokere oturmuşlar[/FONT] [FONT="]Şakadan oynandığını sezemeyen sefirin madamı, Atatürk’ün kaybetmeye başladığını görünce;[/FONT] - [FONT="]Türk paraları bizim memlekete akıyor, diye memnuniyetini belitmiş. Bu sözü güzelce anlayan Atatürk, hiç anlamamış görünerek oyuna gayret vermiş..[/FONT] [FONT="]Saatler geçtikçe, insanüstü tahammüllü bir vücut ve kafanın ezici ve bunaltıcı hakimiyeti altında sefir cenapları yavaş yavaş çökmeye ve nihayet alabildiğine kaybetmeye başlamış.[/FONT] [FONT="]Zavallı madam, betbeniz(yüzrengi) atmış bir halde, bu kadar borcun altından nasıl kalkabileceklerini düşünürken, Atatürk;[/FONT] [FONT="]-madam, şimdi de sizin paracıklarınız Türkiye’ye akıyor! Demiş..[/FONT] [FONT="]Fakat kadıncağızı fazla üzmemek içinde, hemen oyunun, ciddi olmadığını, bir şakadan ibaret olduğunu söyleyerek, misafirinin yüreğine kibarca su serpmiş..[/FONT] [FONT="]Hülasa(özetle) Atatürk’ün beyni, bence fenomenal(şaşılacak), harikulade bir cihazdı.[/FONT] [FONT="]Tarihte eşi ender görülmüş, mesela birinci Napolyon gibi, yorgunluk nedir bilmeden durmaksızın işler, türlü meseleleri aynı zamanda münakaşa ve en iyi şekilde hallederdi.[/FONT] [FONT="]Muhataplarının bocalayıp, içinden çıkamadıkları en karanlık vaziyetleri, ziyası(ışığı) kuvvetli bir projektör gibi delen zekasıyla, bir anda halleder ve ayırır, aydınlatırdı. Fikrimce bu zeka, herhalde sünuhat, ilham gibi beşeri dereceleri geçmişti.[/FONT] [FONT="]HÜSREV GEREDE[/FONT] [FONT="]“Bir Arkadaşı Atatürk’ü anlatıyor” 20.asır mecmuası 1953[/FONT]
[FONT="]SİVAS’TA YEMEKLER PEK MÜKEMMEL DEĞİLDİ(EYLÜL 1919,SİVAS)[/FONT] [FONT="]O sırada yemekler pek mükemmel değildi. Çünkü belediye bütçesi buna müsait olmadığından bir haftalık ikramda bulunabilmişti.[/FONT] [FONT="]Birkaç gün sonra da kendi paraları tükenmeye başladı. Bu vaziyette daha ziyade arkadaşlarını düşünerek müteessir(üzülme) olur;[/FONT] [FONT="]-hesapta yoktu amma oldu, ne yapalım bulgur çorbasına yattık, diyerek üzülürdü.[/FONT] [FONT="]Bir gün validesinden iki torba incir gelmişti. Sofrada yemiş memiş olmadığı için, yemek sonu bana şöyle bir işaret ederdi. Gider tabağı incirle doldurup ortaya koyardım. Böylece incir torbalarının da diplerine darı ekilmiş, bir iki okka kadar bir şey kalmıştı. O gün sofrada yine bir şey kalmamıştı. O gün sofrada yine işaret etti, aldırmadım. Bu sefer çağırdı;[/FONT] [FONT="]-Canım Hacı Bey anlamıyor musun incir istiyorum, dedi[/FONT] [FONT="]- Paşam bir şey kalmadı ki topu topu bir iki okkacık, o da size kalsın lazım olur.[/FONT] [FONT="]Bu sözüm üzerine yüzüme hazin bakmış;[/FONT] [FONT="]-hayır, demişti benim her şeyim arkadaşlarımındır. Haydi getir kuzum..[/FONT] [FONT="]Yine fasılasız çalıştığı bir gece sabaha karşı yanına girdiğim zaman biraz sinirli bir vaziyette elindeki kalemi bırakarak;[/FONT] [FONT="]-İyi ki geldin, demişti.. aşçı fena, harç fena, iştah ile bir şey yemiyor, aç kalıyorum. Bu işe bir çare bulamayacak mıyız bilmem ki? Bak şimdi de karnım aç..[/FONT] [FONT="]O saatte uykuya dalmış olan Sivas’ta ne bulunabilirdi ki?[/FONT] [FONT="]-tenezzül ederseniz dolabımda bir dilim kavun var, getireyim dedim.[/FONT] [FONT="]-getir getir, diye gülümsedi..[/FONT] [FONT="]DERVİŞ DEVİRMİŞ[/FONT] [FONT="]Kandemir, “Mustafa Kemal Sivas’ta Nasıl Yaşadı?” Yeni Mecmua 1940[/FONT]
[FONT="]İKİ TABANCA TAŞIRDI[/FONT][FONT="].[/FONT] [FONT="]Sen eşsiz denecek şiddetle atılgan olduğun halde hiçbir zaman saldırgan olmadın.. temkinin de hızın kadar çoktu.[/FONT] [FONT="]Üzerinde gece gündüz iki tabanca taşırdın; meğer ki nadir akşamlarda, o da sofranda sadece güvendiği birkaç yakının bulunduğu zaman en geç saatlerde, o tabancalarını pantolonunun arka ceplerinden çıkarıp adamlarından birine vererek yukarı gönderesin.. olağanüstü bir nişancıydın..[/FONT] [FONT="]RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN.[/FONT] [FONT="]“ÖZLEYİŞ” 1955[/FONT]
[FONT="] [/FONT] [FONT="]SOFRA JURNALCİLERE DERS VERİLEN YERDİ[/FONT] [FONT="]Gazi’nin büyük meziyetlerinden biri de, dedikodulara kıymet ve önem vermemesi ve böyle bir harekete hoşgörü göstermemesi idi. Biri gelip kendisine diğeri aleyhinde söz söyler dedikodu yaparsa söyleneni dikkatle dinler, fakat o akşam sofrada aleyhinde söylenen zatı da buldurarak jurnalciliği(kötüleme,ihbar) yapana;[/FONT] [FONT="]-bugün sen bu kişi hakkında bir şey söylemiştin onu burada bir defa daha tekrar eder misin? Diyerek adamı berbat ederdi..[/FONT] [FONT="]ALİ KILIÇ[/FONT] [FONT="]İSTİKLAL MAHKEMESİ 1955[/FONT]
NÖBETÇİ[/FONT] [FONT="]Şehirle Çankaya arası henüz bomboş. Kıraç tarla veya ot bürümüş bağ. Dar ve bozuk bir yol, Mustafa Kemal’in evi de ortası havuzlu eski Ankara Köşkü. Sağı solu, önü arkası, bozkır.[/FONT] [FONT="]Sık sık bir tozdur kopar, sivrile burula yükselip; sonra bir sis gibi döner. Fakat silinip gitmez. Her şey ağaçlar, duvarlar, kerpiçler hepsi ak veya akımsı. Renkler bir türlü parlamaz. Yağmur yağmalı yahut durgun bir havada şafak sökmeli veya güneş batmalı…[/FONT] [FONT="]Bu kader ve tevekkül([/FONT][FONT="]Herhangi bir işte elinden geleni yapıp daha sonrasını Allah'a bırakma[/FONT][FONT="] ) yalnızlığının ta ötesinde, ufka yakın sırtlarda Çankaya. Gündüz uyur, gece uyanıktır. Karartı ile beraber lambası yansır. Enginlerde uzun seferlerin rüyasını gören bir geminin fenerine benzer.[/FONT] [FONT="]İç mahalleler de ışıklar sönmüştür. Herkes uykudadır. Yalnız Çankaya Köşkü’nün pencerelerinde kızıl lamba aydınlığı. Ve ara sıra kim bilir nereden haber getirip kim bilir nereye bir haber götüren atlı arabaların yanar söner, fener ışıkları.[/FONT] [FONT="]-siz uyurken ben nöbet bekliyorum, derdi.[/FONT] [FONT="]Herkes uykuda iken eğer o da uyursa bir baskına uğramak tehlikesi varmış gibi, o daima bir tehlikenin sezinişleri içinde idi. Uyanık olduğunu bildiğimizden hepimiz rahat uyurduk..[/FONT] [FONT="]Düşmanın sanatı da görünmemek olduğunu bilirdi. Bazen düşman oturduğu masanın örtüsü altında solur gibi yaklaşma hissi verirdi. Hiç birimiz farkında olmazdık, en coşkun neşe ve şevk sesleri arasında birden kulak kesilirdi.[/FONT] [FONT="]-dinleyiniz, derdi[/FONT] [FONT="]Yanıldığını sanırdık. Sonra kendi yanıldığımızı anlardık.[/FONT] [FONT="]Yenişehir Caddesi’nde kılıcına dayanan bir heykeli vardır sanatkar bu heykeli açıldığı vakit bana;[/FONT] [FONT="]-vatanın bekçisi, demişti..[/FONT] [FONT="]İyi bir sanatçının ruhuna ilham gelir. Heykeltıraş bir yabancı ise de daha ilk tanışmada nöbetçiyi görmüştü.[/FONT] [FONT="]Yıllar geçti eski nöbet titizliğinin gevşediğini hissediyorduk. Erken bir emniyet hayaline kapılmış olmasından korktuk. Bir akşam nazı geçen arkadaşlarından biri;[/FONT] [FONT="]-Düşünmelisiniz ki eğer ölürseniz, heykelinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızdan hiç biri ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız, dedi.[/FONT] [FONT="]Bende sofrada idim. Güldü, işte o zaman bize gönlünün sırrını açtı;[/FONT] [FONT="]-Unutmayınız ki Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır. Dedi[/FONT] [FONT="]O artık Türkiye’nin her tepesinde bir Mustafa Kemal’in nöbet tuttuğuna [/FONT] [FONT="]inanıyordu.[/FONT] [FONT="]FALİH RIFKI ATAY[/FONT] [FONT="]“Nöbetçi” Pazar Posta Gazetesi 1951[/FONT]
