1956'da bir gün...
"Eminönü Merkez Postane'sindeki yazıhanede, Aydemir Bey her zaman olduğu gibi, masasında oturuyor ve ince çerçeveli gözlüğünü takmış, yazılmış bir dilekçeyi dikkatle inceliyordu. Ben de karşısındaki masada, işten bunalmış, önümdeki kağıtları karıştırıyor, çalışıyor izlenimi veriyordum. Önce bir gürültü duyduk, yüksek bir ses. Birbirimize soran gözlerle baktık. Ardından pencereye yöneldik. Aydemir Bey'le gökyüzüne bakmaya başladık. Gökyüzü göz alıcı bir beyazlığa büründü. Ardından korkunç bir sarsıntı başladı, dakikalar sürdü bu. Ben kendimi, dosya dolabının yanına, yere atmışım. Yıkılan eşyanın, kırılan camların, korku içinde bağıran insanların sesleri bu gün hala kulaklarımda. Gözlerimi açtığımda Aydemir Bey'i hala ayakta gördüm. Hiç kıpırdayamamıştı anlaşılan. Önündeki cam tuzla buz olmuştu. Hala dışarı bakıyordu. Ben de dışarı baktığımda kırmızı bir dumanın yavaş yavaş her yeri kapladığını gördüm. Bir iki dakika içinde gün ışığı bile kesildi. Büyük bir toz kütlesi içeriye doldu. Genzim yanmaya başladı. Öksürüğüm tuttu, boğulacak gibi oldum. Aydemir Bey'in sesini hayal meyal duyabiliyordum. Beni kolumdan çekerek postanenin koridoruna çıkardı. Neden sonra, bir bardak su içtiğimi hatırlıyorum. İşte bütün hikayem bundan ibaret."
Katip Serbülent Bey - Kıyamet
hikayeleri Yazı Dizisi - Arzın Çocukları Haftalık Gazetesi 4.Nisan.1974
Aydemir Bey meteordan önce Eminönü Merkez Postane'sinde müdür olarak çalışıyordu. Otuzlu yaşlarına geldiği halde hala bekar hayatı sürüyordu ve artık bu durumdan biraz rahatsız olmaya başlamıştı. Ancak çalışmaya çok meraklı bir kişi olduğundan dolayı, sosyal yaşamı son derece hareketsizdi. Ve az beğenen biri olması sebebiyle taliplilerinin hepsini geri çevirmişti.
Varlıklı bir ailenin tek çocuğu idi. Başarılı bir öğrenciydi ve ailesi onunla gurur duyardı. Anne ve babasını lise yıllarında kaybetti. Amcası onu Harbiye'ye gönderdi. Harbiye'den mezun olduktan sonra, çeşitli illerde subay olarak çalıştı. Üsteğmenliğe kadar yükseldiyse de subaylık mesleğinin kendisine göre olmadığını anladı ve ordudan ayrıldı. Postane'de çalışması ise gene onu çok seven amcası sayesinde mümkün oldu.
Çalışmayı çok seven bir insan olmasının yanında, edebiyata da düşkündü. Zamanının önemli edebiyat dergilerinde A. Ekrem mahlası ile çeşitli şiirleri ve denemeleri yayımlanmıştı. Ancak bunu sadece çevresindeki bir kaç iyi arkadaşı biliyordu. Bu arada şunu da belirtmek yanlış olmaz herhalde; Aydemir Bey'in, üzerinde çalıştığı işle ilgili konularda kesin, sert bir duruşu vardı. Doğru olduğuna inandığı şeylerle ilgili çarpışmaktan asla çekinmezdi, bilakis bundan zevk duyardı. Ancak kendisi ile ilgili konularda bu sert tavır tamamen yıkılır ve bir o kadar çekingen ve mütevazı biri çıkardı karşınıza.
İşte bu ilginç karakterli adam, meteor zamanı gelene kadar, posta idaresinde müdürlüğe kadar yükselmişti ve meteordan sonra, dünyanın tamamen değişmesi ile birlikte felaketten kurtulan herkes gibi bomboş, orta yerde kalakalmıştı. Kendi deyimiyle "iki zaman dilimi arasındaki o kalın çizginin, bir tarafındaki gerçek dünyadan, diğer taraftaki dünya karikatürüne" adımını atmıştı.
