ForumSal.Net

Üye Ol Forumsal Albümler Mesajlar Gruplar Chat Yönetim Radyo Twitter Facebook



Go Back   Forumsal.Net
İslam Forumları
İslamiyet Peygamberlerimiz
Kullanıcı Etiket Listesi


 
Seçenekler
Alt 20-Eylül-2017, 16:41   #1 (permalink)
Standart Hz Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Hak Peygamber Oluşunun Delilleri


Hz Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Hak Peygamber Oluşunun Delilleri
Delil - 1:


*** Deistlik fikrini yani Allah'ı kabul edip peygamberleri inkar etmenin mümkün olmadığını ispat eden bir çalışma

Video Metni

"İnsanın sahip olduğu en kıymetli şeyi nedir?" diye sorsak, ne cevap verirdiniz?
Eş, evlat, mal, mesken, makam ve daha birçok şey sayılabilir. Evet, bunların hepsi kıymetlidir; ancak en kıymetli değil...

En kıymetlisi imandır. O iman ki, kabir onun ile aydınlanır. Mizan onun ile ağır gelir. Sırat'tan onun sayesinde geçilir. Cennet'in kapısı o anahtar ile açılır. Allah kulundan onun sebebiyle razı olur. O olmazsa, kişi bu dünyanın sultanı da olsa boştur ve ehemmiyetsizdir. Zira o olmazsa, her şey kabir kapısına kadardır.

İman bu kadar ehemmiyetli iken, maalesef günümüzün Müslümanı imanın kıymetini hakkıyla idrak edememekte, bu sebeple de imanın muhafazası hususunda gereken gayreti göstermemektedir. Hatta bırakın gayreti, bu uğurdaki çalışmayı bile boş görmektedir.

İnsanın en büyük gayesi, imanı muhafaza etmek ve iman ile kabre girmek olması gerekirken, imana müteallik işler birçok kişi için son sıradadır. Öyle son sıradadır ki, bir filmi saatlerce seyreder, ama imana ait bir videoya 5-10 dakika sabredemez. Her gün hiçbir kıymeti olmayan onlarca sayfayı okur, ama iş üç beş sayfalık imani bir meseleye gelince bu ona yük gelir. Bunları söylüyoruz, amacımız asla kırmak ve incitmek değildir. Amacımız sadece sizlerin ebedi hayatına hizmet etmektir.

Bu esere böyle bir giriş yaptık, zira bu eserde çok kıymetli bir iman hakikatinin delillerini işleyeceğiz. İstiyoruz ki, imana ait olan bu eserin kıymeti bilinsin ve lâyık olduğu ciddiyetle seyredilsin.

Bu eserde Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem)'in peygamberliği, Allah'ın izniyle iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edilecektir. Bu eserle amacımız; Müslümanların imanını kuvvetlendirmek, onları şüphelerden korumak, akıllarındaki sorulara cevap vermek ve iman nimetinden mahrum olanların imanına vesile olmaktır. Başka hiçbir gayemiz ve amacımız yoktur. Tek gayemiz, bu eserle imana hizmet ederek Rabbimizin rızasını tahsil etmektir.

Bu eser hazırlanırken Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatı kaynak eser olarak kullanılmıştır. Bu vesileyle Üstad hazretlerini de rahmetle yâd ediyoruz. Allah O'ndan razı olsun ve şefaatlerine bizleri nail eylesin.

"Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) Allah'ın peygamberidir." diyoruz. Ancak sadece Allah'a inanıyorum ve hiçbir peygambere inanmıyorum diyen bu konuda ikna edilmeyi bekleyen o kadar çok insan var ki. Bu bölümde bizler peygamber efendimizin (sallâllahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden evvel peygamberliğin gerekliliğini izah edeceğiz. Öyle ya, peygamberliğe inanmayan bir kişiye, bir insanın peygamberliğini nasıl izah edeceksiniz?

O halde muhatabımız Allah'ı kabul eden ama Peygamberliği inkar edenlerdir.

Muhataplarımızdan bir isteğimiz var. Aramızda bir altın kuralımız olsun. Bu altın kural da şudur: Akıl ve vicdan aramızda hakem olsun. Birbirimizle inatla değil, hakkı ortaya çıkarmak için konuşalım. Aklımızın ve mantığımızın kabul ettiği bir şeyde inatla birbirimize muhalefet etmeyelim. Şimdi Allah'ı kabul eden ama Peygamberliği inkar eden kişiye bir soru sormak istiyoruz: Sorumuz şu:

Allah-u Teâlâ bizi ve bu âlemi niçin yarattı? Yaratılışın gayesi nedir bunu hiç düşündünüz mü? Yani

*Allah bu kâinatı niçin yarattı?
*Ben niçin varım?
*Akıl, göz, dil gibi bu kadar kıymetli cihazlar ve duygular bana niçin takılmış?
*Lezzetleri ve şekilleri farklı bu kadar nimetler bana niçin sunuluyor?
*Her varlık niçin bir sanat harikası olarak yaratılıyor? Onlara verilen bu kadar ehemmiyetin sebebi nedir?

*Onlardan kelebekler gibi bir kısmı, sadece birkaç hafta yaşıyor, bir kısmı birkaç gün... Buna rağmen her birine ne kadar masraf yapılmış ve ne kadar ehemmiyet verilmiş. Rengârenk boyanmış, en kıymetli cihazlar takılmış... Bunun sebebi nedir? Bu süsleme ve böyle sanatla yaratma niçindir?

*Bal arısından, ipek böceğine; süt fabrikaları olan inek, koyun ve keçiden; bulutlara, güneşlere ve aylara kadar her şey niçin bana hizmet ediyor? Niçin hepsi benim için çalıştırılıyor?

Acaba bu soruların cevabını hiç düşündünüz mü?

Şimdi "Allah'a inanıyorum fakat peygamberliği kabul etmiyorum" diyen muhatabımıza başka bir soru soracağız: Madem Allah'a inanıyorsunuz acaba inandığınız Allah hikmet sahibi midir? Yani her işinde birçok gayeler ve faydalar mı vardır? Yoksa eğlence ve oyun olsun diye öylesine mi yapar ve yaratır? Ona Allah dediğimize göre, elbette her işinde bir hikmet, her fiilinde bir gaye ve her yaratmasında birçok faydalar vardır.

Madem öyle 1- Allah var. Ve 2- Allah son derece hikmet sahibidir. Peki, son derece hikmet sahibi olan Allah, bizleri ve bu kâinatı niçin yaratmış olabilir?

Şimdi bizim ve bu âlemin niçin yaratıldığını anlamaya çalışalım.

Allah-u Teâlâ nihayetsiz bir güzelliğin ve kemalin sahibidir. Bu âlemde gördüğümüz bütün güzellikler ve kemaller; O'nun zatının, isim ve sıfatlarının zayıf yansımaları ve tecellileridir.

Her güzellik ve kemal sahibi, kendi güzelliğini görmek ve göstermek ister. İşte bu sırla, Allah-u Teâlâ da kendi güzelliğini ve kemalini görmek ve göstermek istedi ve bu kâinatı yarattı. Seyretme vazifesini de bize yani insana verdi.

İşte bizim vazifemiz, şu varlıklarda tecelli eden ilahi isim ve sıfatları keşfetmek ve o isim ve sıfatlarla Allah'ı tanımaktır. Yaratılış gayemiz budur.

Madem yaratılışımızın gayesi budur. O halde Allah'ı kabul edip peygamberlik yoktur diyen kimseye soruyoruz:

1- Hiç mümkün müdür ki, Allah-u Teâlâ bu âlemi bilinmek için yaratsın; daha sonra peygamberler göndermeyerek kendini bildirmesin ve tanıttırmasın?

2- Yine hiç mümkün müdür ki, Allah-u Teâlâ bu âlemi bu kadar sanat eserleriyle donatsın; daha sonra bu sanat eserlerine dikkati çekecek ve bu eserlerde tecelli eden isim ve sıfatları insanlara ders verecek peygamberleri göndermesin?

3- Yine hiç mümkün müdür ki, Allah-u Teâlâ bu âlemdeki her mevcut üzerine, varlığının ve birliğinin delillerini koysun; daha sonra varlıkların üzerindeki bu delilleri insanlara ders verecek peygamberleri göndermesin?

4- Yine hiç mümkün müdür ki, Allah-u Teâlâ yeryüzünü adeta bir sofra hükmünde yaratsın; baharı bu sofraya bir gül destesi yapsın; insanların bütün iştahlarını ve zevklerini tatmin edecek nimetleri bu sofraya koysun; daha sonra bu nimetlere karşı kullarından şükür istemesin ve bu nimetlere nasıl şükredileceğini bir peygamberi vasıtasıyla bildirmesin?

5- Yine hiç mümkün müdür ki, Allah-u Teâlâ bu kadar nimetiyle kendine kullarını sevdirmek istesin; daha sonra kullarına, sevgisine ulaşma yollarını bir elçisi ile bildirmesin?

6- Yine hiç mümkün müdür ki, Allah-u Teâlâ insanı yaratsın, her şeyi onun hizmetine versin, onu bu kadar duygu ve cihazlarla donatsın; daha sonra onu başıboş bıraksın? Niçin yaratıldığını, vazifelerini ve onlardan ne arzu ettiğini peygamberleriyle bildirmesin?

Soruları çoğaltabiliriz, ama daha fazla uzatmıyor ve soruyoruz, bunlar hiç mümkün müdür?

Yani Siz Allah'ın varlığına inanıyorsunuz. O Allah ki, bu âlemi kendini bildirmek ve tanıttırmak için yaratmıştır. Zira her güzellik ve kemal sahibi, kendini göstermek ister. Nihayetsiz güzelliğin ve kemalin sahibi olan Allah da kendini göstermek ve bildirmek için bu âlemi yaratmıştır. Bu âlemi, bu gaye için yaratan Allah'ın peygamberler göndermemesi ve kullarına kendini bizzat elçileri vasıtasıyla tanıtmaması hiç mümkün müdür?

