Çocuk tecavüzcülerinin ateşte yanmasını isterim mesela katillerin,hırsızların sonsuza dek yanmasını isterim.Sonra iyilerin cennet dedikleri yerde sonsuza kadar rahatlık içerisinde yaşamasını isterim.Ben bir tanrının var olmasını isterdim aslında.Amaçsızca dna'larımıza kazınmış bilgilerin yaşama içgüdüsü ve neslini devam ettirme isteğinden başka tanrı eseri cozmos olmasını isterdim.Aslında ben doğaüstü bir olay görmek isterdim.Herşeyin bir sebebi olmamasını isterdimki tanrı anlaşılsın.Ben varolmamak isterdim mesela tanrısız bir dünyada,amaçsız bir dünyada.Evrim diye bir olayın hiç kanıtının olmamasını isterdim.Lucy nin hiç bulunmamaış olmasını bu yalanla ömrümü tamamlamayı isterdim.Yalanla mutlu olmak isterdim beni her an koruyup kollayan birisi oldugunu bilmek rahatlık verirdi bana.Aslında hiç araştırmayıp sorgulamamayı isterdim her insan gibi üşengeç olup "tanrı var ya ne gerek var araştırmaya" deyip olaganustu bir varlığa inanmak isterdim.Varlığımı sorgulamam hataydı benim.Evet ben bu riski göze alıyorum Umarım bir tanrı vardır ben yanarım ateşte inanmadığım için masallara karşılığını da isterim ama kötülerin cayır cayır yanması benim ödülüm olur.Tatmin eder beni.Umarım bir tanrı vardır...
-“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız, sahipsiz; bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Şu son derece düzenli memleket nasıl hükümdarsız olabilir? Buraya her saat, âdeta gaipten yollanan, kıymetli, sanatlı mallarla dolu bir tren
121 HAŞİYE geliyor, içindekileri döküp gidiyor. Bu kadar çok servet, her yerde görünen şu ilanlar, fermanlar, her malın üstündeki imzalar, damgalar ve her köşede sallanan bayraklar nasıl sahipsiz olur? Anlaşılan, sen biraz firengî
122 okumuşsun; bu İslam yazılarını okuyamıyor, bilene de sormuyorsun. O zaman gel, sana en büyük fermanı okuyacağım.”
121 HAŞİYE Seneye işarettir. Evet, her bahar, içinde rızıkların, nimetlerin bulunduğu bir vagondur, gaipten gelir.
122 Firengî okumak: Latin harflerini öğrenip Kur'an'ı okuyamamak gibi Batı felsefesi nazarıyla bakıp kainattaki ilahî hikmeti tanıyamamak.
-“Haydi, diyelim ki padişah var, fakat benim şu servetten azıcık faydalanmam ona ne zarar verir, hazinesinden neyi eksiltir? Hem burada hapis falan da yok, ceza görünmüyor.”
-“Yahu, şu gördüğün memleket herkesin gelip geçtiği bir meydandır. Bir sultanın hayret verici sanatlarının sergilendiği yerdir. Geçici, temelsiz bir misafirhanedir. Her gün bir kafilenin gelip bir başkasının gittiğini, kaybolduğunu görmüyor musun? Devamlı dolup boşalan şu memleket, bir zaman sonra tamamen değiştirilecek. Burada yaşayanlar başka ve daimî bir yere nakledilecek. Orada herkes hizmetine karşılık ya ceza ya da mükâfat görecek.”
-“İnanmam! Bu memleketin harap edilmesi ve içinde yaşayanların başka bir memlekete göç etmesi hiç mümkün müdür?”
-“Madem bu kadar inat edip direniyorsun. Gel, haddi hesabı olmayan deliller içinden on iki ‘suret’ ile sana göstereceğim ki, her gün biraz boşalan bu memleket, bir gün tamamen boşaltılıp harap edilecek. Büyük bir mahkeme kurulacak. Lütuf görülen bir mükâfat yurdu ve ceza çekilen bir zindan var, oraya gidilecek.”
[On İki Suret]
Birinci Suret
Hiç mümkün müdür ki, bir saltanatın, hele böyle muhteşem bir saltanatın, güzelce hizmet eden itaatkârlara mükâfatı ve isyan edenlere cezası bulunmasın? Burada yok hükmündedir.
Demek, başka yerde büyük bir mahkeme var.