Meteorun ardından 3-4 yıl, mahlukların istilası sebebi ile postane'de yaşadı Aydemir Bey. Ailesinden herhangi bir haber alamamıştı.
Tabii Aydemir Bey'in yaşantısına göz atarken, dönemin İstanbul'una da bir bakış atmamız yerinde olur.
1956 yılının 2'nci yarısında, meteorun ardından sağ kalanlar şehir meclisini kurdular. Ve bu meclis, önceki düzene mümkün mertebe devam edilmesi yönünde karar aldı. Tabii ihtiyaçlar yön değiştirdikçe, görevler oldukça farklılaştı. Çünkü dünya eski dünya değildi artık. Temel ihtiyaçları gidermeye dayalı bir politika güdüldü. Haberleşme de bu ihtiyaçlardan biri olduğu için, postane çalışmaya devam etti. Üstelik Eminönü'nde yıkımda ayakta kalan en uygun bina olduğu için , şehir meclisi de Büyük Postane'de toplanıyordu.
Şehir meclisinin aldığı karar doğrultusunda, ülkenin çeşitli yerlerine haberciler gönderildi. İlk hedef diğer iller ve hatta ülkeler hakkında bilgi toplanması idi. Belki bir yerde birileri kurtulmuştu ve bir göç ile bu kaostan kurtulma ihtimali vardı.
Bu atılım için herkes seferber oldu. Keşif ekipleri üzerine büyük yatırımlar yapıldı. Harbiye'den, Jandarma'dan sağ kalan birlikler bu keşif ekiplerinin temelini oluşturuyorlardı. Büyük bölükler halinde, defalarca seferler düzenlendi İstanbul dışına, başta Ankara olmak üzere bütün illere, hatta komşu balkan ülkelerine. Ancak hiç bir hedefe ulaşılamadı. Geri dönen birlikler hep çok uzağa gidemeyenlerdi. Mahluklar her yeri istila etmişti. Yeni bir ışık bulma çabası hiç yok olmadı ancak, bu çabaların 4-5 yıl sonra birinci gündem olmaktan çıktığı kesindi. 1956-1960 arasında yoğun olarak yaşanan bu dönem, daha sonra “Arayış dönemi" olarak adlandırıldı.
"Her gün, "bir yerden haber gelir mi? İstanbul dışından sağ kalan var mıdır acaba?" diye bir ümitle düşünürdük. Bu, 3-4 sene boyunca böyle devam etti. Ufak tefek haberler geldi tabii, ama bunlar, İstanbul dışındaki durumun ne derece büyük bir kaos içerdiği dışında en ufak bir tablo çizmiyordu. Sonunda 60'ların başında, artık bu araştırmalardan dolayı daha fazla kayıp vermenin anlamsız olduğuna karar verdik. Bizim için İstanbul harici bir gerçek yoktu. Bir yerlerde, birileri yaşıyorduysa eğer, onların gerçeği de orasıydı artık."
Umut Dergisi 1977 - Aydemir Bey ile 50'ler ve meteor konulu söyleşiden
"İlk gidenleri hatırlıyorum, şehir meclisi daha kurulmadan. Felaketten 3-4 ay sonraydı. Galata köprüsünün tamamını doldurmuşlardı. (O zaman köprü yıkılmamıştı. Bir kaç vapur hala çalışıyordu) Kaç kişiydi bilemeyeceğim. Sadece köprünün hınca hınç dolu olduğunu hatırlıyorum. Rotamız Ankara diyorlardı. Hemen hepsi silahlanmıştı. Bir çok aile vardı sokakta. İçlerinde ailemden kalan son bir kaç akrabam da vardı. Onları bir türlü ikna edememiştim. Köprü üzerinde, o kalabalık ve uğultu içerisinde, ben hala fikirlerini değiştirmeye uğraşıyordum. Vapura ayak bastıkları anda onlara katılıp katılmamakla ilgili tereddüt ettiğimi, kendimle savaştığımı hatırlıyorum. Mantığım kalmamı, kalbim gitmemi istiyordu. Sonuçta mantığım kaldı ve kalbim onlarla gitti. Hala merak ederim akıbetlerini?"