[FONT="]SOFRADA CAN ARKADAŞLIĞI[/FONT] [FONT="]Arkadaşlarına karşı sonsuz denilebilecek bir müsamahası ve düşmanlarına karşı bile, en kızdırıcı vakalarda, hislerini uzun müddet kapalı tutan sinir hakimiyeti Atatürk’ün hayran kaldığımız mizaç hususiyetleri arasında idi.[/FONT] [FONT="]Yakup Kadri, Ruşen Eşref ve ben Çankaya’daki eski köşkünün hemen her akşamki davetlilerindendik. İnkılabın heyecanlı ve şevkli günlerinden birçok defalar gün ağarırken evlerimize dönerdik..[/FONT] [FONT="]Atatürk istediği kadar uyumakta serbestti. Fakat biz gündüzde çalışmak zorundaydık. Her akşam değişen misafirlerden biz değişmeyenlere kimseye haber vermeden erkence çıkabilme müsadesini vermesini istemiştik.[/FONT] [FONT="]“Doğru” dedi “siz gidin ama arkanızdan çıkıştığımı düşünürseniz ehemmiyet vermeyin, çünkü herkes sizin gibi yaparsa ben kiminle oturayım.”[/FONT] [FONT="]Meclislerine ve sohbetlerine doyum olmadığı için yine de geç saatlere kadar kalırdık.biz onu bir babadan farksız sayar bir can arkadaşından farksız severdik.[/FONT] [FONT="]O da bizi genç kardeşleri bile değil, yaş farkı azlığına rağmen oğul gibi tutardı.[/FONT] [FONT="] [/FONT] [FONT="]Eski köşkün yemek odasından bilardolu hole çıkılan kapı yanında bir kanepe vardı. Bir gece yorulmuş, sofradan kalkarak kanepeye uzanmıştım. Bir aralık kapının açıldığını hissettim. Atatürk idi. Sıçrayıp, af edersiniz demeye bile fırsat kalmadığından uyumuşluğa vurdum. El yıkayacağı yeri tam karşımdaki merdivenin sahanlığındaydı. Atatürk’ün beni uyandırmamak için ayakucuna basar gibi yavaşça merdiveni çıktığını hala gözüm yaşararak hatırlarım.[/FONT] [FONT="]FALİH RIFKI ATAY[/FONT] [FONT="]Mustafa Kemal’in Mutareke defteri,1955
[FONT="]SOFRASI VE MECLİSLERİ DEMOKRATİK İDİ..[/FONT] [FONT="]Atatürk kız kardeşini ve en yakın arkadaşlarını muhalefet partisinden görmeye katlanmakla hepimize bir medeni terbiye dersi vermek istemişti.[/FONT] [FONT="]Sofrası ve meclisleri “demokratik” idi. Yalnız esas prensiplerde birlik olmak şartıyla yüzüne karşı edilmeyecek itiraz, yapılmayacak tenkit yoktu.[/FONT] [FONT="] [/FONT] [FONT="]FALİH RIFKI ATAY[/FONT] [FONT="]Mustafa Kemal’in Mutareke defteri,1955[/FONT] [FONT="] [/FONT]
[FONT="] [/FONT] [FONT="]VATAN NÖBETÇİSİ[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün geç yatmasından ve perhiz tutmamasından şikayet yollu, kendine söz geçirir arkadaşlarından biri, bir gün dedi ki;[/FONT] [FONT="]-eğer ölürseniz, inkılabı bir tarafa bırakınız, heykellerinizi bile parçalayacaklarını biliyor musunuz?[/FONT] [FONT="]Derin ve engin bakışları gözlerimizi içlerine kadar kaplayarak;[/FONT] [FONT="]-Siz hepiniz uyuduğunuz zaman, ben uyanık kalırım,dedi. Nöbette imişim gibi bir duygum var. Sizler uyanınca rahat sırası bana geliyor.[/FONT] [FONT="]FALİH RIFKI ATAY[/FONT] [FONT="]Ölen… Ülkü Halkevi Dergisi,1949[/FONT]
[/FONT]
[FONT="]ATATÜRK’ÜN SOFRASINDA KİMLER GELEBİLİRDİ?[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün en büyük zevki sofrası idi. Kendileri çok mütevazi oldukları için daima bize;[/FONT] [FONT="]-Bir lokma ekmek, bunu birkaç yakın arkadaş ile oturup beraberce yemek ve içmek bana kafidir, derlerdi.[/FONT] [FONT="]Sofranın bizim gibi bir daimi müdavimleri, bir de vekillerden ve mebus gazetecilerden ekseriya davet edilenleri, bunlardan başka da sefirlerimizden, kumandanlarımızdan, kendilerinin eski arkadaşlarından ve ahbaplarından, her tertipten arasıra davet edilenleri vardı.[/FONT] [FONT="]Hiçbir kimse Atatürk’ün sofrasına, izinsiz davetsiz gelemezdi. Ancak İsmet Paşa ile Hariciye Vekili Dr.Tevfik Rüştü Aras’ın ve birde dahiliye vekili Şükrü Kaya’nın istisnai vaziyetleri vardı. Bu zevat(kişi), her zaman işlerinden boş kaldıkları ve lüzum gördükleri vakit, hangi saatte olursa olsun, sofraya gelebilirlerdi.[/FONT] [FONT="]İsmet Paşa, sık sık hemen hemen her gece sofranın müdavimi(sürekli giden) iken son zamanlar sofra ziyaretlerini seyrekleştirmiş, evvelce feyiz ve zevk aldığı o sofraya sonraları adeta tenkitkar(eleştirme) bir tavır takınmış görünmekte idi. Tevfik Rüştü Aras , Şükrü Kaya ise sofraya sık sık gelirlerdi.[/FONT] [FONT="]Atatürk çok muntazam(düzenli) çok dikkatli bir insan oldukları için sofrasının muntazam olmasını isterdi. Onun için sofraya otururken her şeyin yerli yerinde düzgün halde bulunmasına bilhassa dikkat ederlerdi. Sofranın düzeninde, sofra örtüsünde tabaklarla, çatal bıçaklarda bir çarpıklık bir yanlışlık görürlerse bunları bizzat düzeltirler ondan sonra sofraya otururlardı.[/FONT] [FONT="]Bu intizama yalnız kendi evlerinde değil, davetli bulundukları başka yerlerde de dikkat ederlerdi. Hatta bazen gittikleri yerlerde salonların yanlış döşendiklerini görünce derhal düzelttirirlerdi. Duvarda asılı tabloların yerinde ve düzgün takılıp takılmadıkları derhal dikkatlerini çeker herhangi bir tablonun karşısına geçerek;[/FONT] [FONT="]-Biraz sağa, hafif aşağı diye kumanda ederken tabloya bir vaziyet verdirirlerdi.[/FONT] [FONT="]Karmakarışık gelişigüzel döşemelere tahammül edemezler hemen düzelttirirlerdi.[/FONT] [FONT="]Sofra, Atatürk’ün karar ve düşüncelerinin bir nevi odak noktası müdavimlerinin ise adeta verim kaynağıydı..[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün sofrası bir yemek sofrası, bir içki sofrası, bir eğlence sofrası değil, bir nevi akademi, adeta bir nevi dershane idi.[/FONT] [FONT="]Sofranın karşısında daima büyük bir kara tahta, üzerinde tebeşir ile silgisi hazır bir halde bulunurdu. Bu sofrada dahili politika, harici politika, iktisadi politika, tarih, dil, coğrafya, ilh (v.b) gibi çeşitli ilmi mevzular günün mühim davaları, nice inkılap hareketleri ve buna venzer her çeşit milli meseleler görüşülmekteydi. Sofrada herkes açık konuşur, herkes fikir ve düşüncelerini söyler, herkes kendi tezini savunur, hatta Atatürk lüzum gördüğü zaman kararlar bile ittihaz edilirdi.[/FONT] [FONT="]Bununla beraber sofra bazılarının sandığı ve telkin ettirmek(bir düşünceyi aşılamak) istedikleri gibi bütün devlet işlerinin müzakere yeri değildi. Bu mühim noktayı fark edemeyerek “sofrada devlet işleri hallolunuyor” diye günün birinde Atatürk’e karşı gelenleri ağır mesuliyetlerle etekleri tutuştuğu zaman o sofraya içinden çıkamadıkları devlet işlerini getirirler ve onları orada Atatürk’e hallettirerek sofradan ferahlık ve neşe içinde çekilirlerdi. Hatta bazen de dedikodu mevzuu yapmak istedikleri sofradan nasıl perişan bir halde koltukla götürüldüklerine az mı şahit olmuştuk.[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün sofralarında konuşulmayan, konuşulmasına müsaade etmedikleri tek şey, dedikodu mevzuları idi. Bu gibi görüşmelere asla müsaade ve hoşgörü göstermezlerdi.[/FONT] [FONT="]Atatürk daima her yerde olduğu gibi sofralarında da fikirlerin, kanaatlerin, düşüncelerin serbest açıklanması için hoşgörülü kalırlardı. Bu müsaadelerinden istifade ederek işi münakaşaya kadar götürenlerin taşkın hallerine nasıl tahammül ederlerdi hala hayret ederim.[/FONT] [FONT="]Atatürk kusurları, kabahatleri daima insanların yüzlerine söyler, bazen de fevkalade asabileşirlerdi. Fakat haksız yere kızdığı, hiddetlendiği asla görülmezdi.[/FONT] [FONT="]Kin, garez hele intikam, bilmedikleri daima nefret ettikleri şeylerdi.[/FONT] [FONT="]ALİ KILIÇ[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün hususiyetleri-1952[/FONT]