Bilinmek için şu âlemi yaratan zat, nasıl olur da bilinmenin en kolay yolu olan, bir elçi vasıtasıyla kendini bildirmez. Eğer bilinmek istemeseydi, bu âlemi yaratmazdı. Madem yaratmış, o halde bilinmek istiyor. Ve madem bilinmek istiyor, o halde peygamberler göndererek kendini bildirmeli ve tanıtmalı değil mi?

Peygamber olmadan O'nu tanımak mümkün değildir. Bunun delili de, vahye mazhar bir peygambere ulaşamayan veya ulaştığı halde onu inkar eden insanların ateşe, Güneş'e, puta, hatta ineğe ve diğer varlıklara tapmasıdır. Onlar bir yaratıcının varlığını keşfetmişler, ancak Allah'ı bulamayarak Güneş ve ateş gibi varlıklara tapmışlar. Demek, bir insanın tek başına Allah'ı bulması öyle kolay bir şey değil. Bir yaratıcıya inanabilir, ama yaratıcının kim olduğu hususunda hataya düşer. İşte Allah-u Teâlâ, kullarının yüzünü o ilah zannettikleri yaratıcılardan kendine çevirmek için peygamberler göndermiştir ve göndermelidir.

B- Hem yine Allah-u Teâlâ, şu kıymetli ve lezzetli nimetleri yaratmakla insandan şükretmesini istiyor. Bu sebeple bu kadar nimetleri yaratmış ve onun sofrasına koymuştur. Peki, eğer Allah bir peygamberi ile insanlara nasıl şükredeceklerini öğretmezse, insanlar şükrün eda şeklini nasıl öğrenecekler. Mesela, Allah'ı kabul edip peygamberlik yoktur diyen kimseye sorsak siz Allah'a nasıl şükredersiniz. Muhtemelen Allah'ım sana hamd olsun, diye cevap verecektir.

Bakınız, "Allah'ım sana hamd olsun." sözü bile peygamberlerin sözüdür ve bu şükrü insanlara onlar öğretmiştir. Hatta Allah'ı kabul edip peygamberlik yoktur diyen kimseler "yaratıcı" demeyip "Allah" demektedirler. Allah ismini kimden öğrenmiş ve yaratıcının isminin Allah olduğunu kendileri mi bulmuşlardır. Bizler O'nun ismini öğrenmek için bile peygamberlere muhtacız. Ona Allah diyoruz, çünkü bu ismini bize peygamberiyle bildirdi. Acaba peygamberler O'nun Allah ismiyle müsemma olduğunu bildirmeseydi, bunu kendimiz keşfedebilir miydik? Ya da peygamberler hangi sözlerle şükredilir ve şükür nasıl yapılır, bunu bize öğretmeseydi, nasıl şükredeceğimizi kendimiz bulabilir miydik?

Şu an belki bulamazdık, ama varsın bulamayalım, çok mu gerekli ki diyebilirsiniz?

Ama başta demiştik ki, Allah-u Teâlâ hikmet sahibidir. Bunu kabul etmiştik. Eğer hikmet sahibi ise ve bu kadar nimetlerle bizden şükür bekliyorsa; o halde sadece nimeti yaratmakla kalmayacak, şükretmeyi de insana öğretecektir. Yoksa bu kadar nimetin yaratılmasının hikmeti kaybolmaz mı? Bu durumda nimetlerin yaratılışı hikmetsizliğe dönüşmez mi?

Dilerseniz biraz daha açalım...

Bakınız, şimdi size bir tablo yapacağız. Şu âlemdeki fiillere bakarak, insandan beklenen vazifeler tablosu...

1- Bu âlem bu kadar sanat eserleriyle donatılmış. Buna karşı insanın vazifesi, o sanat eserlerinde tecelli eden isim ve sıfatları keşfetmek ve Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.

2- Bu âlem bu kadar nimetlerle donatılmıştır. Buna karşı insanın vazifesi, bu nimetlere karşı şükretmek ve nimet sahibine ibadet etmektir.

3- Bu âlemdeki her şey insanın hizmetine verilmiş ve insan bütün mahlûklara üstün kılınmıştır. Buna karşı insanın vazifesi, kendisine bu iyiliği yapan zatı sevmek ve kendini O'na sevdirmektir.

4- İnsan çok kıymetli duygular ve cihazlar ile donatılmıştır. Akıl, göz, dil, kalp gibi dünyadan daha kıymetli cihazlar ona verilmiştir. Buna karşı insanın vazifesi, o duygu ve cihazları, lâyık olduğu yerlerde ve O'na ibadette kullanmaktır.

Bunlar gibi daha 50 vazife daha sayabiliriz. Ancak konuşmamızın odak noktası insanın vazifelerinin tamamını öğrenmek olmadığından kısa kesiyoruz. Şimdi sorumuz şu: İnsanı böyle vazifelerle bu dünyaya gönderen zat, hiç mümkün müdür ki, bir elçisi vasıtasıyla bu vazifeleri insana bildirmesin ve bu vazifelerin eda ediliş şekillerini insana öğretmesin?

Eğer öğretmezse, insan bu vazifeleri nereden bilecek ve nasıl eda edecek? İnsanın Allah'ı tanıması, sevmesi, isim ve sıfatlarıyla bilmesi, ona şükretmesi ve ona ibadet etmesi Mesela, sizler bu vazifeleri şu ana kadar biliyor muydunuz? Bu durum, peygamberlerin varlığını zaruri kılmıyor mu?

B- Peki, bir peygamber olmaz ve insana vazifesini bildirmezse, insan bu vazifeleri nasıl icra edecek? Mesela siz, peygamberlere inanmayan birisi olarak, sizi yaratan Allah'a ibadet edecek olsanız, nasıl ibadet edersiniz? Namaz kılamazsınız, oruç tutamazsınız, bunlar gibi başka şeyleri de yapamazsınız; çünkü bunlar ancak bir peygamberin öğretmesiyle yapılabilir. O halde nasıl ibadet edeceksiniz?

Ya da Allah'ı tanımak istiyorsunuz, O'nun isim ve sıfatlarını nasıl keşfedeceksiniz. Bakınız, Allah ismini bile peygamberlerden öğrendiniz. Diğer isim ve sıfatlar için ne yapacaksınız?İşte bu bilmediğimizi bize bildirecek peygamberler lazım.

-Madem Allah var ve bu kâinatı yaratmış,
-Ve madem hikmet sahibidir,
-Ve madem hikmeti sebebiyle, bu kâinatı oyun olsun ya da eğlence için değil; gayet yüksek hikmetler ve gayeler için yaratmıştır,
-Ve madem bu gayeler; insanın Allah'ı bilmesi, tanıması, sevmesi, O'na şükretmesi, O'na ibadet etmesi gibi işlerdir,

O halde insana bu vazifelerini öğretecek peygamberlere ihtiyaç vardır ve onların varlığı zaruridir.

Tüm bu anlattıklarımızdan sonra peygamberleri inkâr edebilmek için neyi kabul etmek zorunda kalacağımıza bir bakalım.

1.Peygamberlerin olmaması için, insana tevdi edilmiş vazifelerin olmaması gerekir. Yani insana; Allah'ı bilmesi, tanıması, sevmesi, O'na şükretmesi ve O'na ibadet etmesi gibi işler emredilmemiş olmalıdır.

2.Bu vazifelerin ve emirlerin olmaması için de bu kâinatın oyun ve eğlence için yaratılmış olması gerekir. Yani -hâşâ- Allah oyun oynamak ve eğlence için bu kâinatı yarattı ve yaratırken hiçbir maksat ve gaye takip etmedi. Bunu kabul etmemiz gerekir.

3.Bu kabul için, yani kâinatın oyun ve eğlence olarak yaratıldığını kabul etmek için de Allah'ın hikmet sahibi olmadığını kabul etmek gerekir. Zira ancak hikmetsiz bir zat, oyun ve eğlence için bu kadar masraf yapar ve bu kâinatı yaratır. Hikmeti olanın bunu yapması mümkün değildir.

Evet Allah var ama peygamberlik diye bir şey yoktur diyen bir kimsenin "Peygamberler yoktur" sözü, Allah'ın hikmet sahibi olmaması neticesini verdi.

Şimdi tercihimizi yapalım:

1-Ya "Allah hikmet sahibidir." deyip. Bu durumda hikmetinin tahakkuku için peygamberler göndermesi gerektiğini de kabul etmek zorunda kalacaksınız.

2-Ya da "Allah hikmet sahibi değildir. Oyun ve eğlence için bu âlemi yarattı." diyeceksiniz.Bu durumda peygamberlik mesleğine inanmak zorunda değilsiniz. Dilediğiniz gibi inkâr edebilirsiniz. Ama bu durumda, inandığınızı söylediğiniz Allah'ın, hikmet sahibi olmadığını kabul etmeniz gerekir.

3-Bir seçeneğiniz daha var, o da şu: Biz âlemin yaratılış gayeleri olarak bazı maddeler saydık ve "Bu maddelerin tahakkuku için peygamberlere ihtiyaç vardır." dedik. Siz bize peygamberlere ihtiyaç olmayacak başka hikmetler ve gayeler göstermelisiniz. Ve daha sonra: "Allah bu gayeler için bu âlemi yaratmıştır. Bu gayelerin tahakkuku da peygamberlerin varlığına bağlı değildir." demelisiniz. Bu sayede, Allah'ın hikmetini kabul etmiş, ama farklı hikmetler göstererek peygamberlerin gerekli olmadığını ispat etmiş olursunuz.

İşte size üç yol... Ama inanın, aklınızı çıkarıp atmadan ikinci ve üçüncü yoldan gitmek mümkün değildir. Hikmet sahibi olan kişi, saydığımız hikmetsizlikleri yapmaz.

Şunları bir düşünün:

*Hikmet sahibi bir zat, milyonlar harcayarak bir okul yapsın ve bu okulu öğrencilerle doldursun; daha sonra bu okulda ders verecek öğretmenleri göndermeyip öğrencileri başıboş bıraksın ve hikmetini inkâr ettirsin. Bu hiç mümkün müdür?

*İşte bu Dünya da misaldeki okul gibi bir okuldur. Bu okul nihayetsiz masrafla yapılmış ve insanlık, ders görmek için bu okula gönderilmiştir. Bu okulun öğretmenleri peygamberlerdir. Siz nasıl oluyor da bu okulun öğretmenleri olan peygamberleri inkâr ediyorsunuz? Öğretmenler olmasaydı, hiç okul açılır ve biz öğrenciler bu okula davet edilir miydik?