Felaket hikayeleri 2'nci baskı 1981. Mustafa Alkan Bey.
Aydemir Bey Şehir Meclisi'nin kurucu üyelerinden biri idi. Farkında olduğu bir şey vardı ki, bu şaşkınlık ve arayış döneminde, İstanbul gün be gün kaybediliyordu. 1958 yılında Beyaz Köşk diye bir oluşumun, dayanıklı bir fare ırkını, büyü yolu ile ürettiğini öğrenmişti güvenilir bir dostundan. Ve birilerinin Şehir Meclisi'nden çok daha hızlı ve planlı hareket edebileceği düşüncesi ilk kez o zaman kafasında şekillendi. Şehir Meclisi'nin, herkesin sürekli tartıştığı oldukça hantal bir yapı olduğunun en çok o zaman farkına vardı. Beyaz Köşke karşı olmadı ama desteklemedi de. İlgi ile onun yükselişini izledi. “Mansur Bey ve Kuklacı'nın fare adamları" ve büyünün yükselişi karşısında, uzun bir süre sessizliğini muhafaza etti. Aslında bu dönemde Aydemir Bey'in olaylar içerisinde aktif rol almayışının arkasındaki neden de, meteor öncesinde bir rastlantı sonucunda tanıştığı bir İstanbul hanımefendisi, Münevver Hanım ile arasındaki ilişki idi.
1961 yılında, Eminönü tarihinde ileride çok önemli rol oynayacak olan Şifa Yurdu, İstanbul'lu Selim Bey, İzmitli Mustafa Hoca ve Tarsuslu Derviş Hasan tarafından kuruldu. O tarihten itibaren Şifa Yurdu, Eminönü'ndeki insanlara daima manevi bir güç verdi.
1962 yılında Aydemir Bey, Münevver Hanım ile evlendi. 1965 yılında ilk çocukları dünyaya geldi.
"Eminönü Merkez Postane'sindeki yazıhanede, Aydemir Bey her zaman olduğu gibi, masasında oturuyor ve ince çerçeveli gözlüğünü takmış, yazılmış bir dilekçeyi dikkatle inceliyordu. Ben de karşısındaki masada, işten bunalmış, önümdeki kağıtları karıştırıyor, çalışıyor izlenimi veriyordum. Önce bir gürültü duyduk, yüksek bir ses. Birbirimize soran gözlerle baktık. Ardından pencereye yöneldik. Aydemir Bey'le gökyüzüne bakmaya başladık. Gökyüzü göz alıcı bir beyazlığa büründü. Ardından korkunç bir sarsıntı başladı, dakikalar sürdü bu. Ben kendimi, dosya dolabının yanına, yere atmışım. Yıkılan eşyanın, kırılan camların, korku içinde bağıran insanların sesleri bu gün hala kulaklarımda. Gözlerimi açtığımda Aydemir Bey'i hala ayakta gördüm. Hiç kıpırdayamamıştı anlaşılan. Önündeki cam tuzla buz olmuştu. Hala dışarı bakıyordu. Ben de dışarı baktığımda kırmızı bir dumanın yavaş yavaş her yeri kapladığını gördüm. Bir iki dakika içinde gün ışığı bile kesildi. Büyük bir toz kütlesi içeriye doldu. Genzim yanmaya başladı. Öksürüğüm tuttu, boğulacak gibi oldum. Aydemir Bey'in sesini hayal meyal duyabiliyordum. Beni kolumdan çekerek postanenin koridoruna çıkardı. Neden sonra, bir bardak su içtiğimi hatırlıyorum. İşte bütün hikayem bundan ibaret."