[FONT="]GECE NÖBETÇİSİ ATATÜRK[/FONT] [FONT="]Atatürk; o büyük kurtarıcı aziz vatanın her zaman harisi idi. Fakat onu; gece hayatı dolayısıyla “sevgili yurdun gece nöbetçisi” olarak Mahmut Esat Bozkurt kardeşimiz herkesten önce vasıflandırdı.[/FONT] [FONT="]Samimi bağlılığın coşkunluğuyla Mahmut Esat’ın Atatürk’e verdiği bu sıfat hakikaten pek yerindedir. Atatürk ömrünce evvela cephelerde, sonrada her bulunduğu yer ve makamda cidden yurdun daima gece nöbetçiliğini yapmıştır.[/FONT] [FONT="]Atatürk huzurlu ve sükunlu zamanlarında; uzunca ve düzenli uyurdu.[/FONT] [FONT="]Huzursuz yani mühim meseleler ve kararlar karşısında kaldığı vakitler veya muharebe günlerinde uyumazdı. Hele Türk milletine benliğini, Türk kıdem ve asaletini; ve yapmak, yaratmak kuvvet ve kudretini tanıtmak için kesin delilleriyle meydana çıkarmak ve onu tespit etmek azmiyle koyulduğu fasılasız hummalı(sıkı) Türk tarihi ile bütün dillerin kaynağı olan Türk’ün geniş ve zengin lehçelerinden ana dil Türkçe’yi yurdun özellikle ve halkın konuşacağı kapsamlı bir Türk dili yapmak ve onu bütün asaletiyle dört bucağa yaymak kararıyla yıllarca süren dahiyane çalışmaları zamanlarında ise, günlerce uyumazdı. Hatta birçok defalar birbirini ardınca üç gün üç gece uyumadığı görülürdü.[/FONT] [FONT="]Fakat, tabii hayatının seyri içinde, ebedi Şef’in uykusu sekiz ile on iki saatin arasında değişirdi.[/FONT] [FONT="]CEVAT ABBAS GÜRER[/FONT] [FONT="]Atatürk ‘le 24 sene,son posta gazetesi,1938
[/FONT]
[FONT="]MUSTAFA KEMAL’İN 1918 YILINDAKİ SOFRASI.[/FONT] [FONT="]O gün Şişli’de Paşa’nın sofrasında ilk defa öğle yemeği yedim. Bizi arkada bir küçük odaya davet ettiler. Bahçe üstü o küçük oda ki mülakattan bir iki ay sonra paşa böbreklerinden hastalanınca onun yatak odası olacaktı. Karlsbat’ta tedaviye gitmesinden önceki ziyaretçileri onu orada dinlenir göreceklerdi. Çanakkale’nin yiğitlik meydanında kabına sığamamış koca kahramanı, kurtardığı şehrin içinde kiracı olarak barındırmış olan orta halli evin orta katındaki üçüncü odasında..[/FONT] [FONT="]Sade fakat temiz döşeli bu odanın ortasında o gün kar gibi örtülü bir yuvarlak masa üstünde de kenarları fesrengi ve koyu yeşil yaprak işlemeli ile süslü, ortaları ise düz krem zeminli tabaklar duruyordu.[/FONT] [FONT="]Birer küçük yaprak çelengini andırır bu tabakları, sonraları bir zaman Çankaya’daki eski köşkte bile gördüğümü hatırlıyorum. Sofrada alkollü içki hiç yoktu. Esasen yirmi yıl müddetle bir tek defa müstesna, -Ankara’dan İstanbul’a gelirken Bozüyük’te kalıp, rahmetli Çolak İbrahim’in kereste fabrikasına malzemelik eden çam ormanını görmeye çıktığı gün, o ormanlıkta İbrahim’in bir kır ziyafeti tertibinde hazırlatmış olduğu günkü öğle yemeği müstesna Mustafa Kemal’in gündüzün içki kullandığını hiç görmemiştim.[/FONT] [FONT="]Yemek üç kaptı; et , sebze, bulgur…[/FONT] [FONT="]Yemeklerdeki sadelik hele bulgur, bir de esmer renkli asker tayın ekmeği, dikkatime çarpmıştı. Evin bütün tutumuna uygun bu yemek, Paşa’nın dürüst, vefalı mizacı hakkında bana insani bir fikir vermişti; maaşının, parasının ve tayınının sınırı dışında ve hele milletin o günkü giyim sıkıntısı karşısında gösteriş aramaz, hiç fevkaladelik ve üstünlük gözetmez karakterde bir komutan…[/FONT] [FONT="]Bununla beraber, niçin saklayayım; “ben bir mülakat yazacağım kalemimden istenmedik bir tasvir kaçmasın diye acaba böyle bir sadelik gösterişi mi yapılıyor?”[/FONT] [FONT="]Gibilerde bir şüphe gölgesi içimden geçmedi diyemem.! Paşa’nın mizacını henüz iyice bilmediğimden böyle bir kuruntuya düşebilmiş olmaklığım bir dereceye kadar tabii ve mazur görülebilse de hatırladıkça kendi kendime hala sıkılırım. Aklım o gün birdenbire erememişti ki Çanakkale’yi kazandıktan sonra da bir büyük kumandanın İstanbul’da şu 76 defa birbirine benzer evlerin birinde oturmasından daha inandırıcı bir belge olabilir mi?[/FONT] [FONT="]Sonraları, doğrudan doğruya davetli olarak veya tesadüfen alıkonarak, evinde kaç kere yemek yedimse, sofrasında aynı temizliği ve sadeliği gördüm.[/FONT] [FONT="]Değil o zamanlar, cumhurbaşkanı olduktan sonra dahi sofrasında çoğu vakit yine üç çeşit yemek bulunurdu. Kendi de bunlardan gene en sadelerini tercih ederdi. Her akşamki misafirlerinden kimi bilhassa içkili bir davet sofrasına göre;her gece tekrarlana tekrarlana az çok basmakalıp sayılabilecek bir örneklik bağlamış mezeler dışında sofracılara usulca, bazen fevkaladeden, hususi mezeler ısmarlardı. Böbrek ızgarası, kebap uzun şiş köfte gibi.. vücudu şişmancaysa da eli pek atik olan aşçıbaşı isteneni çabucak yapar, yakıştırır, yetiştirir gönderirdi. Paşa bu hususi meze geliş gidişlerine uzaktan belirsizce göz ucu ilişse de hiç ses çıkarmazdı. Pek efendi, ikramcı bir ev sahibi idi.[/FONT] [FONT="]Bir akşam Nuri Conker sofrada, canı aşure istediğini söyleyince Atatürk, hemen önündeki çıngırağı çalmış sofracıya aşure emretmişti. İki saat sonra yemek vakti pek lezzetli hafif bir süzme aşure üzerinde şan fıstıkları hatta nar taneleri eksik olmamacasına sofraya geldi.ara sıra sofrada Nuri Conker’in de adeta klasikleşmiş yemek sürprizi yaptığı olurdu. İlk bahar sonları hiç beklenmedik bir akşam ortaya menüde yazılı yemek isimleri dışında bir peynir tatlısı getirirdi. Atatürk tatlıyla arası pek hoş değildi. Hatta bazen Nuri beyin çok beğendiği süzme aşureye de hemşerisinin kendi eliyle pek güzel hazırladığı kaymaklı ve gülsuyu güllaca da iltifat etmezdi. Selanik’in hususi tatlısıdır dedikleri bu peynir tatlısını yemekten hoşlanırdı. Nuri Conker bunu bayanının doğrudan doğruya kendi eliyle hazırlamış olduğunu söyleyerek tatlının adabına ve Selanik göreneğine uygun yapılmış oldğunu adeta övercesine temin ederdi. Paşa da bazen Conker’e tebriklerini ve teşekkürlerini gönderirdi. O tatlının zevkine sofrada herkesten çokta o iki Selanik’li varırdı. Ve yerken de Selanik hatıralarını anarlardı.[/FONT] [FONT="]Onların bu hali benim gözümde bir nevi sıla izleyişi bir Selanik ilkbaharının yad edilmesi manasını alır. Bir iç çekişine benzer ve içime dokunurdu.