*Yine hikmet sahibi bir zat, her harfinde onlarca mana olan bir kitap yazsın, bu kitabın her sayfasına bir kitap kadar mana yüklesin; daha sonra bu kitabı ders verecek muallimleri göndermeyip bu kitabı anlaşılmaz bıraksın. Bu hiç mümkün müdür? Hikmet sahibi bir zat, böyle bir hikmetsizlik yapar mı? Sinekten tut, ta yıldızlara kadar her bir varlık bir kitap hükmündedir. O kitapta Allah-u Teâlâ'nın isim ve sıfatları yazılmıştır. Yine her bir varlık üzerine, O'nun birliğinin ve varlığının delilleri konulmuştur. Siz nasıl oluyor da bu kitaplardaki isim ve sıfatları insanlara ders verecek, üzerlerindeki işaretleri izah edecek peygamberleri inkâr ediyorsunuz? Peygamberler olmasaydı, bu varlıklar üzerinde yazılan isim ve sıfatları ve onların üzerindeki tevhid delillerini okuyabilir miydik?

*Yine hikmet sahibi bir sanatkâr, nihayet derecede manalı tablolar yapsın, bu tabloları bir müzede teşhir etsin ve bu müzeye insanları davet etsin; daha sonra bu tablolardaki manaları seyircilere ders verecek vazifelileri göndermesin ve bu manaları seyircilere inkâr ettirsin? Bunlar hiç mümkün müdür? Her bir varlık son derece sanatla yapılmış bir tablo hükmündedir. Bu tablolar Dünya müzesinde teşhir ediliyor. Seyirci olarak da bizler davet edilmişiz. Bizler nasıl olur da bu tablolar üzerindeki manaları bizlere ders verecek peygamberleri inkâr edebiliriz.

Peygamberlerin gönderilmesinin zaruri olduğunu anlatmaya çalıştık. Zira bu âlemin yaratılış gayesi ancak peygamberlerle tahakkuk ediyor ve Allah'ın hikmeti bunu gerektiriyor. Peygamberler olmazsa hem bizim hem de âlemin yaratılışı manasız oluyor. Sonsuz hikmetin sahibi olan Allah, böyle bir manasızlığı yapmaktan münezzehtir.

Tüm bu izahlardan sonra akıl ve vicdan sahibi herkesin peygamberlerin olmasının ve gönderilmelerinin gerekli olduğunu kabul edeceğini umuyoruz. Peygamberlik mesleğinin varlığını ispat ettikten sonra asıl konumuz olan Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)')in Allah'ın resulü olup olmadığı konusudur ki şimdi bu konuya geçelim. Peygamberlerin gönderilmesinin gerekliliği ile bu zatın peygamberliği arasındaki alakayı gösterelim

Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) yaratılışın hikmet ve gayelerine tam hizmet etmiş ve bu hikmet ve gayeleri insanlara ders vermiştir. Mesela:

1-Allah-u Teâlâ insanlardan, kendisine iman etmesini istemektedir. Buna mukabil Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) hem O'na iman etmiş, hem de O'na iman etmelerini insanlara emretmiştir.

2-Allah-u Teâlâ, her varlığı adeta bir kitap hükmünde yaratarak isim ve sıfatlarını o kitapta yazmış ve insanların, kendisini bu isim ve sıfatlarıyla tanımasını istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) hem O'nu isim ve sıfatlarıyla tanımış, hem de bu isim ve sıfatları insanlara ders vermiştir.

3-Allah-u Teâlâ, insanlara ihsan ettiği nimetlere karşı, insanların, kendisine ibadet etmesini, şükretmesini ve emirlerine itaat etmesini istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) O'na hakkıyla ibadet etmiş, nimetlerine şükretmiş, azami mertebede emirlerine itaat etmiş ve bunları insanlara emretmiştir.

4-Allah-u Teâlâ, yaratmış olduğu sanat eserleriyle, insanların, kendi sanatını takdir etmesini istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) hem O'nun sanatını takdir etmiş, hem de insanlara takdir ve tahsin etmeleri gerektiğini tebliğ etmiştir.

5-Allah-u Teâlâ, insanı yaratmış ve bütün mahlûkatı insanın emrine vererek ondan kendisini sevmesini istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) hem O'nu şanına en yakışır şekilde" sevmiş, hem de insanlara O'nu sevmenin ve O'nun tarafından sevilmenin yollarını öğretmiş.

Daha sayabileceğimiz çok madde var. Ancak konuşmamızın odak noktası, insanların Allah'a karşı vazifeleri ve yaratılışlarının hikmeti olmadığından sözü kısa kesiyor ve şunu demek istiyoruz:

1-Peygamberlerin gönderilmesinde hangi hikmetler varsa, bu hikmetlerin tamamı Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)'de gözükmüştür.

2-Peygamberler hangi vazifeyi icra ettiyse, Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) de aynı vazifeyi icra etmiştir.

3-Peygamberler insanlara hangi dersleri vermişse, Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) de insanlara aynı dersleri vermiştir.

4-Peygamberlerde bulunan iman, Allah bilgisi, Allah sevgisi, takva, zühd, ibadet ve şükür gibi bütün sıfatlar ve haller, Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)'de -hem de- zirve mertebede bulunmaktadır.

Dolayısıyla, şu âlemde peygamberlik denilen bir hakikat varsa, Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) de peygamber olmalıdır. O'nun peygamberliği kabul edilmezse, peygamberlik mesleği hakkında konuşulabilecek hiçbir şey yoktur. Kim peygamberlik müessesini kabul ediyorsa, bu zatın peygamberliğini de kabul etmek zorundadır. Zira peygamberlere peygamber dedirten bütün haller ve sıfatlar bu zatta mevcuttur.

Konu Bende-i Sirac-ı Münir tarafından (22-Eylül-2017 Saat 14:32 ) değiştirilmiştir.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-Eylül-2017, 17:02   #2 (permalink)
Standart


Delil - 2:

Video Metni

“Doğuştan sürmeli göz, sonradan sürmeli göz gibi değildir.” Yani fıtri olanla olmayan hemen ayrılır. Suni ve yapmacık olan bir şey, ne kadar mükemmel de olsa gerçeğinin yerini tutamaz. Ondaki sunilik ve yapmacıklık hali, ehli dikkatin nazarından asla gizlenemez.

Şimdi bu kaideyi, Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında düşünelim: Eğer O’nun imanı, ibadeti, takvası, cesareti gibi sıfatları fıtri olmasaydı ve O bu sıfatları suni bir şekilde takınmış olsaydı, yani hareketlerinde yapmacıklık olsaydı, her halini izleyen sahabelerin dikkatinden bu asla kaçmazdı. Hemen suni ve yapmacık hareketleri hisseder ve yüzlerini O zattan çevirirlerdi. Ama bu kadar dikkatli incelemelerine rağmen, suni hiçbir hareketini görememişler ve her hareketindeki fıtriliğe parmak basmışlar. Bu da O zatın bu sıfatlarda yapmacık olmadığına işaretle peygamberliğine delalet eder.

Hem şunu da unutmamak gerek, birbirine yakın olanlar birbirini taklit edebilir, uzak olanlar ise birbirlerini taklit edemezler. Mesela, bir Albay bir Generali taklit edebilir ve insanları aldatabilir. Ancak bir çoban bir Generalin tavrını takınarak insanları aldatamaz. Sathi nazarları kısa bir süre aldatabilse de yapmacık tavırları ehli dikkatin nazarından kaçmayacak ve General olmadığı kısa bir süre sonra anlaşılacaktır.

Hem iftiracı, yalancı, itikadsız bir adam, ömrü boyunca daima en doğru, en emin, en dindar bir kimsenin keyfiyetini ve vaziyetini en dikkatli nazarlara karşı telâşsız göstermesi ve dâhilerin nazarında bu yapmacık hallerini gizlemesi mümkün değildir.

Yine bir yıldız böceğinin bin sene, kendisini dikkatle izleyenlere hakikî bir yıldız olarak görünmesi mümkün değildir. Çünkü birbirlerinden gayet uzaktırlar.

Hem küçük bir sinek bir kartalı taklit edemez. Dikkatli nazarlara kendini bir kartal olarak gösteremez.

Aynen bunlar gibi, peygamber olmayan zat da bir peygamberi taklit edemez. Zira aralarında uzaklık vardır. Eğer taklit etse, kısa bir zaman insanları aldatabilir. Ancak yapmacık tavırları dikkat ehlinin nazarından kaçmayacak ve eninde sonunda foyası ortaya çıkacaktır.

Peygamber olmayan birisi, ancak bir peygamberde bulunabilen; imandaki nihayetsiz kuvvet, takva, dünyaya karşı zühd, cesaret, cömertlik ve zirve mertebede bulunan diğer sıfatları nasıl taklit edebilir? Bu sıfatlara sahip olmayan birisinin, kendisini bu sıfatlara sahipmiş gibi göstermesi ne kadar devam edebilir?

Evet bütün halleriye, sözleriyle, hareketleriyle hayatı boyunca emaneti, imanı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmek, akıl ve vicdan ile bağdaşmayan büyük bir hezeyandır.

Onun peygamberliği kabul edilmediğinde şu saçmalığı kabul etmek gerekecektir. Alem-i İslâmın semâsında pek parlak ve daima hakikat nurlarını yayan ve kemalat güneşi kabul edilen Hz. Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellemin mahiyetinin haşa bir yıldız böceği olduğunu ve en yakınında olanların ve dikkatle ona bakanların bunu fark edemediklerini ve o yıldız böceğini bir güneş sandıklarını kabul etmek lazım gelir ki bu da ancak akıldan istifa etmekle mümkündür.