Katip Serbülent Bey - Kıyamet
hikayeleri Yazı Dizisi - Arzın Çocukları Haftalık Gazetesi 4.Nisan.1974
Aydemir Bey meteordan önce Eminönü Merkez Postane'sinde müdür olarak çalışıyordu. Otuzlu yaşlarına geldiği halde hala bekar hayatı sürüyordu ve artık bu durumdan biraz rahatsız olmaya başlamıştı. Ancak çalışmaya çok meraklı bir kişi olduğundan dolayı, sosyal yaşamı son derece hareketsizdi. Ve az beğenen biri olması sebebiyle taliplilerinin hepsini geri çevirmişti.
Varlıklı bir ailenin tek çocuğu idi. Başarılı bir öğrenciydi ve ailesi onunla gurur duyardı. Anne ve babasını lise yıllarında kaybetti. Amcası onu Harbiye'ye gönderdi. Harbiye'den mezun olduktan sonra, çeşitli illerde subay olarak çalıştı. Üsteğmenliğe kadar yükseldiyse de subaylık mesleğinin kendisine göre olmadığını anladı ve ordudan ayrıldı. Postane'de çalışması ise gene onu çok seven amcası sayesinde mümkün oldu.
Çalışmayı çok seven bir insan olmasının yanında, edebiyata da düşkündü. Zamanının önemli edebiyat dergilerinde A. Ekrem mahlası ile çeşitli şiirleri ve denemeleri yayımlanmıştı. Ancak bunu sadece çevresindeki bir kaç iyi arkadaşı biliyordu. Bu arada şunu da belirtmek yanlış olmaz herhalde; Aydemir Bey'in, üzerinde çalıştığı işle ilgili konularda kesin, sert bir duruşu vardı. Doğru olduğuna inandığı şeylerle ilgili çarpışmaktan asla çekinmezdi, bilakis bundan zevk duyardı. Ancak kendisi ile ilgili konularda bu sert tavır tamamen yıkılır ve bir o kadar çekingen ve mütevazı biri çıkardı karşınıza.
İşte bu ilginç karakterli adam, meteor zamanı gelene kadar, posta idaresinde müdürlüğe kadar yükselmişti ve meteordan sonra, dünyanın tamamen değişmesi ile birlikte felaketten kurtulan herkes gibi bomboş, orta yerde kalakalmıştı. Kendi deyimiyle "iki zaman dilimi arasındaki o kalın çizginin, bir tarafındaki gerçek dünyadan, diğer taraftaki dünya karikatürüne" adımını atmıştı.
Meteorun ardından 3-4 yıl, mahlukların istilası sebebi ile postane'de yaşadı Aydemir Bey. Ailesinden herhangi bir haber alamamıştı.
Tabii Aydemir Bey'in yaşantısına göz atarken, dönemin İstanbul'una da bir bakış atmamız yerinde olur.
1956 yılının 2'nci yarısında, meteorun ardından sağ kalanlar şehir meclisini kurdular. Ve bu meclis, önceki düzene mümkün mertebe devam edilmesi yönünde karar aldı. Tabii ihtiyaçlar yön değiştirdikçe, görevler oldukça farklılaştı. Çünkü dünya eski dünya değildi artık. Temel ihtiyaçları gidermeye dayalı bir politika güdüldü. Haberleşme de bu ihtiyaçlardan biri olduğu için, postane çalışmaya devam etti. Üstelik Eminönü'nde yıkımda ayakta kalan en uygun bina olduğu için , şehir meclisi de Büyük Postane'de toplanıyordu.
Şehir meclisinin aldığı karar doğrultusunda, ülkenin çeşitli yerlerine haberciler gönderildi. İlk hedef diğer iller ve hatta ülkeler hakkında bilgi toplanması idi. Belki bir yerde birileri kurtulmuştu ve bir göç ile bu kaostan kurtulma ihtimali vardı.
Bu atılım için herkes seferber oldu. Keşif ekipleri üzerine büyük yatırımlar yapıldı. Harbiye'den, Jandarma'dan sağ kalan birlikler bu keşif ekiplerinin temelini oluşturuyorlardı. Büyük bölükler halinde, defalarca seferler düzenlendi İstanbul dışına, başta Ankara olmak üzere bütün illere, hatta komşu balkan ülkelerine. Ancak hiç bir hedefe ulaşılamadı. Geri dönen birlikler hep çok uzağa gidemeyenlerdi. Mahluklar her yeri istila etmişti. Yeni bir ışık bulma çabası hiç yok olmadı ancak, bu çabaların 4-5 yıl sonra birinci gündem olmaktan çıktığı kesindi. 1956-1960 arasında yoğun olarak yaşanan bu dönem, daha sonra “Arayış dönemi" olarak adlandırıldı.