[/FONT] [FONT="]Evet işte hasılı sofrasındaki davetlilerden çğu böyle ince ve marifetli tatlı tuzlu ile mezelenir çimlenirken çoğu kendisi çoğu zaman leblebi ile yetinirdi. Hele kız kardeşi İstanbul’dan taze taze göndermişse. Onun için leblebi bir vakitler birçok yerde moda meze hükmüne girmişti. Atatürk hususi misafirliğe de gitse Ankara palas , Perapalas, Çelikpalas, Naim palas, Tokatlıyan , Karpiç, Türkuaz park otel gibi umumi lokanta veya lokallere de gitse sofrasına hemen leblebi getirilirdi. Bunlar, doğrudan doğruya kendi köşkünden geldiği gibi o davet sahipleri ve lokantalar tarafından da hazır bulundurulurdu.bundan dolayı sofradakilerden de leblebi yemeyi adet edinenler artmıştı. [/FONT] [FONT="]O vakitler olağan şeyler gibi hoş görüp geçtiğimiz halde şimdi, başka bir konuyu anlatırken ansızın hatırlaması bile içime hüzün veren bu küçücük ayrıntıyı sayıf dökmekle bile demek istiyorum ki Paşa, Atatürklüğünde bile, Akaretler’de ki o eski sade yemek adetinden geçmemiştir; böylece büyüklüğünün bir zariflik tarafından da tabii ve gösterişsiz sadelik olduğunu belirtmiştir.[/FONT] [FONT="]RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN[/FONT] [FONT="]Hatıralar; Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat,1956[/FONT]
[FONT="]ATATÜRK SOFRASINA HERKESİ BİR AMAÇLA DAVET EDERDİ[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün kendisine mahsus telaffuz ettiği bazı kelimeler vardır; mesela; tabancaya “tapanca”, kırbaca “kırpaç” henüze “henus” muhakkak kelimesine “muhakkaka” (bilhassa bu kelimeyi çok severler, yeni dil teorisinde muhakkak kelimesini bu suretle değiştirilmesini çok arzu ederlerdi), yoğurda “yuğurt”, sarhoşa “sarfoş” derlerdi.[/FONT] [FONT="]“yani” kelimesini çok kullanırlardı, ve bu kelimeyi çoğunlukla uzun sunumlarda bulunanların lafı uzatmaması ve neticeyi söylemesi için;[/FONT] [FONT="]Yani? Diyerek muhatabını sadede(konuya) davet ederdi. En ağır kelimesi “ebleh” yerine geçen “habenneka”(ahmak) idi.[/FONT] [FONT="]Atatürk, kelimeleri dikkat ederek tam heceleri ile telafuz ederler, asla liyezon yapmazlardı.[/FONT] [FONT="]Dil kurultayının birinde hususi bir komisyon toplantısında müzakere ediliyordu. Toplantıdan konuşan bir kişiye Atatürk ;[/FONT] [FONT="]-Çok “renneli” konuşuyorsunuz yani “rıları” yutarak konuşuyorsunuz diye latifede bulundu.[/FONT] [FONT="]O kişi de güzel bir karşılıkta bulunarak;[/FONT] [FONT="]-Evet paşam amma sizde çok ağdalı(karmaşık) konuşuyorsunuz! Cevabını vermiş ve Atatürk kahkahalarla gülmüştü.[/FONT] [FONT="]Bu zat yanılmıyorsam aklımda kaldığına göre, eski Giresun mebusu Hakkı Tarık Us Bey’di.[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün itina ederek yemek seçmesi veya da şu veya bu yemeği isterim diyerek yemek ısmarlaması olmuş değildi.sofraya ne cins yemek gelirse onu yerler, sofradaki çeşitli mezelerden yalnız çok sevdikleri kavrulmuş leblebiyi tercih ederlerdi.[/FONT] [FONT="]Yemeklerden ise omlet, patlıcan karnıyarık, yağlı fasulye diye isimlendirdikleri bildiğimiz kuru fasulye başlıca sevdikleri yemeklerdendi.[/FONT] [FONT="]Patlıcan karnıyarık ile pilavı birbirine karıştırıp yemekten çok lezzet duyardı.[/FONT] [FONT="]Gece yarısından sonra veya gündüzün herhangi bir saatinde karınları acıktığı zaman ilk hatırlarına gelen yemek omlet olurdu. Gece yarısı kalkıp bizzat mutfağa giderek orada oturup aşçıya omlet yaptırıp yedikleri çoğunlukla olurdu.[/FONT] [FONT="]Bir gün de Ankara’da iken öğle yemeği için evime geldiği zaman kapıda Atatürk’ün otomobilini görmüş, telaşla içeriye girmiştim. Atatürk’ün aşağıda mutfakta olduğunu söylediler. Koştum. Mutfağa girdiğim vakit Atatürk, aşçıya emredip yaptırmış oldukları omleti kahkahalar atarak yiyorlardı.[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün sofrası başlı başına bir alemdi. Orada az mı şeyler gördük, az mı şeyler işittik, az mı olaylara şahit olduk![/FONT] [FONT="]O sofradan neler,kimler gelmiş geçmiştir. Asıl bahtiyarlık o sofradaki yerini, sonuna kadar sendelemeden sağlamca muhafaza edebilmekte idi.[/FONT] [FONT="]Biz o sofra müdavimlerinden öyle adamlar tanımışızdır ki gösterdikleri suni dostluk belirtilerinden, bizimle yaptıkları hususi sohbetlerden daha o zaman samimi olmadıklarını anlamışızdır. Nitekim bu adamların ne kadar aşağı, ne kadar bayağı olduklarını Atatürk’ün vefatından sonra daha iyi anlamış bulunuyoruz.[/FONT] [FONT="]O sofrada, o çevrede şahit olduğumuz olayların önemli bir kısmını arkada bırakıyoruz. Lüzum görmedikçe, mecbur olmadıkça onlardan bahsetmek dahi istemiyorum[/FONT] [FONT="]Yoksa gözleri dönmüş, menfaat kaygısından başka hayatta hiçbir inanç tanımayan bazı mahluklardan ve sebebiyet verdikleri hadiselerin hepsinden bahsetmeye kalkarsak, bunlar da ayrıca başlı başına bir kitap oluşturur. Bununla birlikte gerektikçe bunlardan da bahsedeceğim[/FONT] [FONT="]Atatürk, her cinsteki, her nevi tipteki insanları oldukları gibi kabul eder ve bu gibileri yeteneklerine göre kullanmasını çok iyi bilirdi. Halkın pek de sevmediği bazı kimseleri çoğunlukla sofraya davet etmesinin sırrı da bunda idi. Hatta bu gibilere sofrada ve etrafında birer mevki verir gibi görünürler, bazı seyahatlerde beraberlerine aldıkları da olurdu. Gerçekte bu şekil hareket bir liderin lüzumlu olan adamları tatmin edip istediği şekilde kullanmasından başka bir şey değildi. Bu sebepledir ki, Atatürk’ün çevresine girenlerle hususiyet ve mahremiyetinde bulunanları ayırt etmek lazımdır.[/FONT] [FONT="]Atatürk mahremiyetine çok güç olarak arkadaş alırdı. Bir defa da mahremiyetine aldı mı artık o arkadaşa çok güven duyar , onunla özel sohbetlerinde bir arkadaş olarak dertleşir, görüşürdü.[/FONT] [FONT="]Atatürk, harimine girmiş olan yakın arkadaşları ile özel olan her şeyini konuşabilirdi.sofrasına devam eden, herkesin gözüne batan öyle adamlar vardı ki, onlar hakkındaki kanaatlerini, o adamları niçin sofrada, yakınında bulundurmak lazım geldiğini, bunun sebeplerini açık olarak yakınlarına açıklardı. Fakat açık konuştuğu özel ve yakın arkadaşları hakkında diğer bir kimseye asla bir şey söylemezdi. İşte bunlarla ötekiler arasındaki fark buradaydı.[/FONT] [FONT="]Atatürk herhangi bir gün sofrada bulunan bir devlet adamına dönerek;[/FONT] [FONT="]-Sen benden korkmuyorsun. Geç karşıma! Demiş olması beklide ilk bakışta alkolün etkisi ile söylenmiş herhangi bir sözden ibaret gibi düşünülebilir. Halbuki bizler biliyor ki, Atatürk’ün durup dururken böyle bir meydan okumasında elbette bir anlam ve bir hikmet vardır. O esnada sofrada bulunanlar sadece Atatürk’ün o andaki bu sözlerini işitirler, fakat sonradan o mevzunun benim evimde hususi olarak devam eden safahatını bilmedikleri için pek tabidir ki Atatürk’ün sofradaki bu sözlerini istedikleri biçimde açıklamaya çalışırlardı.[/FONT] [FONT="]ALİ KILIÇ[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün Hususiyetleri,1952[/FONT]
KİM DOĞRU SÖYLÜYOR??