Eğer Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) peygamber olmasaydı, çok kısa bir zaman sonra peygamber olmadığı anlaşılırdı. Hâlbuki o kadar dikkatli nazarlar altında hiçbir yapmacıklığı hissedilmemiş. Tarih ve siyer, dost ve düşman olan herkes O’nun güzel ahlakını ve sıfatlarını anlatmakla bitiremiyor. Bu da ispat eder ki, o zat yapmacık tavırlar takınmıyor, her hâli fıtridir. Bu durum da ancak O zatın Allah’ın peygamberi olmasıyla izah edilebilir.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-Eylül-2017, 17:19   #3 (permalink)
Standart


Delil - 3:

Video Metni

Hem “Kemal odur ki, dost değil, düşman onu takdir etsin.” İşte bu bahiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Kur’an’ın kemalini takdir eden yabancı filozofların ve dünya çapında binlerce ilim adamının görüşlerinden bazılarını beyan edeceğiz. Onlar bu sözler ile Kur’an’ın ve Hz. Muhammed (sav)’in hakkaniyetine canlı şahitler olmuşlardır.

“Tarihteki yüz büyük insan” adlı kitabıyla bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilim adamı Prof. Michael Hart, kitabının ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra Kahire’de katıldığı bir ödül töreninde sorulan: “Kitabınızın yayınlanmasının üzerinden neredeyse 10 yıl geçti. “Tarihteki yüz ünlü adam” kitabınızda birinci yeri Hz. Muhammed’e ayırmıştınız. Hâlâ bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?” şeklindeki soruya şu cevabı vermiştir:

“Bu, ünlülerin ilk listesi. Bu sayı 200-300’e bile çıkarılsa Hz. Muhammed’in listenin başındaki yeri sabittir. Ben ünlüleri incelerken bazı sabit kriterler ortaya koydum. Bunlardan biri de ünlülerin insanlık tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine izlerdir. Benim, ünlülerin en ünlüsü olarak Hz. Muhammed’i tercihim ise, O’nun hem peygamberliği, hem de dini ve dünyevî seviyede fevkalade başarılı olmasıdır. İnsanlık; ahlâki, felsefi ve hukuki olarak İslâm’dan daha mükemmel bir din görmemiştir. İnanıyorum ki, Hz. Muhammed gibi her yönüyle mükemmel bir insan bir daha gelmez.”

Amerikalı Prof. Bosworth Smith şöyle demiştir: Şöyle bir göz atmakla Hz. Muhammed’in bütün vasıflarını ve kahramanlıklarını görmek mümkündür. Bunlardan bazıları peygamberliğinin ilk günlerinde ve bazıları da peygamberliğinden sonra olmuştur. Eşsiz mucizelerini gördüğüm zaman, O’nu rütbe bakımından insanların en büyüğü ve en yücesi olarak mütalaa ediyorum. Hatta insanlık O’nun bir benzerini görmemiş ve görmeyecektir de…” (Mohammed and Mohammadanism, London 1874)

Almanya’nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinde en önemli rolü oynayan ve ilk şansölyesi Prens Bismarc şöyle diyor: Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için Allah tarafından geldiği iddia olunan bütün indirilmiş semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur’an’ı bu kayıttan azadedir. Ben Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitabın Muhammed’in zatının eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da en mükemmel bir dimağdan böyle bir harikanın meydana gelebileceğini iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle izah edilemez.

Ben şunu iddia ediyorum ki: Muhammed mümtaz bir kuvvettir. İlahi kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır. Seninle aynı asırda yaşayamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed! Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, heybetli huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.”

Bütün temiz vicdanlar ve selim fıtratlar Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın elçisi olduğunu tasdik eder. Çünkü kalbin huzuru ve vicdanın tatmin olması ancak hakkın kabullenilmesiyle mümkündür. Vicdanı temiz olan insan, hakikati görünce ona karşı meyleder. Ve gerçeği söyler; batıla karşı bağlılık gösteremez. Zaten bu sıfattaki kişinin maksadı gerçeği bulmaktır. Bu insanlar başka dinlere mensup olsalar da insaf ile gerçeği konuşmaktan kaçınmazlar.

Annie Besant şöyle diyor: Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen; nasıl öğrettiğini ve nasıl yaşadığını bilen herkesin bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Kitabımda söyleyeceklerimin pek çoğu çoklarının bildiği şeyler olsa da ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı muallim için hep yeni bir hayranlık ve yeni bir saygı duyuyorum. (The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932)

İrlandalı dramatist, sosyalist düşünür ve 20.yüzyılın önde gelen tiyatro yazarlarından George Bernard Shaw şöyle diyor: İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak neredeyse çözülmez hal aldığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtacız. Eğer O aramızda olsaydı, bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi.
Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lâzımdır. İnsan büyüklüğü, hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Meşhur İngiliz düşünür Thomas Carlyle şöyle diyor: Kral ve vezirler gibi azamet ve debdebe perdeleriyle gizlenmiş değildi. Kendi hırkasını kendi yamalar, kendi ayakkabısını kendi tamir ederdi. Harbe gider, ashabı ile istişare eder, emirlerini onlarla beraber verirdi. Nasıl bir insan olduğunu her yönü ile kavminin bilmesi için böyle yaptı. Ona artık, siz ne isterseniz öyle deyiniz. Dünyada taç ve ihtişam sahibi hiçbir imparatora, yamalı bir hırka içindeki bu insan kadar hürmet ve itaat edilmemiştir. 23 yıllık dünya imtihanı, gerçek bir kahraman için lüzumlu bütün unsurları taşımaktadır. İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir

1927 Hukuk Kongresi Başkanı Shebol şöyle diyor: Hz. Muhammed’in insan olması itibariyle bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü O zat, okuma-yazma bilmemesiyle beraber, 13 asır evvel öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki, biz Avrupalılar 2.000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en saadetli nesiller oluruz.

Fransız Tarihçisi Alphonse Marie Louis de Lamartine şöyle diyor: Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Hz. Muhammed’le kıyaslamaya kim cesaret edebilir! O şahsiyetlerin en meşhurları ancak maddi kuvvetler kurdular. Hâlbuki Hz. Muhammed maddi kuvveti olmaksızın; orduları, hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirdi. İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Alman Şair ve Yazar Johann Wolfgang von Goethe şöyle diyor: Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim bütün kanunlarımız İslâm medeniyetine bakarak çok eksiktir. Biz Avrupa milletleri, büyük medenî imkânlarımıza rağmen, Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız.

Dr. Gustav Weil şöyle diyor: Muhammed, halkının parlak bir örneğiydi. Karakteri tertemiz ve saftı. Evi, yemeği, elbisesi nadir bulunan bir sadeliğin sembolüydü. Yani ne arkadaşlarından gördüğü özel bir saygı şekli vardı, ne de kölelerinin kendisi için yapabileceği bir hizmeti kabul etme iddiasındaydı. Her an herkes için ulaşılabilir bir insandı. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese acırdı. Yardımseverliği, cömertliği ve toplumun refahı için çalışma isteği sınırsızdı. (History of the Islamic Peoples)

Mahatma Gandhi şöyle diyor: Milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hâkim olmuş birinin hayatını öğrenmek istiyordum. Okuyunca kesin olarak inandım ki, o yıllarda İslam’ın bir yer kazanmasında kılıcın bir rolü yoktu. Peygamberin tam olarak kendini geri planda bırakması, sözüne sadakati, vicdanlılığı, onu takip edenlere ve dostlarına özverisi, yiğitliği, korkusuzluğu, üstlendiği görevde Allah’a tam güvenmesi kesin ve yalındı. Bu özelliklerle bir zorluğun üstesinden gelmek için ille de kılıç taşımak gerekmiyordu… Peygamberin hayatını anlatan kitabın ikinci cildini bitirdiğimde, bu muazzam hayata dair daha fazla okunacak bir şey olmayışından dolayı son derece üzgündüm.” (Young India, 1924)

Sizlere nakledebileceğimiz daha yüzlerce beyanat var. Ama sözü uzatmamak için bu kadar nakille yetiniyoruz. Ve diyoruz ki kemal odur ki dost değil düşman dahi tasdik etsin.

Bütün temiz vicdanlar ve selim fıtratlar Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın elçisi olduğunu tasdik eder. Çünkü kalbin huzuru ve vicdanın tatmin olması ancak hakkın kabullenilmesiyle mümkündür. Vicdanı temiz olan insan, hakikati görünce ona karşı meyleder. Ve gerçeği söyler; batıla karşı bağlılık gösteremez. Zaten bu sıfattaki kişinin maksadı gerçeği bulmaktır. Bu insanlar başka dinlere mensup olsalar da insaf ile gerçeği konuşmaktan kaçınmazlar. Belki şu anda şöyle düşünebilirsiniz. Tamam, bazı bilim adamları ve filozoflar böyle güzel sözler söylemiş olabilir. Ama bu sözlerin tam tersini söyleyen yüzlerce bilim adamı da var. Siz bu bilim adamlarının sözlerine karşı ne diyeceksiniz?

Evet, Hz. Muhammed’i inkâr eden bilim adamları da var; ancak arada şöyle bir fark var: O’nu öven ve O’nu kabul edenler, O’nun hayatını araştırarak bu neticeye varıyorlar. O’nu inkâr edenler ise hiçbir araştırma yapmaksızın sadece zanlarıyla ve vehimleriyle konuşuyorlar. Yani bir grubun sözü ilimden ve araştırmaktan geliyor. Diğer grubun sözü ise, gözlerini kapamaktan ve cehaletten ileri geliyor. Bu iki gruptan sözü kabul edilecek olanlar, araştırma neticesinde konuşanlardır. Zanlarıyla hükmedenlerin sözü, hakikatte itibarsızdır.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 01:13   #4 (permalink)
Standart


Delil - 4: Hz Muhammedin inanç ve adetleri değiştirmesindeki muhteşem icraatı

Video Metni

Küçük bir topluluk düşünün… Bu topluluk son derece inatçı ve âdetlerine son derece bağlı bulunsun ve bu âdetler onların damarlarına kadar karışıp benliklerine işlemiş olsun. Siz de -faraza- böyle bir toplulukta büyük bir hâkimsiniz. Acaba büyük bir hâkim olmakla birlikte, çok çalışıp gayret göstererek bu küçük ve inatçı kavimdeki kaç âdeti değiştirip yerlerine güzel ahlâkı tesis edebilirsiniz?

Bu soruya cevap vermeden önce şunları da bir düşününüz!