İkinci Suret
Şu memleketin nasıl idare edildiğine bak! En fakirden, en zayıftan başlayarak herkese mükemmelce hazırlanmış rızıkları nasıl da veriliyor! Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem burada gayet leziz ve benzersiz yiyecekler, şahane kaplar, kıymetli taşlarla bezenmiş nişanlar, süslü elbiseler, muhteşem ziyafet sofraları var. İşte bak! Senin gibi sersemlerden başka herkes vazifesine çok dikkat ediyor. Kimse haddini zerrece aşmıyor. En büyük şahıs, kusursuz bir itaatle, tevazu içinde bir korkuyla, o saltanatın heybetini hissederek hizmet ediyor.
Demek ki, şu saltanat sahibinin sınırsız cömertliği, pek geniş bir merhameti, pek büyük bir izzeti, pek yüce bir haysiyeti ve namusu var. Cömertlik, nimet vermek ister. Merhamet, lütufsuz olamaz. İzzet, gayret ister. Haysiyet ve namus ise edepsizlerin terbiye edilmesini gerektirir.
Halbuki şu memlekette o vasıflara lâyık işlerin binde biri bile yapılmıyor. Zalim izzetiyle, mazlum zilletiyle buradan göçüp gidiyor.
Demek, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
Üçüncü Suret
Bak, şu memleket ne kadar yüce bir hikmet ve kusursuz bir düzenle idare ediliyor. İşler tam bir adalet ve dengeyle görülüyor. Hükümetin hikmeti, saltanatının himayesine sığınanların lütuf görmesini gerektirir. Adalet ise idare altındakilerin hukukunun gözetilmesini ister ki, hükümetin haysiyeti ve saltanatın haşmeti korunsun.
Halbuki şu memlekette o hikmete, o adalete lâyık icraatın binde biri bile yerine getirilmiyor. Senin gibi sersemlerin çoğu buradan ceza görmeden göçüp gidiyor.
Demek, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
Dördüncü Suret
Bak, şu had ve hesaba gelmez sergilerdeki eşsiz mücevherler ve sofralardaki benzersiz yiyecekler, bu memleketin padişahının sınırsız cömertliğini, sonsuz hazinelerini gösteriyor. Böyle bir cömertlik ve böyle tükenmez hazineler, içinde her şeyin bulunduğu, daimî bir ziyafet yurdu ister.
Hem ister ki, o ziyafetten lezzet alanlar orada kalmaya devam etsin, yokluk ve ayrılık ile elem çekmesinler. Çünkü elemin bitmesi lezzet olduğu gibi, lezzetin sona ermesi de elemdir.
Şu sergilere bak, ilanlara dikkat et ve ilancılara kulak ver; hepsi, mucize sahibi bir padişahın benzersiz sanatlarıdır. O’nun kusursuzluğunu gösteriyor, benzersiz manevî cemâlini anlatıyor, gizli güzelliklerinin inceliklerinden bahsediyorlar.
Demek ki o padişahın pek mühim, hayret verici, kusursuz vasıfları ve manevî bir güzelliği vardır. Gizli, kusursuz vasıflar kendisini takdir edenlerin, beğenip “maşallah” diyerek seyredenlerin karşısında sergilenmek ister. Gizli, eşsiz bir güzellik ise görünmek ve görmek ister. Yani, kendi güzelliğini iki şekilde görmeyi arzu eder: Çeşitli aynalarda bizzat seyrederek ve onu arzulayan seyircilerin, hayranlık duyup beğenenlerin gözüyle… O sonsuz güzellik, hem görmek hem görünmek hem daimî bir seyir hem de ebedî şahitler ister. Kendisini arzulayan ve takdir eden seyircilerin varlıklarının devamını diler. Çünkü daimî bir güzellik, âşıklarının geçiciliğine, yokluğa gitmesine razı olamaz. Zira dönmemek üzere yokluğa mahkûm olanın sevgisi, yokluk düşüncesiyle düşmanlığa döner; hayreti ve hürmeti, hor görmeye meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve elinin yetişmediği şeye düşmandır.
Halbuki herkes şu misafirhanede biraz durup sonra hemen kayboluyor. O mükemmelliğin ve güzelliğin bir ışığına, belki zayıf bir gölgesine bir an bakıp doymadan gidiyor.
Demek, daimî bir seyir yerine gidiliyor.
devamı gelecek...