İSMET İNÖNÜ MÜ YOKSA HİKMET BAYUR MU?
[FONT="]SOFRADA ALINAN TEŞEBBÜSLERİN İPTALİ[/FONT] [FONT="]Atatürk ile birlikte çalışmamızı iki ayrı devrede izah edebilirim. Başlangıçtan hastalığına kadar şöyle olmuştur;[/FONT] [FONT="] Akşamları bir araya gelir, toplanırız. O coşar, biz coşarız, meydan okuyucu birtakım konuşmalar olur. Hepimiz katılırız buna. Atatürk dahil şöyle yapalım böyle yapalım diye birtakım karalar alır ve gece geç vakit dağılırız. Ertesi sabah uyanınca düşünürüm; dün akşam birtakım şeyler konuştuk bir takım kararlar aldık.. bunlar olacak şeyler değil.. hemen kalkar, Atatürk’e giderim onu yatakta iken uyandırırım, oturup konuşuruz. Söylerim; “dün akşam biz yine coştuk, şunu yapalım bunu yapalım diye kararlar aldık. Ama olacak şeyler değil, nasıl yapacağız?”[/FONT] [FONT="]Canım sen bildiğin gibi yap, der bana..[/FONT] [FONT="]Sonra bir devir oldu..[/FONT] [FONT="]Yine aynı şekilde akşamları toplanıp alınmış kararları ertesi sabah görüşmeye gittiğimde artık “sen bildiğini yap” demiyordu. Israr ediyordu bu defa asabileşiyordu.[/FONT] [FONT="]Esaslı bir değişiklik olmuştu Atatürk’te. Doktorlarına sordum.[/FONT] [FONT="]“hastalığın bir safhasıdır bu..” dediler. Yani demek istediğim şudur ki Atatürk’ün sıhhati ciddi olarak bozulduktan sonra sinir hakimiyeti, sinir sükuneti zayıflamıştı. Bu birlikte çalışmalarımızı etkiliyor ve etrafında telkinler yapanlar için ümitli bir hal yaratıyordu.[/FONT] [FONT="]………………[/FONT] [FONT="]Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski adetimiz idi. Son seneler bu adet kalkmaya başladı. Hele nihayete doğru (1936-1937 açıkça hatırladığım seneler)gece arzu veya teşebbüs ettiği bir ii ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de gereği ile takip etmeye başladı.[/FONT] [FONT="]Sıhhatinde ve alkolün tesirinde bu değişimi fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı. Son seneler hükümet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için ilkel usuller kullanmak istedi.[/FONT] [FONT="]İSMET İNÖNÜ[/FONT] [FONT="]Abdi İpekçi; İnönü Atatürk’ü anlatıyor, milliyet gazetesi-1967[/FONT] [FONT="]GERÇEK ŞUDUR Kİ……[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün suçlama, hürriyet Gazetesi’nin 30 Ocak 1974 günlü nüshasında “metin 17” başlığıyla çıkan şu fıkrasında bulunmaktadır:[/FONT] [FONT="]Son seneleri Atatürk için çok zor olmuştu. Gece alkol tesiriyle alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski adetimiz idi. Son seneler bu adetimiz kalkmaya başladı. Hele nihayete doğru(1936-1937 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya veya teşebbüs ettiği bir ii ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de gereği ile takip etmeye başladı.[/FONT] [FONT="]Sıhhatinde ve alkolün tesirinde bu değişimi fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.[/FONT] [FONT="]Gerçek şudur ki Atatürk’ün içki masasında devlet işleriyle ilgili bir karar aldığı görülmüş bir şey değildir.[/FONT] [FONT="]İsmet İnönü’nün çok beğendiği iktisat vekili Mustafa Şeref Özkan’ın bürokratik engellerle ekonomik gelişmeyi kısıtlamakta direnmesi üzerine Atatürk onu değiştirmeye karar vermiş ve bu makama bay Celal Bayar’ı getirmişti. Onun zamanında bir takım fabrikaların açılması ve ekonomik bunalım hafiflemesi üzerine ismet İnönü itibardan düşmeye başlamıştı. Hatay ve korsanlığı önlemek için toplanan Nyon Konferansı işlerinde gösterdiği aşırı çekingenlik bu durumu daha da ağırlaştırmıştı. İsmet İnönü bunu hissettikçe sinirlenmekteydi. Bu ruhi durum onun da rejim düşmanlarının “devlet rakı masasından idare ediliyor” sloganını benimsemesine yol açmıştır; Atatürk uygun gördüğü herkesin ve bu arada sofrasına çağırdıklarını, gezilerinde de halktan kimselerin düşüncelerini öğrenmeye önem verirdi. Onun bu yollardan edindiği intibalar kararlarının oluşturulmasında bir unsurdu. O, bazı devlet adamları gibi, karşısındakinin uysallık göstermek için kendi düşüncelerini saklamasından ve büyüğün eğilimine göre dil kullanmasından hiç hoşlanmazdı. Her akşam sofrasına çağıracaklarını da görüşülmesini istediği konuya göre seçerdi.[/FONT] [FONT="]Eğer Atatürk, İsmet İnönü’nün yazdığı gibi, içki sofrasında devlet için zararlar kararlar alıp ertesi gün bunları hükümete zorlamaktaydı ise, başbakanın görevi çekilmektir. Oysa o, 20 eylül 1937’de önce izinlilik şeklinde makamından kendi isteğiyle ayrılmış değildi. Onun aşırı sinirliliği ve yukarıda anlattığımız işlerde korkaklığa vara çekingenliğini görerek iş başından uzaklaştıran yani azleden Atatürk idi.[/FONT] [FONT="]HİKMET BAYUR[/FONT] [FONT="]İnönü ile ilgili yazılar üzerine, Son Havadis Gazetesi,1974[/FONT]
[FONT="]EVLİLİK DÖNEMİNDE AKŞAM SOFRALARI[/FONT] [FONT="]Latife hanımefendi Çankaya’ya yerleşir yerleşmez hareket tarzıyla herkeste çok müsait bir tesir bırakıyordu. Gazi kimi severse onlara yakınlık gösterir neden hoşlanırsa hoşlandığı şeylere yadırgamazlık göstermeden çabucak intibak ediverirdi. Etrafına gazi’ye yakın arkadaşların ailelerini toplardı. Sık sık aileleri birleştirerek az zamanda Ankara’da güzel bir cemiyet dayanışması kurmuştu. Akşamları vaktinde yemek yemek, vaktinde sofradan kalkmak, yemekten sonra Gazi ile birlikte yakın arkadaşlarının evine gece ziyaretleri yapmak, sohbetlerle vakit geçirmek, hemen hemen adet olmuştu. Bu arada Gazi ile Latife hanımefendi ekseri geceler bize gelirlerdi, hep beraber oturulur konuşulur güzel vakit geçirilirdi. Gazi uymakta olduğu bu yeni hayattan hoşnut ve memnun görünmeye başlamıştı. Latife hanımefendinin Gazi ile evlendikten sonra Çankaya’da kurduğu samimi aile hayatı ilk zamanlar herkesin sevgi saygı ve taktirini kazanmakta ve Gazi’yi seven arkadaşlarının hepsi büyük kurtarıcının girdiği bu yeni hayatın devamından derin bir memnunluk duymaktaydılar. Halbuki ne yazık ki o derece iyi terbiye ve tahsil gören Latife hanımefendi kendilerini ayırt eden kibar tavır ve hareketlerine rağmen maalesef bu samimi ve mesut hayatı devam ettiremediler. Gün geçtikçe daha iyi meydana çıkan tabiatlarının bir takım hususiyetleri yüzünden aile birlik ve düzenliğini yavaş yavaş bozmaya başladılar nihayet vaziyet o hale geldi ki günün birinde eskiden Gazi neden hoşlanırsa onu yapan Latife hanım bu defa Gazi neden hoşlanıyorsa onlardan hoşlanmamaya, Gazi kimi seviyorsa onları sevmemeye, onlara adeta düşman olmaya ve birtakım hırçınlıklara başladı. Günler geçtikçe bu hırçınlıklar artıyor ve Latife hanımefendi Gazi Mustafa Kemal ile değil de herhangi alelade bir adamla evlenmiş gibi hoş olmayan ve acayip muameleleriyle kolay tahammül edilebilir olmaktan çıkmaya başlıyordu. Bu hırçınlıkların Gazi’ye eski hayatını arattıracak tarzda verdiği eza ve cefa onun etrafında bulunanların gözüne batacak dereceyi buluyordu. Latife hanım Gazi Kemal’in hanımı olduktan sonra bir hak adamının bir millet şefinin değil de sanki bir hükümdarın hanımıymış gibi kraliçe tavırları göstermesiyle de Gazi’nin hoşuna gitmemekteydi hele bir aralık , misafirlerin mutlaka smokin ile sofraya gelmelerini istemesi, davetlilerin teşrifat memurları vasıtasıyla kabul edilmeleri emrini vermesi akşam yemeğinde mutlaka bir orkestranın çalması arzusunda bulunması, bazı uygunsuz saatlerde köşkün önünde bando çaldırması Gazi’nin hayatında bir defa olsun iltifat etmediği heves ve arzularıyla Gazi’yi iyiden iyiye sinirlendirmeye başladığı açıkça görünüyordu. Gazi Latife hanımın takip etmek istediği bu yolu hoş görmüyordu. Bütün bunların yapılmasına kabul etmiyor ve Gazi de artık yavaş yavaş eski sofra hayatına dönmek istediği görülüyordu.