Bir baba, öz evladındaki kötü bir ahlâkı onlarca nasihatine rağmen bazen değiştiremiyor.

Bir öğretmen, o kadar çabasına rağmen bazen bir öğrencinin kötü ahlâkını yok edemiyor.

Bunca kanun koyucu, şiddetli cezalara rağmen hırsızlık gibi bir suçu önleyemiyor.

Bir doktor, sigara gibi küçük bir alışkanlığı bir tiryakiye bıraktıramıyor. Hayati tehlikesi olduğunu söylemesine rağmen sigaradan onu vazgeçiremiyor.

Hatta nice padişahlar gelmişler, o kadar kuvvet ve ihtişamlarıyla, ufak tefek adetleri kaldıramamışlar. Ne kadar yasaklasalar ve ceza verseler de o işin önüne geçememişler.
Şimdi, acaba siz büyük bir hâkim olsaydınız, inatçı ve âdetlerine son derece bağlı küçük bir topluluktan kaç âdeti, ne kadar zamanda kaldırabilirdiniz?

Evet Büyük bir hâkim, inanç ve adetlerine bağlı küçük bir topluluktan, küçük bir âdeti ve zayıf bir hasleti kolaylıkla kaldıramaz.

Peki siz bir zatı görseniz: Hâkim değil. Maddi hiçbir imkânı ve zorlayıcı hiçbir kuvveti yok. Hem öyle bir kavim ki, bu kavim hem gayet kalabalık, hem de inanç ve adetlerine son derece bağlı. Hatta bu inanç ve adetler onların ikinci fıtratı olmuş.

Şimdi, hâkim olmayan ve zorlayıcı hiçbir kuvveti bulunmayan bu zat, bu kavmin inançlarını tamamen değiştirse; onların kötü ahlâklarını yok edip, yerlerine en güzel ahlâkı tesis etse ve bunu çok kısa bir zamanda yapsa, bu zatın harikulade bir zat olduğundan şüphe eder misiniz?

İşte Hz. Muhammed (sav) bunu yapmıştır. O, küçük bir kuvvet ve küçük bir himmetle, asırlarca devam eden birçok büyük âdeti, hem de inatçı ve âdetlerine aşırı derecede bağlı bir kavimden, az bir zamanda kaldırmış ve yerlerine öyle yüksek bir ahlâkı yerleştirmiştir ki, bunun tarihte emsali yoktur.

Öyle bir asırdan bahsediyoruz ki, vahşetin en kötüsü sıradan bir adet gibi işleniyor: Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor…

Bu gömme işlemindeki metotlardan birinde bu işi bizzat anne yapıyor. Şöyle ki: Nikâh sırasında verilen karara göre, anne doğumunu, çölde açılan bir çukurun yanında gerçekleştiriyor. Çocuk eğer erkek ise kundaklayıp alıyor, fakat kız doğduğu takdirde hemen çukura atıp üzerine toprak dolduruyor ve kabilenin diğer kadınları da bu olaya tanıklık ediyorlar.

En yaygın uygulama ise, kız çocuğunun yedi yaşına geldiğinde öldürülmesi… Baba, anneye ölüm şifresini, “Kızı hazırla da dayısına götüreyim.” şeklinde veriyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı kız çocuğu, en güzel elbisesini giyip süslendikten sonra babasının elinden tutarak çöle doğru yol alıyor. Bir akraba ziyaretinin sevinci ve neşesiyle…

Daha önceden hazırlanmış ölüm kuyusunun başına geldiklerinde, baba bir şey arıyormuş gibi kuyuya eğiliyor, onunla beraber 7 yaşındaki masum kız da… Sonra kendi babası tarafından bir çöl kuyusuna savrulan kız çocuğunun feryatları… Ve babanın, çocuğunun üzerini toprakla doldurması… Tarihler Asım oğlu Kays isminde bir bedevinin bu vahşeti tam 12 kez tekrarladığını anlatıyor.

Bir kısım ana-babalar ise, kız çocuğunun utancıyla yaşamayı seçiyor ve nesiller bu şekilde devam ediyor.

Şimdi bir düşünün, bir anne, bir baba, kızını diri diri toprağa gömebiliyor. Böyle bir vahşet ve böyle bir merhametsizliğin hâkim olduğu zamanda, Hz. Muhammed (sav) peygamber olarak gönderiliyor. Ve çok kısa bir zaman sonra bu kavim, bir karıncayı incitemeyecek derecede merhamete sahip oluyor. Adeta her biri bir şefkat kahramanı kesiliyor. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılâp hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?

Bu emsalsiz icraatın sahibi olan zatın peygamberliğini nasıl kabul edilemez? Ve bu kabul edilmediğinde O’nun bu icraatını neyle izah edilebilir?

İslam öncesi Arap toplumunun vahşet düzeyi için söyleyeceğimiz her söz eksik ve her örnek yavan kalır. Ama bu vahşeti biraz daha iyi anlayabilmek için devam etmeliyiz ta ki Hz. Muhammed S.a.v in bu toplumda yaptığı o muhteşem inkılabı daha iyi anlayalım.

Savaş ve baskınlarda esir alınan insanlar ya satılıyor ya da zevk için diri diri yakılıyor.

Suçun kişiselliği diye bir kavram bilinmiyor. Suçlu yakalanamamışsa, ceza ele geçen yakınlarına veriliyor.

Boğarak öldürme gibi suçlarda hem suçlu hem de onun yakınlarından üç kişi daha öldürülüyor. Bu gibi uygulamalar da doğal olarak kan davalarını başlatıyor. Kan davaları her yeri kuşatmış…

Ölmek üzere olan biri, eğer 50 kişiyi kendi yerine öldürmeyi adamışsa, bu adak onun yakınları için mutlaka yerine getirilmesi gereken bir şart oluyor. Ve bir kişiye karşılık elli kişi öldürülüyor.

Hayvanlar canlı canlı kesiliyor ve etleri bu şekilde yeniliyor. Kanları akıtılarak olduğu gibi içiliyor. Bazen de kan önce kaynatılıp, bazı tatlandırıcı bitkiler de üzerine eklenerek içiliyor. İçecekleri kan olan bir kavimden bahsediyoruz…

Çıplaklık yaygın ve ayıp kabul edilmeyen bir olay… Yol ortasında ihtiyaç gidermek, herkesin gözü önünde yıkanmak, mahrem yerlerinin açılmasına aldırmamak normal kabul ediliyor. İbadetler bile bu sapkınlıktan nasibini almış. “İçinde günah işlediğimiz elbiselerle Tanrımıza ibadet edemeyiz.” anlayışıyla Kâbe’de anadan doğma tavaf ediliyor.

İçki alışkanlığı o boyutlara varmış ki, lisanlarında hepsi de içkiyi ifade etmek üzere kullanılan kelimelerin sayısı 100’ün üzerinde.

Kumara gelince, böyle bir toplumsal çürüme içerisinde kumarın da müstesna bir yeri olacağı belli. Bazıları her şeyini kaybettikten sonra son olarak kendini oyuna koyuyor ve o kez de kaybettiği takdirde kazanan tarafın kölesi haline geliyor. Yani köle olma kabullenilerek kumar oynanıyor…

Putperestlik son derece hâkim… Mekke dışına çıkması gereken biri, şehrine ve Kâbe’ye duyduğu bağlılığın eseri olarak yanında Kâbe duvarından alınmış bir taş götürüyor. Sonraları dışarıdan başka taşlar da Mekke’ye getirilmeye başlanıyor, Kâbe bunlarla dolu…

Araplar şeklini beğendikleri her taşa “Bu bizim Tanrımızdır.” diyerek tapınıyor. Daha güzelini bulduklarında ise eskisini bırakıp onu Tanrı yapıyorlar. Kazara çölde putsuz kaldıkları zaman koyun sütüyle çöl kumunu harç yaparak güneşte kurutuyor ve ona tapınmaya başlıyorlar. Ya da uzun yolculuklara çıkacakları zaman küçük heykelcikler şeklinde un helvası yapıp, yol boyunca onlara tapınıyor ve yiyecekleri tükendiğinde ise oturup o helvadan Tanrıları yiyorlar.

Yanlarında taşıdıkları oyulmuş Tanrıları -kazara- deveden düşürdükleri zaman da inip almaya üşeniyor ve birbirlerine “Tanrınız düştü, kendinize yeni bir tanrı bulun.” diyorlar.

Mola verdikleri yerde ilk iş olarak dört tane iri taş buluyorlar. Bu taşlardan üçünü ocak yakmakta kullanıp, en güzel olanını da başköşeye oturtuyor ve Tanrı olarak etrafında tavaf ediyorlar.

Her evin putu başka başka… Aile üyeleri evden çıkarken son olarak putlarını selamlıyor ve geri döndüklerinde de ilk iş olarak yine puta saygılarını sunuyorlar. Bir de kabilelerin ortak putları var ki, bunlar genellikle Mekke’de Kâbe civarında. Sayıları 360’tan fazla.

İnanç biçimleri bütünüyle saçma… Ölünün mezarına bir deve bağlayıp hayvan açlıktan ölünceye kadar orada tutuyorlar. Sözde, Kıyamet günü ölü mezardan kalkınca o deveye binecek!

Kuraklık zamanlarında ise, bir ineğin kuyruğuna bir demet çalı bağlayıp tutuşturarak ineği dağlara salıyorlar ve böylece yağmurun yağacağına inanıyorlar.

Konumuzun odak noktası, o asırda Arapların durumu olmadığından bu kadar örneğin bir nebze de olsa o asrın durumunu anlamaya yeteceğini düşünüyoruz. Tüm tarih ve siyer kitapları o asrın resmini bizlere böyle çiziyor.

Şimdi soruyoruz: Evlatlarını diri diri toprağa gömebilecek kadar merhametsiz, her türlü kötü ahlâkı icra edebilecek kadar vahşi ve batıl adetlerde mutaassıp olan o asrın insanları, Hz. Muhammed (sav)’in dersiyle ve terbiyesiyle, kısa bir zamanda öyle bir değişime uğradılar ki, âleme rehber ve muallim; insanlara mürşid ve imam oldular. Acaba böyle harikulade icraatı yapabilen bir zatın, Allah’ın peygamberi olmamasına hiç imkân ve ihtimal var mıdır?