"Her gün, "bir yerden haber gelir mi? İstanbul dışından sağ kalan var mıdır acaba?" diye bir ümitle düşünürdük. Bu, 3-4 sene boyunca böyle devam etti. Ufak tefek haberler geldi tabii, ama bunlar, İstanbul dışındaki durumun ne derece büyük bir kaos içerdiği dışında en ufak bir tablo çizmiyordu. Sonunda 60'ların başında, artık bu araştırmalardan dolayı daha fazla kayıp vermenin anlamsız olduğuna karar verdik. Bizim için İstanbul harici bir gerçek yoktu. Bir yerlerde, birileri yaşıyorduysa eğer, onların gerçeği de orasıydı artık."
Umut Dergisi 1977 - Aydemir Bey ile 50'ler ve meteor konulu söyleşiden
"İlk gidenleri hatırlıyorum, şehir meclisi daha kurulmadan. Felaketten 3-4 ay sonraydı. Galata köprüsünün tamamını doldurmuşlardı. (O zaman köprü yıkılmamıştı. Bir kaç vapur hala çalışıyordu) Kaç kişiydi bilemeyeceğim. Sadece köprünün hınca hınç dolu olduğunu hatırlıyorum. Rotamız Ankara diyorlardı. Hemen hepsi silahlanmıştı. Bir çok aile vardı sokakta. İçlerinde ailemden kalan son bir kaç akrabam da vardı. Onları bir türlü ikna edememiştim. Köprü üzerinde, o kalabalık ve uğultu içerisinde, ben hala fikirlerini değiştirmeye uğraşıyordum. Vapura ayak bastıkları anda onlara katılıp katılmamakla ilgili tereddüt ettiğimi, kendimle savaştığımı hatırlıyorum. Mantığım kalmamı, kalbim gitmemi istiyordu. Sonuçta mantığım kaldı ve kalbim onlarla gitti. Hala merak ederim akıbetlerini?"
Felaket hikayeleri 2'nci baskı 1981. Mustafa Alkan Bey.
Aydemir Bey Şehir Meclisi'nin kurucu üyelerinden biri idi. Farkında olduğu bir şey vardı ki, bu şaşkınlık ve arayış döneminde, İstanbul gün be gün kaybediliyordu. 1958 yılında Beyaz Köşk diye bir oluşumun, dayanıklı bir fare ırkını, büyü yolu ile ürettiğini öğrenmişti güvenilir bir dostundan. Ve birilerinin Şehir Meclisi'nden çok daha hızlı ve planlı hareket edebileceği düşüncesi ilk kez o zaman kafasında şekillendi. Şehir Meclisi'nin, herkesin sürekli tartıştığı oldukça hantal bir yapı olduğunun en çok o zaman farkına vardı. Beyaz Köşke karşı olmadı ama desteklemedi de. İlgi ile onun yükselişini izledi. “Mansur Bey ve Kuklacı'nın fare adamları" ve büyünün yükselişi karşısında, uzun bir süre sessizliğini muhafaza etti. Aslında bu dönemde Aydemir Bey'in olaylar içerisinde aktif rol almayışının arkasındaki neden de, meteor öncesinde bir rastlantı sonucunda tanıştığı bir İstanbul hanımefendisi, Münevver Hanım ile arasındaki ilişki idi.
1961 yılında, Eminönü tarihinde ileride çok önemli rol oynayacak olan Şifa Yurdu, İstanbul'lu Selim Bey, İzmitli Mustafa Hoca ve Tarsuslu Derviş Hasan tarafından kuruldu. O tarihten itibaren Şifa Yurdu, Eminönü'ndeki insanlara daima manevi bir güç verdi.
1962 yılında Aydemir Bey, Münevver Hanım ile evlendi. 1965 yılında ilk çocukları dünyaya geldi.