[/FONT] [FONT="]Nitekim Latife hanımın yanlış yolda bu nevi ısrarları ve bu türlü hevesleri yüzünden nihayet Gazi eskiden olduğu gibi bazı akşamları sevdiği ve hoşlandığı arkadaşlarını yeniden kendi sofrasına davet etmeye başladı. Bazen asker ve bazen sivil devlet ve bilim adamlarını davet etti ve akademik bir manzara gösteren sofrasında gün oluyordu ki tekrar eskisi gibi sabahlara kadar siyasi ilmi, askeri meseleler konuşularak, bazen de eğlence ve saz dinleyerek sabahlanıyordu.[/FONT] [FONT="] [/FONT] [FONT="]ALİ KILIÇ[/FONT] [FONT="]Kılıç Ali hatıralarını anlatıyor-1951[/FONT]
[FONT="]MUTAD ZEVAT[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün dost ve arkadaşlarına karşı beslediği sevgi ve vefa duygusunu simgeleyen bir sofra hatırası da şudur;[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün sofrasında yine birleşen genç aydınlar, bir gece sofra dağıldıktan sonra, konuşmaların verdiği zevk ve hazzı, beraberce Mahmut Esat Bozkurt’un evine giderek sürdürmek isterler. Sofrada dinlediklerini yeniden değerlendirirler. Bir aralık sohbetin tatlılığına kendini kaptıran Cemal Hüsnü Taray şöyle söyler;[/FONT] [FONT="]-Arkadaşlar, sofradaki bu engin fikir ziyafetinden ne yazık ki, birçok genç arkadaşlarımız faydalanamıyor. Çünkü mutad zevat(kastedilen; Nuri Conker, Salih Bozok, Cevat Abbas Gürer) denilen her akşam ki davetlilerden sofrada yer kalmıyor. Ne yapsak da Paşa’ya bunu duyurduk?[/FONT] [FONT="]Toplantıda bulunan içişleri bakanı Şükrü Kaya bu isteği Atatürk’ söyler. Fakat bundan Cemal Hüsnü Taray’ın haberi yoktur.[/FONT] [FONT="]Ertesi gün Çankaya Köşk’ünden Cemal Hüsnü Bey aratılır ve saat 18’de Atatürk’ün kendisini kabul edeceği bildirilir.[/FONT] [FONT="]Bundan sonra olanları Cemal Hüsnü Taray’ın ağzından dinleyelim;[/FONT] [FONT="]Bu daveti haber alınca çok heyecanlandım. Acaba Atatürk beni erken saatte neye çağırıyordu? Doğrusu akşamı güç ettim. Emredilen saatte eski Çankaya Köşküne gittim, Gazi Mustafa Kemal Paşa havuzun önünde bir koltukta oturuyor, kahve içiyordu. Kendilerini selamladım, heyecan içindeydim. Yanlarına oturmamı emretti, oturdum.[/FONT] [FONT="]Paşa;[/FONT] [FONT="]-Çocuk seni niye çağırttım biliyor musun?[/FONT] [FONT="]-Hayır Paşam.[/FONT] [FONT="]-Bak çocuğum , sen beni hacir altına almak istiyormuşsun.[/FONT] [FONT="]-Estağfurullah, haddim mi efendim[/FONT] [FONT="]Paşa; sofrada yalnız aydın kişileri çağırmamı istiyormuşsun, şimdi beni iyi dinle, sana anlatayım; soframda hemen her akşam bulundurduğum arkadaşlarım, Kurtuluş Mücadelesi için yola çıktığım zaman bana inanmışlar, benimle beraber gelmişler, davaya baş koymuşlar, canlarını bana siper etmişler ve bir an bile benden ayrılmayarak türlü eziyet ve cefaya katlanmış kişilerdir.[/FONT] [FONT="]Herpsi bana canlarıyla başlarıyla bağlıdır. Benim onlara vefa borcum büyüktür. Hiçbirini bırakamam, ama sofram genç aydınlara açıktır ve daima açık olacaktır. Ben onlara ne yaptım ne verdim? Benim onlarında inandıkları düşüncelerimi, yerleştirmek için onları meclise soktum. Orada bana yardımcı oluyorlar. Fakat hiçbirini bakan yapmadım bakanlıkların başına hep sizin gibi iyi okumuş gençleri getirdim. Şimdi durumu iyice kavradın mı çocuk?[/FONT] [FONT="]Ben; paşam çok haklısınız bunu böylece hiç düşünmemiştim, dedim.[/FONT] [FONT="]Bu vefa anlayışından çok duygulanmıştım. Gözlerimden yaşlar akarak ellerine sarıldım, öptüm. Atatürk beni tatmin etmiş olmakla çok memnun oldu ve beni o akşam yemeğe alıkoydu.[/FONT] [FONT="]Cemal Hüsnü Taray, bu çok ilginç bulduğum anıyı bana anlattıktan sonra ilave etti; Senin patorn(içişleri Bakanı Şükrü Kaya) bunu Atatürk’e söyemekle görevini yaptı ama beni de çok korkutmuştu.[/FONT] [FONT="]CEMAL HÜSNÜ TARAY[/FONT] [FONT="]Nejat Saner; Atatürk Dönemi-19 Altın Yılın Öyküsü,1975[/FONT] [FONT="] [/FONT]
[FONT="]İÇKİYİ BIRAKIRDIM[/FONT] [FONT="]Ölümünden bir yıl kadar önce Atatürk, hastalığı hakkında İsmet Paşa’ya içini dökmüş. Çok üzüntülüymüş. Hastalığının içki nedeniyle gelişen bir karaciğer rahatsızlığı olduğunu öğrendiğini ve akıbetini bildiğini söylemiş ve eklemiş.[/FONT] [FONT="]-Beni en çok üzen şey, bugüne kadar doktorlarımdan hiçbirinin gerçek durumumu anlatıp, içkiyi mutlaka bırakmam gerektiğini söylememiş olmasıdır. Yoksa hiç tereddüt etmeden bırakırdım ve belki de bu hallere düşmezdim.[/FONT] [FONT="]İSMET İNÖNÜ’DEN[/FONT] [FONT="]Prof.Dr. Zafer Paykoç, İnönü’nün Çağdaş Düşünce Yapısı Ve Öğrettikleri,1980[/FONT]
[FONT="]AKŞAM SOFRASINDA SINIF BAŞI[/FONT] [FONT="]Akşam saat yedi sıralarında- o akşam için çağrılmış olanlar- Köşk’ün girişindeki bir odada toplanırlardı. Atatürk, çoğu zaman bu odada hazır bulunur ve konuklarını orada karşılardı. O odada bir de bilardo masası vardı. Konuklardan bu oyunu bilenlerle yarım saat kadar bilardo oynardı. Bilmeyenler ayakta hem oyuncuları seyreder hem şuradan buradan konuşurlardı.[/FONT] [FONT="]Bu oda bizden kişilere-mahrem kimseler yerinde kullandım- özgü olduğundan alçak perdeden gülüşmeler ve yumuşak şakalar da olurdu. Sonra ara kapıdan salona geçilirdi. Her akşam sofrada on, on beş arasında konuk bulunurdu. Uzun bir masanın baş yanında Atatürk yer alır ve konuklar günlük giyimli ve –hiçbir protokole bağlı olmayarak- masanın iki tarafında otururdu. Hiçbir araştırma olmadığı halde, hükümetle ordu üstlerinin, tanımış bilim damlarının ve yaşlıların baş tarafa doğru yüceldiği görülürdü. Atatürk sofranın başı idi. Böyle olmakla beraber konuklarından türe ve saygı adına yalnız neşeli olmalarını ve ezilip büzülmemelerini ister ve arardı. Kısa bir hoşbeşten sonra beş on dakikaya daraltılmış olarak meclisten, günlük olaylardan konuşturur ve meclis arkadaşlarından bazıları üzerine- fakat yalnız özel ve sağlık durumlarından- bilgi isterdi. Bu arada suçsuz ve yalın kat şakalar da yapılırdı. Unun ardından kadehler kalkar ve ilk yudumlar alınırdı.