Bu öyle bir hadisedir ki O zatın peygamberliğine başlı başına bir delildir ve tarihte böyle bir inkılâbı kimse yapamamıştır. Batılı bilim adamları ve bir çok filozof dahi dahi bu noktada ittifak etmiş ve Hz. Muhammed (sav)in kemalini ve alemde yapmış olduğu bu müthiş inkılabı kabul etmiştir. Kimsenin yapamadığını yapan bu zat, eğer peygamber değilse nedir?

Bizler bir çocuğa bile sözümüzü geçiremezken Hâlbuki bu zat, düşmanlarına bile sözünü geçirmiş ve onları kendine itaat ettirmiş. Kalplerinin sevgilisi ve akıllarının muallimi olmuştur. Onlardan kötü ahlakı def etmekle kalmayıp yerine en güzel ahlakı tesis etmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.v)in alemde yaptığı bu inkılabı görmeyenlere ve peygamberliğini kabul etmeyenlere sesleniyoruz.

Haydi en büyük filozoflardan yüz taneyi seçip o asra gidiniz ve orada ahlâkın ve mâneviyatın inkişafı hususunda çalışınız. Muhammed-i Arabînin (a.s.m.) o vahşetler zamanında o vahşî bedevîlerde yaptığı bu icraatı, sizin filozoflarınız, şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde yapabilirler mi?

Asla yapamazlar. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v)in yaptığı bu muhteşem icraat, ilahidir ve onun en büyük mucizelerinden biridir.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 01:27   #5 (permalink)
Standart


Delil - 5: Hz. Muhammedin ahlakının güzelliği, doğruluktandır

Video Metni

Güzel ahlakın hakikat zeminiyle olan bağı doğruluktur. Doğruluk, adeta kalbin vücuda kanı pompalaması gibi, güzel ahlakın her hasletine kan pompalar. Bütün güzel hasletler, ancak sıdk ve doğruluk ile hayat bulabilirler. Bir kişide doğruluk yoksa, güzel ahlak o kişide yerleşmez ve bütün güzel hasletler ölür gider.

Güzel ahlakı bir ağaca benzetsek ve her güzel haslet bu ağacın bir meyvesi olsa; sıdk ve doğruluk bu ağacın suyu ya da kökü olurdu. Nasıl ki ağaca su verilmezse ya da kökü kesilirse ağaç kuru gider ve meyveleri çürür; aynen bunun gibi, güzel ahlak ağacının suyu ve kökü olan sıdk ve doğruluk olmazsa, diğer bütün hasletler yok olup gider. Bütün güzel hasletlere hayat veren, kuvvet veren, onların devamını sağlayan yalnız sıdk ve doğruluktur.

Siz yalan söyleyen ve insanları aldatan birisinde; takva, zühd, samimiyet, cesaret gibi sıfatları bulabilir misiniz? Bulamazsınız, nerde kaldı, bütün güzel hasletler, hem de zirve seviyede onda olacak…

Bu genel kaideyle, şimdi Hz. Muhammed (sav)’e bakalım, O, güzel ahlakın bütün hasletleriyle donatılmıştı. Bu da O’nun sıdkına ve doğruluğuna işaret eder. Zira doğru olmasaydı, o güzel hasletler onda asla gözükmeyecekti. Zira doğruluk gittiği zaman, güzel ahlak kurur ve meyveleri çürür gider. O zaman:

*Madem O zat, güzel ahlakın her hasletiyle donatılmıştır o halde mutlaka sıdk ve doğruluk sahibidir. Zira öğrendiğimiz bu kaideye binaen, doğru olmasaydı, ahlakı bu derece güzel olamazdı.

*Ve madem sıdk ve doğruluk sahibidir, o halde her dediği doğrudur ve yalanı olamaz.

*Ve madem her dediği doğrudur, o halde bu zat Allah’ın peygamberi olmalıdır. Zira bu zat, “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyor. Her halinde son derece sadık ve doğru olan birinin böyle bir meselede yalan söylemesi mümkün değildir.

Şu noktaya da dikkatinizi çekmek istiyoruz: Eğer bu zat doğru söylemiyorsa, o zaman -hâşâ yüz bin defa hâşâ- Allah’a iftira ediyor ve yalan söylüyordur. Öyle ya, bu ikisinin ortası yoktur. O, ya doğruların en doğrusudur. Ya da -hâşâ yüz bin defa hâşâ- Allah’a iftira edebilecek kadar haddi aşmış, yalancıların en yalancısıdır. Bu ikisinin ortası yoktur.

Şimdi siz, güzel ahlakın her neviyle donatılan bu zatın, yalancıların en yalancısı olmasına ihtimal verebiliyor musunuz? Buna, Şeytan bile ihtimal verdiremez.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 01:45   #6 (permalink)
Standart


Delil - 6: Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) güzel sıfatların tamamına zirve seviyede sahiptir.

Video Metni

Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in sahip olduğu vasıfları ve zatının kemalini tahlil edeceğiz. Yani Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğine, güzel ahlakını ve zatının kemalini delil yapacağız. Öyle ya, Güneş’in varlığını ispat etmek için, Güneş’in kendisi yeter. Başka şeylere müracaat edip yorulmaya gerek yoktur. Kim başını kaldırıp semaya baksa, âleme nurunu saçan Güneş’i çıplak gözüyle görebilir.
Aynen bunun gibi, kim de Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini görmek isterse, O’nun zatına bakması yeterlidir. Zira sahip olduğu sıfatlara ancak bir peygamber sahip olabilir.

Sözün özü şudur: Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğine; Allah’a olan sarsılmaz imanı, takvası, dünyaya karşı zühdü, cesareti, ibadeti, tevazusu, cömertliği, affı, merhameti, güvenilirliği, metaneti ve güzel ahlakın diğer bütün hasletleri delildir. Bütün bu güzel hasletler bu zatta zirve seviyede bulunuyordu. Güzel ahlakın böyle her nevine zirve seviyede sahip olmak ve bu hasletleri zıtlarına inkılâp ettirmemek, ancak bir peygambere nasip olabilir.

*Yani hem çok cömert olacak, hem de asla israf yapmayacak.
*Hem çok cesur olacak, hem de asla zulmetmeyecek.
*Hem çok tevazu sahibi olacak, hem de asla zillete düşmeyecek.
*Hem çok affedici olacak, hem de Allah’ın hakkını asla çiğnetmeyecek…

Bunlar gibi, bir kimsenin bir sıfata zirve seviyesinde sahip olup, o zirveye yakın duran kötü bir haslete düşmemesi çok zordur. Kişi tek bir sıfat da bile bunu zor yakalar.

Mesela, çok cömerttir, ama israf da yapar. Çok cesurdur, ama cesareti sebebiyle zulüm de işler. Çok ibadet eder, ama ibadetini beğenerek riyaya veya ucba düşer. Hâlbuki Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem) böyle değildi. O hem güzel ahlakın her hasletinin zirvesindeydi, hem de asla o zirveye yakın kötü bir haslete düşmezdi.

Bu delilin hakkını vermek çok uzun zaman ister. Bu sözümüze binlerce siyer ve tarih kitapları şahittir. Zira Peygamberimizin güzel ahlakını anlatan ciltler dolusu kitap yazılmıştır. Meselenin detayını bu kitaplara havale ederek sadece bu zatın (sallâllahu aleyhi ve sellem) Allah’a imanındaki kuvvetine bakalım:

Nasıl bir iman ki bu, diğer semavi din mensupları O’na karşı; kendi kavim ve kabilesi, hatta amcaları O’na karşı; bütün devletler ve dünya O’na karşı; ama bu durum zerre miktar O’nu davasından vazgeçiremiyor. Zerre miktar telaşa ve tereddüde düşüremiyor.

“Dünyayı önüne serelim, sen bu davadan vazgeç.” diyorlar, O: “Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz ben bu davadan vazgeçmem.” diyor. Bütün sıkıntılara sabrediyor. Kimse O’nu, imanından zerre miktar çeviremiyor.

Bırakın sahip olduğu diğer sıfatları, sadece onun imanını anlatmak için bile saatlerce konuşmak lazımdır.

Bütün güzel sıfatları kendinde toplayan bu zat, “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyor ve peygamberliğini yüzlerce mucize ile teyit ediyor; Şimdi şunu soruyoruz: Bu zatın sözüne nasıl inanılmaz ve o yalancılıkla nasıl itham edilebilir.

Peki Bütün bu güzel sıfatlara sahip olduğunu nereden biliyoruz ki? diyebilirsiniz.

Evet Biliyoruz, çünkü tarih ve siyer bunları bize naklediyor. Tarih ve siyer kitapları ortada, siz de araştırın, eğer O zatın kemaline dair farklı bir şey bulursanız, gelip gösterin. Ama bütün tarihi didik didik etsenizde, böyle bir şey bulamazsınız.

Peygamber Efendimizin (sallâllahu aleyhi ve sellem) hâl ve hareketleri İslam’ın kaynağıdır. Bu sebeple Sahabeler Peygamberimizin her hareketini ve hâlini kaydetmişlerdir. Daha sonra bu kayıtlar senetleriyle birlikte bizlere kadar ulaşmıştır.

Bu hakikate İngiliz bilim adamı olan John Davenport şöyle diyerek dikkat çekiyor: “Meşhur peygamberler ve fatihler arasında, tarih-i hayatı, Hz. Muhammed’in tarihi gibi, en ince teferruatına kadar, en sağlam şekilde kayıt ve zapt olunan bir kimse gösterilemez.”

Bırakın İslam âlimlerini, John Davenport bile Peygamberimizin hayatının titiz bir şekilde kaydolduğunu ve tarihte hiç kimsenin hayatının böyle en ince teferruatına kadar kaydedilmemiş olduğunu söylüyor. Yani tarih, Peygamberimizin aldığı nefesleri bile kaydetmiştir.

Hadi öyle diyelim. Ama sadece güzel ahlaka sahip diye birisine peygamber diyemeyiz ki? Güzel ahlaka sahip olan bunca insan var, hepsi peygamber mi? diyebilirsiniz

Ama Peygamberimizin onlardan farkları var. İlk önce, Peygamberimiz güzel sıfatların tamamına, hem de zirve seviyede sahip. Diğer güzel insanlar ise sadece bir iki sıfata sahip olabiliyor. Ayrıca bu zat, “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyor, diğerlerinin ise böyle bir iddiası yok. Yine bu zat, iddiasını yüzlerce mucize ile teyit etmiş, diğerlerinde ise bu mucizeler yok.

Yani biz sadece, “Güzel ahlâkı var, o halde peygamberdir.” demiyoruz. O zat “Ben peygamberim.” dediği için, sözünün doğruluğunu, hayatıyla mukayese ediyoruz. Acaba yalan söyler mi? Acaba dünyaya düşkün mü? Acaba zulmeder mi? diye sıfatlarına bakıyoruz. Sonra görüyoruz ki, kötü ahlakın zerresi O’nda yok, güzel ahlakın her hasleti ise O’nda zirve seviyede bulunuyor. Sonra bütün diğer delilleri de üst üste koyuyor ve bu zatın peygamberliğine öyle hükmediyoruz. Yoksa hükmümüz, sadece bu zatın güzel ahlakına dayanmamaktadır.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 02:04   #7 (permalink)
Standart


Delil - 7: Güzel ahlak ile kötü ahlak bir arada bulunmaz

Video Metni

Birbirine uygun işlerde birbirlerine karşı bir meyil ve yakınlaşma vardır. Birbirine zıt işlerde ise, birbirinden kaçış ve uzaklaşma vardır.

Mesela: Gece ve gündüz birbirine zıttır. Bu sebeple ikisi aynı anda var olmaz. Gece gelirse, gündüz gider; gündüz gelirse, gece gider.

Yine açlık ve tokluk birbirine zıttır. Tokluk gelirse açlık gider; açlık gelirse tokluk gider.

Yine yaz ve kış birbirine zıttır. Yaz geldiğinde kış gider; kış geldiğinde de yaz gider. İkisi yan yana bulunamaz.

Yine bu kaideye binaen, Şeytanlar Meleklere karışamaz ve onlarla dost ve arkadaş olamaz.

Maddiyatta cereyan eden bu kural, maneviyatta da geçerlidir. Şimdi bu kaideyle Hz. Muhammed (sav)e bak:

*Madem zıtlar bir arada toplanamıyor; o halde güzel ahlak ile kötü ahlak da bir insanda bir arada bulunmayacaktır.
*Ve madem tarih ve siyerin şehadetiyle, Hz. Muhammed (sav) güzel ahlaka ve doğruluğa zirve seviyede sahiptir, o halde asla yalana tenezzül etmeyecek ve yalan onda bulunmayacaktır.
*Ve madem yalan onda bulunmayacaktır, o halde söylediği her söz hak ve her işi doğru olacaktır.
*Ve madem söylediği her söz doğru olacaktır, o halde o zat Allah’ın peygamberi olmalıdır. Zira 23 sene boyunca ısrarla “Ben Allah’ın peygamberiyim.” demiş ve bütün davasını bu söz üzerine bina etmiştir.

Evet Zıtlar bir arada cem olamıyor. Yani bir insan hem sadık hem yalancı, hem takva sahibi hem günahkâr, hem cömert hem cimri, hem merhametli hem merhametsiz, hem imanı var hem imanı yok, hem zühd sahibi hem dünyaya düşkün olamıyor. Yani iki farklı sıfata aynı anda sahip olunamıyor. Gece geldiğinde gündüzün gitmesi gibi, kötü bir haslet geldiğinde güzel haslet gidiyor, güzel haslet geldiğinde de kötü haslet gidiyor.

Bundan da şu anlaşılıyor: Ya bu zat dünyanın en doğru insanıdır ya da en yalancı insanı… Doğru insanı dediğimizde, peygamberliğini de kabul etmek zorunda kalıyoruz. Yalancı insanı dediğimizde de karşımıza tarih ve siyerin naklettikleri güzel ahlakı çıkıyor. Tarih ve siyer bizi yalanlıyor.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 03:02   #8 (permalink)
Standart


Delil - 8: Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in, davasında tam bir metanet ve sebat göstermesi

Video Metni

Küçük bir kavimde ve küçük bir meselede, insanların adet ve inançlarına muhalefet etmek, bilhassa onların hadsiz inadına karşı tam bir metanet ile sebat göstermek çok nadir bir şeydir ve ancak müstesna insanlarda gözükebilir.

Bu kaideyi biraz açalım: Mesela, siz bir üniversitede okuyorsunuz… Üniversitenin kuralları ve bütün öğrencilerin görüşleri de size muhalif… Siz bu durumda, inandığınız şeyleri orada ne kadar haykırabilir ve gelecek baskılara ne kadar dayanabilirsiniz?

Ya da siz bir mahallede yaşıyorsunuz… Bu mahallenin sakinleriyle birbirine tamamen zıt fikirleriniz ve hayat görüşleriniz var. Mahallenin her sakini sana karşı ve sana, hakaret ediyor. Bu durumda sen görüşlerini ne kadar savunabilir ve onları ne kadar yaşayabilirsin?

Biz sadece bir okul ve bir mahalleden örnek verdik. Şimdi gelin, Hz. Muhammed (sav)’e bakalım, o ne yapmış?

*Bir okul ya da bir mahalle değil; Arap yarımadası ve bütün dünya kendisine düşman…
*Öyle küçük bir dava değil; onların damarlarına dokunan ve kabullenmeleri son derece zor olan büyük bir dava ile ortaya çıkmış.
*Sadece birkaç âdete muhalefet etmiyor; inançlarında ve damarlarına kadar işlemiş adetlerinde onlara muhalefet ediyor.
*İnançlarının batıl olduğunu ve adetlerinin sapıklık olduğunu onlara haykırıyor.
*Ve bunu yaparken zerre miktar tereddüt, telaş, korku eseri göstermeyip, tam bir metanet ve kalp huzuruyla bu davayı neşrediyor.
*Ve tek başına onları mağlup edip, büyük devletleri ve imparatorlukları kendisine itaat ettiriyor.
*Acaba, böyle bir zatın müstesna bir zat olduğundan ve “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyorsa, O’nun Allah’ın peygamberi olduğundan şüphe edilir mi?

İnsanlar küçücük meselelerde ve küçücük topluluklarda insanlara muhalefet edip fikirlerini açıkça söyleyemiyorlar. Söylediğinde de, ufacık bir muhalefet görse, hemen geri çekilip davasından vazgeçiyor. Bizler bunu kendi hayatımızda çok defa yaşamışızdır. En yakınlarımıza, “Sigarayı bırak, zararlıdır.” gibi onların da yararına olan bir sözü söylemiyoruz. Onlardan gelecek tepkiden çekinerek söylemekten vazgeçiyoruz.

Bir de düşün: Dinini değiştir, dinin sapıklıktır. Adetlerini bırak, bu adetler insan olanda bulunmaz, gibi sözler edeceksin. Ve onların her eziyetine karşı dayanıp zerre miktar tereddüt göstermeyecek ve sözünden dönmeyeceksin. Bunu her insanın yapması mümkün değildir.

İşte zor olan bu işi, Hz. Muhammed (sav) kolayca yapmış. Kimse O’nu davasından vazgeçirememiş. Düşmanlarının arasında yaşamış, ama bildiğini haykırmış. Ve haykırmakla da kalmayıp, söylediği her şeyi bizzat kendisi yaşamış. Bu zatın peygamber olduğuna inanmayacağız da kimin peygamberliğine inanacağız?
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 03:09   #9 (permalink)
Standart


Delil - 9: Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in ilahi bir ihsan olan ilmi, risaletini tasdik eder

Video Metni

Okuma-yazma bilmeyen bir zat,

bir ilmin ve fennin âlimleri arasında olsa ve o ilim ve fende fikir beyan etse;

onların ittifak noktalarında onlara muvafık olsa,

ihtilaf ettikleri noktalarda ise onlara muhalefet edip, onların hatalarını düzeltse ve yanlışlarını gösterse;

bu onun ilminin çalışarak tahsil edilmediğine, aksine Allah’ın ona bir ihsanı ve vehbi bir ilim olduğuna delildir.

Yani birisini düşünün… Okuma-yazma bile bilmiyor ve bu haliyle fiziğe damgasını vurmuş bilim adamlarının arasında bulunuyor. Bilim adamlarının ittifak ettiği noktalarda, onlara: “Siz doğrusunuz.” diyerek katılıyor. İhtilaf ettikleri noktalarda ise onların karşısına çıkıp: “Doğrusu budur.” diyerek onların hatalarını düzeltiyor ve doğruyu onlara gösteriyor. Herhalde bu işi yapan kişinin ilmi ve bilgisi, okumak ve çalışmakla kazanılmamış olup, ilahi bir hediyedir. Bunda şüphe edilmez.

Şimdi bu kaideyi Hz. Muhammed (sav) hakkında düşünelim:

Okuma-yazma bilmiyor, yani ümmi… Din hususunda ilim tahsil etmiş olan Yahudi ve Hıristiyan âlimlerin arasında. Bir de Allah inancı olmasına rağmen Allah’a yaklaşmak için putları aracı yapan putperestler var… Bu zat, onların ittifak ettiği; Allah vardır, Cennet ve Cehennem vardır, Melekler vardır, Allah peygamberler göndermiştir gibi hususlarda onları tasdik ediyor ve onlarla muvafakat içinde. Aralarında ihtilaf olan konularda ise; Hz. İsa peygamber midir? Hz. Meryem masum mudur? Allah’ın isim ve sıfatları nelerdir gibi konularda, onlara doğrusunu göstererek onları irşad ve ıslah ediyor.