[/FONT] [FONT="]Şurasını açıklamayı bir ahlak borcu sayarım; Atatürk söylendiği gibi içki düşkünü değildi. Bu yolda ne kendini ne başkalarını zorlamış değildir. Ben böyle tutumunu ne gördüm ne de işittim. Sofrada ölçüyü aşıran bazı kimselere acırdı. Onları usulca başka bir yere taşıtır ve arkalarından yalnız, “zavallılar” derdi. Dolayısıyla bize anlattığı gençlik hayatı, insanı hayretlere düşürecek kadar kendine özgü olağanüstülerle doludur;[/FONT] [FONT="]-Küçük yaşta öksüz kaldım. Güçbela okudum. Daha çocukken içkiye dadandık. Fakat o zamanlarda ben çok içmedim. Devamlı içtim fakat kendimden geçene dek içtiğimi ne ben gördüm ne de başkaları. Ama buldukça içerdim. Yatılı askeri okula verdiler annem bana günde iki kuruş gönderirdi. Okulun kapıcısı borazan çavuşluğundan emekli bir koca idi. Bu iki kuruşu ona verirdim. Kırk parasını alır, kırk parasıyla teneke bir maşrapa içinde içki getirirdi. Böyle olduğu halde askeri liseyi bitirene kadar, ne durum bakımından bir ceza aldım ne sınıf birinciliğini bıraktım.[/FONT] [FONT="]Okul öğretim kurulu belgemi verip beni kutladıktan sonra dedi ki;[/FONT] [FONT="]-Mustafa Kemal; biz senin hergün içki aldığını ve bunu sana getireni biliyorduk fakat tutumunda bir aykırılık, okumanda bir aksaklık görmediğimiz için bunu senin yüzüne vurmadık. Şimdi Harp Okulu’na gidiyorsun. Orada bu fırsatı bulamazsın, sende arama dediler.[/FONT] [FONT="]Harbiye’den de en önde çıkanlardandım. [/FONT] [FONT="]Atatürk hiç içki kullanmamışlarla şakalaşır, fakat için diye zorlamazdı. İçkiye alışmış olmayanların sabaha kadar tek bir kadehle idare ettikleri çoktu. Agop Dilaçar bir gün sofranın baş taraflarına düşmüştü. Atatürk’e yakındı. Kadehler doldurulmaya başladı. Zaten içkiyi az kullanan Dilaçar, kadehine-rakı koyar gibi- su koydu. Bunun farkına varan Atatürk de eline bir bardak alarak Dilaçar’ın kadehine –güya rakıyı sulandırmak için- su kattı. Ve Dilaçar’a bakarak gülümsedi. Bunun üzerine şakalaşmalar başladı. Fakat sonunda Atatürk;[/FONT] [FONT="]-Bakınız arkadaşlar, dedi. Bu sofrada içki zorunluluğu yoktur herkes dilediğini içer.[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün zil zurna sarhoş olduğunu söyleyenler ya sofrada bulunmamış kişilerdi ya iftiracılar. Çok defa sabaha karşı gezmeye çıkardık, çok defa da bu gezinti uzun bir yolculuk biçimini alırdı. Bir an için kendisinde çakırkeyiflik belirtisi görmedik.[/FONT] [FONT="]Sofraya iki türlü konuk gelirdi; 1.her günlük,2. Günü birlik. Sofranın her akşamı, akademik bir çalışma ile başlar, bilimsel bir utku ile sonuçlanırdı. Günü birlik çağrılanlar o günün konusunda, uzman olan bilginlerdi. Örnek olarak 1931’in seçkin çağrılısı Samih Rıfat Bey’di. Çünkü kendisi o günlerde Kutadgu Bilig üzerinde çalışmakla görevli idi. Bu Kutadgu Bilig 1069’da Karahanlı “Hakani” Türklerinden Yusuf Has Hacip adında bir bilginin eseri idi. Hacip; Chambellaine yani mabeyinci demekti. Kitabın adı da yeni Türkçemizde mutlu kılan bilgi demekti. Aynı zamanda Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin başkanı olan Samih Rıfat Bey, bu kitap üzerinde çalışır ve edindiği bilgiyi vakit vakit sofraya gelerek Atatürk’e açıklardı. Bu açıklamalar sırasında üstadı biz okul öğrencileri gibi dinlerdik. Atatürk de sınıf başımızdı. 1931’in kış geceleri, sofrada tarih ve dil konuları henüz ayrılmamıştı, bir arada incelenirdi.[/FONT] [FONT="]HASAN REŞİT TANKUT[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün Dil Çalışmaları; Atatürk ve Türk dili,1963[/FONT]
[FONT="]İNKILAPLAR SIRASINDA YEMEK ALIŞKANLIĞI[/FONT] [FONT="]Atatürk bilhassa Türk yemeklerini severdi. En çok sevdiği fasulye, pilav, yoğurttu.[/FONT] [FONT="]İnkılaplar sırasında öyle çalışırdı ki, otuz altı saat masa başından kalkmadığını bilirim. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık ama yanına götürünce kızar, çıkışırdı;[/FONT] [FONT="]-Bana bir ayranla bir dilim ekmek ver ve bol da bir kahve yap! Şimdilik bunlar kafi, daha öbürlerini yemeyi hak etmedim! Derdi[/FONT] [FONT="]Çok alçak gönüllü adamdı vesselam![/FONT] [FONT="]MEHMET YÜCEL[/FONT] [FONT="]Haluk Durukal, Atatürk’ün adamları ile bir görüşme, cumhuriyet gazetesi,1948[/FONT] [FONT="] [/FONT]
[FONT="] [/FONT] [FONT="]UYKUSUZLUK REKORU[/FONT] [FONT="]Atatürk için içkiyi bırakamaz diyenler, acaba bir gün gelip aldanacaklarını hiç düşünmüşler midir? Ona içkiyi bıraktırmak isteyenler, o zaman kim bilir nasıl şaşırmışlardır. Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılamaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden de durabiliyor.[/FONT] [FONT="]Büyük Nutuk’unu yazarken(1927) ben bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofra kuruluyor, herkes karşısında yiyor içiyor; fakat o ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken herkesin içişini gülümsemeyle seyredişi hala gözümün önündedir. Oysa ben, içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım. Atatürk’ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte bütün çevresindekilerde şaşıp kalmışlardı. Bu da onun görev aşkını ve sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en güzel örneklerinden biridir.[/FONT] [FONT="]Büyük Nutuk’unu hazırlarken, hiç içki içmediği gibi kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat o binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu.[/FONT] [FONT="]Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kah oturarak kah ayakta çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk çalışmanın insan gücünün nasıl üstüne çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır.[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de görmüş ve inanamamıştım. Cephede değildik. Savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat o bir işe ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi.[/FONT] [FONT="]CEMAL(ÇELEBİ) GRANDA[/FONT] [FONT="]Türkan Gürkan, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Atatürk’ün on iki yıl hizmetlerini gören Cemal Çelebi’nin hatıraları,1971
[/FONT] [FONT="]SOFRADA ŞİİR VE EDEBİYAT GECESİ[/FONT] [FONT="]Atatürk, bazı gece toplantılarında eski şiirlerden okuttuğu gibi bazı şairlerimizin eserlerini kendi seslerinden dinlemiş, güzel yazılmış nesirleri okutmaktan haz duymuştur. Bizzat kendisi de bazı şiirleri ezber okumasını pek severdi.[/FONT] [FONT="]……[/FONT] [FONT="]Yahya Kemal tarih biliyordu; yalnız kendi milletinin tarihi değil, dünya tarihinin ummanı içinde yüzerdi. Konuşmalarında bunları ne güzel anlatırdı. Fakat ben onun bu konuşmalarından daha çok şiir okumasını ister, kendisinden bunu rica ederdim. Atatürk’ün toplantılarında bulunduğu vakitler, şiir ve edebiyat gecesi olurdu. Bana öyle gelirdi ki Yahya Kemal büyük Türk İmparatorluğu’nun büyük cüssesini temsil ediyordu. O devirden aldığı nefesle tarih içinden seslenen bir edası vardı. Okuduğum tarihlerin sayfaları onun mısralarında çevrilir ve ben bir anda koca tarihin yükü altından sıyrılarak hafiflerdim. [/FONT] [FONT="]Atatürk birgün onun için demişti ki;[/FONT] [FONT="]-Yahya Kemal geniş tarih kültürünün eseridir.[/FONT] [FONT="]Ve ilave etmişti;[/FONT] [FONT="]-Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler.[/FONT] [FONT="]AFET İNAN[/FONT] [FONT="]Atatürk hakkında Hatıralar Ve Belgeler,1959