Acaba okuma-yazma bilmeyen bir zatın kendi başına bunu yapması mümkün müdür? Onun bu hâli, O’na verilen ilmin ilahi bir ihsan olduğunu göstermez mi? İlahi bir ihsan olan bu ilmi de O’nun peygamberliğini ispat etmez mi?
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-Eylül-2017, 03:23   #10 (permalink)
Standart


Delil - 10: Şeriat denilen hukuk sisteminin mükemmelliği Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini ispat eder

Video Metni

Bu delilde, bu zatın getirmiş olduğu, adına şeriat denilen İslam’ın dinî, ahlâkî ve hukukî sistemini inceleyeceğiz. Bu delile bir soruyla giriş yapmak istiyoruz:

Okuma-yazma bilmeyen birisi örneğin bir hukuk kitabı yazabilir mi? Elbette Yazamaz … Daha hukukun ne olduğunu bilmeyen, kitabını nasıl yazacak!

Peki, siz okuma-yazma bilmeyen bir kişinin, -bir hukuk kitabı yazdığını değil- bir hukuk sistemini ortaya koyduğunu görseniz, ne dersiniz? Bir de ortaya koyduğu bu sistemde tamamen orijinal hükümler bulunsun ve hiçbir sistemi taklit etmemiş olsun, buna ne dersiniz? Tabiki hayret edersiniz…

Peki, bir de şunu görseniz: Okuma-yazma bilmeyen bu kişinin ortaya koymuş olduğu hukuk sistemi sadece teorik bir sistem değil. Toplumların ve ülkelerin uyguladığı ve uyguladıklarında adaleti tam manasıyla sağladıkları bir sistem… Öyle bir sistem ki, en vahşi toplumlar bu sistemi kendilerine rehber yaptıklarında, birden en medeni toplumlara yetişiyor, hatta onları geçiyorlar. Bu sistemle yönetilen toplumlarda en küçük bir kargaşa ve en ufak bir hak kaybı olmuyor. İnsanların can ve mal güvenliği tam manasıyla sağlanıyor. Yani bu sistemin işlediği toplumlarda kediyle kuş arkadaş oluyor ve boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan hakkını alabiliyor.

Okuma-yazma bilmeyen bir kişiden böyle bir sistemin çıkması mümkün müdür?

Asla mümkün değildir. Bırakın okuma-yazma bilmeyen birini, bin tane hukuk profesörünü bir araya getirsek bunu yine de yapamazlar. Zaten yaptıkları da ortada. Kargaşadan başka bir şeye sebep olmuyor.

Peki, bu hukuk sistemine bir özellik daha ekleyelim: Bu öyle bir sistem ki, zamanın ihtiyarlamasıyla ihtiyarlamıyor. Yaşam tarzları farklı bütün asırların ihtiyacını görüyor. Yani okuma-yazma bilmeyen o kişi, bugün bir hukuk sistemi ortaya koyuyor, bin sene sonra yaşayan insanlar bile o hukuk sistemini uygulayarak saadete ulaşıyor. Malumdur ki, kanunların tabii bir ömrü vardır. İnsan gibi, o da vakti geldiğinde ölür. Ancak bu zatın ortaya koyduğu sistem ölmüyor. Her asrın ihtiyacını karşılıyor. Masal gibi bir şey anlatıyorsunuz dediğinizi duyar gibiyiz. Gerçi bu hal masallar da bile olmaz.

Ama biz masal değil, Hz. Muhammed (sav)’in icraatını anlatıyoruz. Bakınız şimdi dikkatle dinleyiniz: Hz. Muhammed (sav) okuma-yazma bilmiyordu. Kur’an’ın beyanıyla, ne tek bir harf yazmış ne de tek bir kelime okumuştu. Ama bu haliyle adına şeriat denilen öyle bir hukuk sitemini ortaya koydu ki, 14 asrı ve her asırda insanların dörtte birini adaletle ve hakkaniyet üzere idare etmiş ve ediyor. Bunun yeryüzünde tek bir emsali yoktur. Göz ile görüyoruz ki, yıllarca hukuk eğitimi alan onlarca hukukçunun bir araya gelmesiyle yapılan kanunlar 3-5 sene bile yaşayamıyor ve eskiyor. Adaletle idare edememesi ise cabası…

Acaba ümmi olan yani okuma-yazma bilmeyen bu zatın, tek başına bu kanunları yapması ve bu kanunların hiçbir değişikliğe uğramadan tam 14 asrı ve her asırda insanların en az dörtte birini adaletle ve hakkaniyet üzere idare etmesi mümkün müdür? Buna kim imkân verebilir?

Şimdi, O zattan sudur eden bu hukuk sistemini, Allah’ın O’na vahyetmesiyle ve bu zatın vahye mahzar olmasıyla izah etmezsek ne ile izah edeceğiz? Yol ikidir:

Ya diyeceksiniz ki: Bu hukuk sistemini bizzat o zatın kendisi yapmıştır. Bunu kabul ettiğinde, bu işin nasıllığını da izah etmek zorundasınız. Yani okuma-yazma bilmeyen birisi bunu nasıl yapabilir, bunu açıklamalısınız.

Ya da diyeceksiniz ki: Bu zat vahye mazhardır, Allah’ın elçisidir, bu sistemi O’na Allah öğretmiş ve vahiyle bildirmiştir. Bu zat, bu sistemin sahibi değil, sadece tebliğ edicisidir.
Bu şıklardan hangisini seçiyor ve kabul ediyorsunuz? Elbette ikinci şıkkı kabul etmekten başka bir yol yoktur.

Biz, şeriat denilen bu hukuk sisteminin mükemmel olduğunu nereden biliyoruz diyebilirsiniz. Şimdi biz size yüzlerce İslam âliminin bu konudaki sözlerini nakletsek bu sözleri kabul etmeyip ve “Bunlar taraftır.” diyebilirsiniz. Bu sebeple bu konuda batılı bilim adamlarının sözlerini nakledeceğiz. Hem “Kemal odur ki, dost değil; düşman onu takdir etsin.” İşte bakınız, bu konuda onlar ne demişler:

1927 Hukuk Kongresi Başkanı Shebol şöyle diyor: Hz. Muhammed’in insan olması itibariyle bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü O zat, okuma-yazma bilmemesiyle beraber, 13 asır evvel öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki, biz Avrupalılar 2.000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en saadetli nesiller oluruz.

Prens Bismarc şöyle diyor: Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için Allah tarafından geldiği iddia olunan bütün indirilmiş semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de, tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmeti ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur’an’ı bu kayıttan azadedir. Ben Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm.

Alman Şair ve Yazar Johann Wolfgang von Goethe şöyle diyor: Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim bütün kanunlarımız İslâm medeniyetine bakarak çok eksiktir. Biz Avrupa milletleri, büyük medenî imkânlarımıza rağmen, Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız.

Harvard Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Noah Feldman şöyle diyor: İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan en liberal ve hümanistik hukuk ilkelerini sunmuştur… Şeriat; mahkemelerde kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamele yapılmasını emretmiş, hatta bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini lanetlemiştir… Zaten Osmanlı’da sarayı protesto ederken kullanılan “şeriat isteriz” sözünün manası, adalet isterizdir.

İrlandalı dramatist, sosyalist düşünür ve 20.yüzyılın önde gelen tiyatro yazarlarından George Bernard Shaw ise şöyle diyor: İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak neredeyse çözülmez hal aldığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtacız. Eğer O aramızda olsaydı, bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi.

İslam’ın hukuk sisteminin mükemmelliği hakkında daha bunlar gibi yüzlerce beyanat var. Hepsini nakletmeğe kalksak saatlerce bu konuyu konuşuruz. Bu sebeple kısa kesiyoruz.
Hem İslam’ın hukuk sisteminin doğruluğunu şuradan da anlamalıyız ki, Müslümanlar şeriata yapışma nispetinde yükselmiş ve ondan uzaklaşma nispetinde alçalmıştır.

Ayrıca şu noktayı da kaçırmamanızı istiyorum: İki asır evvel harika sayılan bir keşif, bu zamanda sıradan işlerden sayılıyor. Yani iki asır evvel insanları hayrete düşüren ve sahibini tarihe not düşürten bir keşif, o gün yapılmayıp gizli kalsaydı, bugün bir çocuk dahi onu keşfedebilirdi.

Mesela, Galileo’yu tarihe geçiren Dünya’nın yuvarlaklığı keşfi, o gün yapılmayıp bugüne kadar gizli kalsaydı, bugün bu keşfi küçük bir çocuk bile yapabilirdi. Hatta astronomiye biraz merakı olan bir çocuk, tarihte seyahat edebilse ve Galileo’ya uğrasaydı, O’na bilmediği çok şeyleri öğretebilirdi.

Bu kaideyi şunun için söylüyoruz: Hz. Muhammed (sav)’in ortaya koyduğu hukuk sisteminin, bir beşerin ne derece gücünün fevkinde olduğunu görmek için, bu asırdan o asra bakmak hatadır! On üç asır geriye gidip. Bu zamanın bize verdiği bilgi ve beceriden kendimizi soyutlamalıyız. Ve insanların kız evlatlarını diri diri gömdüğü Arap yarımadasında oturmalıyız. Sonra bu zatın yaptığı icraatı temaşa etmeliyiz. Göreceğiz ki, okuma-yazma bilmeyen, tecrübesi olmayan, zaman ve zemin kendisine yardım etmemiş, tek bir zat; öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki, onunla iki âlemin saadeti temin ediliyor.

Bunu gördükten sonra, eğer biraz insafınız varsa diyeceksiniz ki: Böyle bir nizamı ve adaleti, bir beşer kendi başına, kendi zekâ ve yeteneği ile tesis edemez. Böyle bir icraatı; değil o asırda, bu asırda dahi hiçbir beşer tek başına yapamaz. Bu durum da ispat eder ki: Adaleti ve nizamı sağlayan bu hükümler, O’na ait değildir. O ancak bu hükümlerin tebliğ edicisi ve insanlara ders verenidir. Bu hükümler doğrudan doğruya Allah’tan gelir ve O’nun emir ve yasaklarıdır. Bu zat da Allah’ın elçisi ve peygamberidir.
Bay Bende-i Sirac-ı Münir isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 23:07.
Forum Yazılımı ve Sürümü Site Bilgileri

Powered by vBulletin® Version
Copyright ©2010 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0
Kuruluş Tarihi : 05.10.2010
Tasarım : ForumSal

 
  
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir."Şikayet" buradan bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır.
Forum Forumlar Forum Sitesi Etiket Sitemap