[/FONT]
[FONT="]ATATÜRK VE TÜRK MUSİKİSİ[/FONT] [FONT="]Atatürk, hepimizin bildiği gibi Selanik’te dünyaya gelmiştir. Delikanlılık çağına erişip bir iki arkadaşı ile eğlence yerlerine gitmeye başlayınca, ilk gittiği lokal Selanik’te Türk Musikisi icra edilen lokaller olmuştur. B salonlarında Selanikli Ahmet, Kanuni Fethi ve o devrin ünlü hanendelerinden Mustafa ile Necmi beyleri dinleye dinleye Türk Musikisine gönül bağlamış ve yaradılışındaki incelemecilik ve araştırmacılık tutkusu ile bilhassa Rumeli folkloruna ait bir çok türküleri söylemeyi öğrenmiş ve türküleri hayatı boyunca söyleyip öğretmiştir. Nitekim hicaz makamından;[/FONT] [FONT="]Pencere açıldı Bilal oğlan piştov patladı[/FONT] [FONT="]Varın bakın kanlı Bilal yine kimi hakladı[/FONT] [FONT="]Allı yemeni Bilal oğlan pullu yemeni[/FONT] [FONT="]Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni[/FONT] [FONT="]Ben sana varmam Bilal oğlan ben sana varmam[/FONT] [FONT="]Yedi yıl karşımda dursan yine sana yalvarmam[/FONT] [FONT="]Yine hicaz makamından;[/FONT] [FONT="]Mayadağdan kalkan kızlar[/FONT] [FONT="]Al topuklu beyaz kızlar[/FONT] [FONT="]Yarimin yüreği sızlar[/FONT] [FONT="]Eğlenemem, aldanamam[/FONT] [FONT="]Vardar ovası, vardar ovası[/FONT] [FONT="]Kazanamadım rakı parası[/FONT] [FONT="]Mayadağ’ın yıldızıyım[/FONT] [FONT="]Ben ninemin bir kızıyım[/FONT] [FONT="]Efendimin sağ gözüyüm[/FONT] [FONT="]Eğlenemem, aldanamam[/FONT] [FONT="]Ben bu yerlerde duramam[/FONT] [FONT="]Vardar ovası…[/FONT] [FONT="]Başka Rumeli türkülerinden[/FONT] [FONT="]Manastır’ın ortasında var ir havuz [/FONT] [FONT="]Aman havuz canım havuz[/FONT] [FONT="]Manastır’ın kızları hepsinden yavuz[/FONT] [FONT="]İçer çalar oynarım[/FONT] [FONT="] [/FONT] [FONT="]Güfteli Rumeli türkülerini Atatürk bizzat bizlere öğretmiş notaya aldırmış ve nota kitaplığımıza bu üç Rumeli türküsünü bizzat kazandırmıştı. Hatta son yazdığım “manastır’ın ortasında var bir havuz” güfteli türküyü Atatürk , Nuri Conker , Tahsin Uzer beylerle beraber kelime kelime hatırlayarak notaya aldırmış ve bize daima çaldırmış ve kendileri de söylemişlerdir.[/FONT] [FONT="]Bu suretle Atatürk daha Selanik’te genç bir delikanlı iken musikimizle ilgilenmişler, bazı şarkı ve türküleri öğrenerek özel meclislerinde bizzat söylemiş ve söyletmiştirler[/FONT] [FONT="]Tekirdağ milletvekili Cemil Bey(Uybadın) beni davet ederek bana şu bilgileri verdi; [/FONT] [FONT="]Atatürk manastır askeri Lisesi’ni bitirip İstanbul’daki Harbiye okuluna geldikten sonra, okulda bir musiki topluluğu kurmuş ve bu toplulukta bizzat şarkı söylermiş. Nitekim bize nüansı, bazı musiki kaidelerini bizzat kendileri öğrettiler. Bir gece;[/FONT] [FONT="]-Gazel nedir? Diye bir soru sordular.[/FONT] [FONT="]Arkadaşlar kendilerine göre bazı cevaplar verdiler. Verilen cevapların hiçbiri kendilerini memnun etmemiş olacak ki;[/FONT] [FONT="]-Gazel bir hanendenin makam kaideleri içinde ve usul kaideleri dışında duygularını serbestçe ifade etmesidir, diye bir gazel tarifi yaptılar.[/FONT] [FONT="]Bugün musikimizle uğraşan pek çok aydın sanatçımız vardır. Bunların çoğunun gerek musiki alanında, gerek genel kültür dallarında yüksek öğrenim yapmış olmalarına rağmen “gazel”in bu kadar açık ve rahat bir tarifini yapabileceklerini sanmam[/FONT] [FONT="]İşte Atatürk, Harbiye’ye geldikten sonra amatör musiki topluluğu içinde ve ders saatlerinin dışında musikimizle bizzat uğraşmışlar ve ünlü besteci Giriftzen Asım Bey de o tarihlerde bu topluluğun musiki öğretmenliğini yapmış.[/FONT] [FONT="]Ankara’da Riyaseti Cumhur Musiki heyeti kurulup hemen hemen her akşam saz topluluğu Atatürk’ün yüksek huzurlarında bulunduğu sırada bir husus dikkatimi çekmişti; Atatürk bilhassa Giriftzen Asım Bey’in iki şarkısını, Civan Ağa’nın nihavend makamında bir şarkısını, Saba ve bestenigar makamında yedi sekiz şarkıyı çok iyi biliyorlar ve değme hanendenin okuyamayacağı şekilde usulüne ve üslubuna göre okuyorlardı. Atatürk’ün Asım Bey’den musiki dersi aldığını bu müşahadeye ekleyince bir hakikat ortaya çıkıyor ki, Atatürk, Türk musikisini bizzat öğrenmişler ve zaman zaman çevresine öğretmişlerdir.[/FONT] [FONT="]BURHANETTİN ÖKTE[/FONT] [FONT="]Atatürk ve Türk Musikisi, Hisar dergisi, 1970[/FONT]
[FONT="]ATATÜRK’ÜN SEVDİĞİ ŞARKI[/FONT] [FONT="]Atatürk’ün hayatında en çok sevdiği şarkı, Asım beyin uşşak faslından ve curcuna usulünden şu şarkısıdır;[/FONT] [FONT="]Cana rakibi handan edersin[/FONT] [FONT="]Ben bir nevayı giryan edersin[/FONT] [FONT="]Biyanelerle unsiyet etme[/FONT] [FONT="]Bana cihanı zindan edersin[/FONT] [FONT="]Emin olun bu şarkıda ben her şeyimi, hatıralarımı ve bir kelime ile kardeşimi bulurum. Unutulur mu bu? Ne güzel, ne unutulmaz günlerdi onlar. Şimdi tatlı ve unutulması artık mümkün olmayan bir hayal, ebedi bir hatıra oldular..[/FONT] [FONT="]Makbule Atadan[/FONT] [FONT="]Yaşar Kula, “kardeş gözü ile en büyük Türk”, zafer gazetesi,kasım 1950[/FONT]
[FONT="] [/FONT] [FONT="]CANIM ÇEKİYOR[/FONT] [FONT="]Atatürk hastalığının önemini anlamıştı;[/FONT] [FONT="]Doktorların dediklerine, pek çabuk aldırmamaya başladı. Sürekli kızartma ve dondurma istiyordu. Ben de olduğu halde vermiyordum. devamlı “Paşa çağırıyor” diyorlardı. Her yanına gidişimde sert sert bakıyor;[/FONT] [FONT="]-Gel, gel daha yakın gel! Diye yanına sokulmama müsaade ediyordu.[/FONT] [FONT="]Yüzüme önce sert bakıyor, sonra yumuşak sesle; “Mehmet usta, niye bana canımın istediklerini vermiyorsun” diyordu.[/FONT] [FONT="]Ben, bin derecen su getirip, doktorların yasak ettiklerini hatırlatınca;[/FONT] [FONT="]-Ha! Doğru söylüyorsun aşçıbaşı, hakkın var amma ne yapayım canım çekiyor. Nasıl olsa bunlara bir daha yiyemeyeceğim ki! Diyordu[/FONT] [FONT="]MEHMET YÜCEL[/FONT] [FONT="] Haluk Durukal, Atatürk’ün Adamları ile Bir Görüşme, 10 kasım 1948[/FONT]
[FONT="]BANA YEMEK YOLLA[/FONT] [FONT="]Ölümünden birkaç gün önce…[/FONT] [FONT="]Yanına çağırmıştı, yüzü ve bakışları iyiden iyiye solmuştu.[/FONT] [FONT="]-Gel Mehmet Usta! Dedi ve sordu;[/FONT] [FONT="]-Beni nasıl buluyorlar? Acaba yaşayacak mıyım?[/FONT] [FONT="]- Tabii yaşayacaksınız, hastalığınız geçecek..[/FONT] [FONT="]-Senin haberin yok, benden ne kadar su aldılar biliyor musun? Tam on bir kilo, Mehmet usta..[/FONT] [FONT="]Dile kolay yaşayacağımı hiç sanmıyorum,, ne olur, ben açım bana yemek yolla.[/FONT] [FONT="]-Peki, dedim[/FONT] [FONT="]Tam odadan çıkarken sıkı sıkı tenbih etti;[/FONT] [FONT="]-Mehmet usta, doktorları bu işe karıştırmadan yolla.[/FONT] [FONT="]Ben tabii yine doktorlara telefon ettim. Bana ümitsiz bir şekilde;[/FONT] [FONT="]“Atatürk’ün canı ne isterse kendisine ver” dediler. İştahı çok açılmıştı.[/FONT] [FONT="]MEHMET YÜCEL[/FONT] [FONT="]Haluk Durukal, Atatürk’ün Adamları ile Bir Görüşme, 10 kasım 1948[/FONT]